Kader Hükmü

İçinde bulunulan mayıs ayı, ilkbaharın bütün renklerini üzerinde taşıyarak, delikanlının yüreğini târifsiz bir mutlulukla dolduruyordu. “Şu üniversiteyi bir kazanabilsem…„ diye içinden geçirirken, annesinin sesi ile irkildi:

“-Caner!! Ahmet geldi; seni çağırıyor!…”
Koşarak odasından çıktı.
“-Hoşgeldin Ahmet, girsene…”
“-Yok girmeyeyim; ben yarınki pikniğe gelemeyeceğimi haber vermek için geldim.”

Caner, biraz üzülerek, biraz da merakla:
“-Niye; hayr’ola?” diye sordu.
“-Yok birşey, dün ben sana söz verdikten sonra aklıma geldi; bizim sınıftaki arkadaşlar, halı sahada maç ayarlamışlar. Ben onu unutmuşum; bugünden haber vereyim de, yarın tâ bizim oraya kadar zahmet etmeyin dedim.”
“-Mühim değil… Aslında senin geleceğini öğrenince bütün arkadaşlar sevinmişlerdi; ama nasip değilmiş, ne yapalım?”
“-Ben de isterdim, ama…”

Bir anlık sessizlikten sonra, Ahmet devam etti:
“-Haydi size iyi eğlenceler!…”

Caner, çok istediği bir şeyin olmamasının verdiği kırık duyguları arkadaşına hissettirmemeye çalışarak:
“-Sana da…” dedi.

. . . . .

Erkenden yola çıktılar. Tam bir minibüs dolusu genç, yüreklerinde bir yığın sevdâ ile kâh şoför Ayhan ile sohbet ederek; kâh şarkılar söylerek yaylaya doğru hareket ediyorlardı. Yol boyunca Rize’ye has yemyeşil çay bahçeleri onlara eşlik etti.

Yaylaya vardıklarında da neş’eleri devam ediyordu. Fakat birkaç saat sonra yağmaya başlayan yağmur, onlar için bir hayâl kırıklığı idi. Hızla minibüse doluştular. Çok kısa bir süre yağmura tutulmalarına rağmen iyice ıslanmışlardı.
Şoför Ayhan, hafif telâşlı:
“-Çocuklar, çok ıslandınız; hava da epey karardı; isterseniz dönelim, ne dersiniz?” diye sorunca hepsi bir ağızdan cevap verdiler:
“-Gidelim Ayhan Amca gidelim!!…”

Henüz yola çıkmışlardı ki, yol kenarında birinin işaret ettiğini gören Ayhan Bey, minibüsü adamın yanında durdurdu. Onu tanımıştı:

“-Hayr’ola Mustafa, bu ne hâl?…”
“-Hiç sorma Ayhan ağabey, “biraz hava alayım„ diyerek, yaylaya çıktım, sırılsıklam ıslandım, otobüs de gelemedi bir türlü… Aslında size rastlamam iyi oldu. Gerçi epey de kalabalıksınız ama…”

O arada otobüs gelmiş; Mustafa iki arada, bir derede kalakalmıştı. Onun bu hâlini farkeden Ayhan Bey:

“-Mustafa, sen istersen otobüsle git; bak hem, fazla dolu da değil…” dedi emirle ricâ arası bir ses tonu ile. Fakat adamcağız, karar verene kadar otobüs harekete geçmişti bile… Çâresiz, ama amacına ulaşmış olmanın sevinci ile seslendi:
“-Eh, ne yapalım, mecbûren sizinle geliyorum bu durumda… Ben, ayakta da idâre ederim.”

Gençler, yer vermek isteğindeydiler:

“-Ağabey, hiç olur mu? Gel gel, hepimize yer var!”

Mustafa, bir yer bulup oturdu ve araç, yeniden harekete geçti. Aradan geçen kısa bir süre sonra, tepeden aşağı inen minibüs, şoförünün feryâdı ile inledi:

“-Eyvâh çocuklar, frenler… Frenler tutmuyor, tutunun… Tutunun!!!!”

. . . . .

Bir hastane odası… İki yatak, yatakların yan taraflarında birer dolap… Oda, epey büyük olduğundan, karpuz şeklindeki iki muhâfaza içerisinde tavana asılı ampüllerin, mekânı fazlaca aydınlattıkları söylenemezdi. Yatakta yatanın etrafında bekleşen yakınları, bir muâyeneden henüz çıkmış ve bitkin vaziyetteki hastanın baygın gözlerine, bir doktorun hissini belli etmeyen yüzüne bakıyorlardı. Doktor, yavaş yavaş konuşmaya başladı:

“-Ameliyatın oldukça başarılı geçtiğini söylediler. Oradakilerin gerekeni fazlası ile yaptıkları belli oluyor zâten…”

Doktor, elindeki notlardan hastanın ismine bakmak için bir an duraklıyor ve meraklı gözlerle kendisine bakan insanların, heyecanla bekledikleri haberi veriyordu:

“-Caner’in omuriliği zedelenmiş; vücudunun belinden aşağısında hissizlik mevcut… Buna kazâ kadar, kazâzedeleri bulanların bilinçsiz hareketleri de sebebiyet vermiş olabilir; ilk yardımdan habersiz iyi niyetli insanlarımız, istenmeyen sonuçlara da yol açabiliyorlar zaman zaman… Caner’in durumundaki hastalara vâkit kaybetmeden, fizikî ve ruhî bir rehabilitasyon uygulanması gerektiğinden, buraya getirmeniz iyi olmuş. Böyle bir yerin, sadece Ankara’da olması sebebi ile ülkenin dört bir yanından hastalar akın ediyorlar ve biz, ne yazık ki hepsine cevap veremiyoruz!? Gerekli tâhlil ve tetkikin ardından hemen tedâviye başlarız. Geçmiş olsun!”

Doktor, çıktı. Kör bir kuyudan daha kuru bir sessizlik… Caner, düşünemiyordu. Gece ile gündüzün arasında sıkışan dakikalar gibi, kararsız ve bu hâline bir anlam veremeyecek kadar mecâlsizdi. Ağlamak… İçin için ağlamak, belki bir süre onu rahatlatacaktı. Ya sonrası?!… Bu, “ya sonrası?„ sorusