Kanın Dayanılmaz Tadı 2
Tolga küçük dairesinde yalnız yaşıyordu. Bir odayı boş bırakmıştı, bir tane sandalye vardı sadece. O odada sadece içer, efkarlanırdı. Odanın duvarlarını içtiği bira ve şarap şişeleri ile kapatmıştı. Odanın tabanı taştandı. Soğuk zemine oturup içmek ayrı bir zevkti onun için. Odada küçük bir radyosu vardı. Bir kaç kanal dışında hiçbir kanalı doğru düzgün çekmezdi.
Yine o boş odada oturmuş içiyordu. dışarıdaki yağmur penceresi ile cilveleşiyordu. Kasvetli bir hava hakimdi gökyüzüne. Geçen gece olan olayı düşündü. İki adamın yakılarak öldürüldüğü olayı. Bütün suçun meyhanecinin üstüne kaldığı olaydaki gerçek katili düşünüyordu. Pencereye yaklaştı, katilin penceresine baktı. Katilin odasından gelen mum ışığını gördü. İçi ürperdi. Odanın pencereye en uzak köşesine gitti, soğuk zemine oturdu. Yarım şişe şarabına baktı. Kafasına dikti. Başını öne eğip, o gece olanları , katilin ne kadar zevk aldığını düşünüyordu. Nasıl bir cinayeti ayine dönüştürdüğünü düşünüp ona hayranlık duyuyordu.. Kim bilir nasıl zevk aldı, nasıl bir haz aldı diye mırıldandı. Damarlarında ne gibi bir ateş dolaştı acaba diyordu sürekli, bozuk radyo gibi tekrar ediyordu bu cümleyi. Birden bozuk radyosu cızırtıların arasında “kimsesiz boyacı çocuklar, ne kadar yalnızlar, savunmasız ve yalnızlar. Onların yokluğunu kim fark edebilir ki” dedi, tekrar cızırdamaya başladı. Tolga’nın aklına cinayet ve kan düşmüştü. Kan istiyordu, o adamı kıskanıyor, onun gibi olmak istiyordu. Apar topar ayağa kalkmak istedi, kalkamadı. İkinci denemesinde ayağa kalktı fakat düzgün yürüyemiyor, sendeliyordu. Banyoya gitti, yüzüne soğuk su çarptıkça ayılıyor gibiydi. Ama tam olarak kendine gelemedi. Ceketini giyip evden çıktığında bile hala kafası güzeldi. Asansörü çağırdı, asansörü beklerken alt komşularının ayakkabılarını gördü. Aşağı kata indi, ayakkabılardan birkaç tanesini aldı kendi kapısının önüne koydu. Bu sırada asansör gelmişti, asansöre bindi ve aşağıya inmeye başladı.
Sokakta etrafına bakıyordu, bir sokak çocuğu bulmalıydı. Kutsal ayinine gerekli olan kan onlardaydı çünkü. Bütün boyacı çocuklar çok cin gibi görünüyordu. Biraz çevik, birazda güçlüydüler. Başa çıkamayabilirdi onlarla. Yaşam koşulları onları böyle olmaya zorlaşmıştı. Her zaman tehlike vardı onlar için sokaklarda.
Tolga umudunu yitirmişti. Bacak kadar çocuklardan bile korkuyorum ben diye hayıflanıyordu. Yol boyunca bu güçsüzlüğünü düşündü, düşündükçe korunaksızlaştı. Evine gidip, şarabını içecekti. Bir müddet sonra sızacak, ayıldığında bütün bunları unutacaktı. Çok defa yapmıştı bunu, o yüzden biliyordu içkinin ona güç verdiğini. Evinin kapısına geldiğinde içki almayı unuttuğunu fark etti. Tekrar aşağıya indi, tekel bayisine doğru yürümeye başladı. Tekel bayisine girince içeride bir boyacı çocuk gördü, 6 – 7 yaşlarında eli yüzü kirli, masum bakışlı, sevimli bir çocuktu. Şaraplarını aldıktan sonra çocuğa döndü, “ küçük bey benimde ayakkabılarımı boyar mısın. Evde de çok var, istersen gel onları da boya, ben beceremiyorum boyamayı” dedi. Çocuğun yüzünde bir sevinç ifadesi oluştu. “Tamam abi, gelirim, ama çok para isterim” dedi. Tolga acı acı gülümseyerek “tabikide çok para vereceğim sana” dedi. Boyacı çocukla beraber eve doğru ilerlediler. Çocuk kapının önündeki ayakkabıları görünce mutlu oldu. Zira çok fazla ayakkabı vardı, en azından on ayakkabı.
İçeri girerken Tolga çocuğa dışarıdaki ayakkabıların hepsini topla gel dedi. Çocuk kucağına bütün ayakkabıları sığdırıp Tolgayı takip etti. Tolga çocuğu boş odaya götürdü. Diğer odalar kirlenebilir ayakkabılar boyarken, sen burada boya dedi. Tamam abi dedi, başladı ayakkabıları boyamaya. Çocuğun yırtık çorabından baş parmağı görünüyordu. Çocuk ayakkabılar boyarken, Tolga çocuğun çoraptan dışarı fırlayan baş parmağına bütün dikkatiyle bakıyordu. Çocuk ise neşe içinde ayakkabıları boyuyor, alacağı parayı düşlüyordu.
Tolga bir sigara yaktı, zevk içinde biraz sonra yapacaklarını kurguluyordu. İçinde fırtınalar kopuyor, yüreğine doğru sıcak bir şeyler akıyordu. Bir noktada heyecanı taşmış, hızlıca odadan çıkmıştı.
Odaya geri döndüğünde kapıyı kilitledi, elindeki urgan ile arkası dönük çocuğu sarmaladı. Çocuk kurtulmaya çalıştı. Çocuk çırpındıkça Tolga daha da azıyordu. İçindeki canavar ortaya çıkmıştı. Çocuk çok kıvraktı, elinden kurtuluyordu. Ama nafile, Tolga çocuğu sıkıştırdı, yere yatırdı üstüne çıktı. Önce ellerini sonra ayaklarını bağladı çocuğun. Kan ter bir vaziyette çocuğu duvarın köşesine sürükledi. Çocuğun kafasını arkaya itti, çocuğun kafası duvara sabitlenmiş şarap şişelerine çarptı. Şişelerden bir ses çıktı ve Tolga bu sese bayıldı. Tekrar itti, tekrar itti ve gene itti. Çıkan sesler onu sarhoş ediyordu. Çocuk sersemlemişti. Tolga kendini bir aygır gücünde hissediyordu. Sertçe duvara sabit bir şişeyi yerinden söktü. Şişeyi kırdı, keskin ucunu çocuğun ellerine doğru sertçe indirdi. Çocuk deli gibi bağırdı, ardından ağlamaya başladı. Abi ne olur yapma diyordu, ne olur beni bırak. Tolga’nın gözleri dönmüştü. Çocuğu odanın ortasına doğru sürükledi. Çocuğun kıpırdayamayacağından emin olduktan sonra, odadan çıktı, kapıyı kilitledi.
Geri döndüğünde elinde 13 tane bıçak ve bir tane bahçe makası vardı. Bıçakların sivriliğini kontrol ettikten sonra yerde yatan çocuğa baktı. Çocuk kıpırdamaya başlamıştı. Hemen sandalyeyi aldı, çocuğun bacaklarına doğru vurmaya başladı. Kemiklerinden gelen çıtırtılar onu mest etmişti. İşi kutsal ayine dönüştürmeye çalışsa da havaya giremiyordu. Bu durum onun sinirini iyice bozmuştu. Bıçakları yerden toplayıp, kıpırdayamayan çocuğun ama dileyen gözlerinin içine baka baka çocuğa doğru fırlattı. İlk bıçak çocuğun gözüne gelmişti. Çocuğun gözü parçalanmış, dışarıya çıkmıştı. Sikeyim böyle işi dedi. En başından da bu olmaz ki. Daha doğru düzgün eğlenememiştim. İyice kudurmuş halde, bütün bıçakları çocuğa doğru fırlatmaya başladı. Kimisi çocuğu yaralamış, kimisi ıska geçmişti. Ama dışarı çıkmış gözü Tolga’yı yeterince tatmin etmişti.
Şimdi en başından beri hayal ettiği şeyi yapacaktı. Çocuğun üstüne soğuk su dökerek onu birazda olsun ayılttı. Küçük masum bakan tek gözü -diğeri bayağı kötü durumda- Tolgayı durduramamıştı. Tolga eline makası aldı. Çocuğa doğru tabanlarını yere vura vura yaklaştı. Çocuğun çorabından dışarı fırlamış baş parmağını eliyle tuttu. Bir hamlede makasla kesmeye çalıştı ama kemiğini kesememişti. Çocuk feryat figan bağırıyor, ağlıyordu. Çocuğu bağırta bağırta baş parmağının kemiginide kesti. Çocuk artık acı sınırını aşmış olduğundan, bir acı hissetmiyordu. Tolga yere oturdu, soğuk zemini hissetti. Yerde kanlar içinde yatan çocuğa baktı. Onun o haline kendisi sebep olmuşsa da çocuğa acıdı. Hemen içeri gitti, seyahat valizinin en büyüğünü aldı. Çocuğu valizin içine koydu. Rahatlıkla sığmıştı çocuk. Valiz elinde sokağa çıktığında şüphe çekmemeye çalıştı. Yavaşça yürüdü, kuytu bir köşe buldu, valizi oraya bıraktı, evine dönerken telefon kulübesine girdi. Titreyen ellerine aldırış etmeden bir cinayet ihbarı verdi.
Bitkin bir halde evine girdiğinde, kanlarla dolu odaya aldırış etmedi. Önce bir kahve yaptı kendine, onu afiyetle içtikten sonra kanlı odaya girmeye karar verdi. Yerleri temizlerken odanın mezbahaneye döndüğünü düşündü ve bu durumum yaratıcısı olan kendine hayranlığını ifade edercesine kendi kolunu öptü.
Oda temizlenmişti fakat hala Tolga bir şeylerden rahatsız oluyordu. Garip bir koku hakimdi odaya. Ne olduğunu anlayamıyor, kaynağını arıyordu ki çocuğun baş parmağını buldu odanın bir köşesinde. Baş parmağı kokladı, kokunun kaynağını bulmuştu. Odadaki koku kan kokusuydu. Ve bu kokuya bir anda hayran oldu. Baş parmağı burnuna tekrar götürdü. Sevgilinin saçının kokusuymuş gibi içine çekti. Elleri ayakları boşalmıştı. Elinde baş parmak odanın penceresine doğru ilerledi. Pencereden bakarken geçen günkü katili gördü karşı pencerede. Uzun uzun hayran hayran ona baktı. Derken bir ses yükseldi aşağıdan. “Ömer!”. Geçen günkü katil pencereye çıktı, tamam geliyorum dedi, pencereyi kapattı. Hayran olduğu katilin adını öğrenmişti.
Ömer.
Eğer yazıyı beğendiyseniz ya da ekleyecekleriniz varsa, lütfen yorumunuz yazın veya RSS aboneliği ile yeni yazılardan anında haberdar olun.

Yorumlar
Henüz Yorum Yok.
Yorum Yazın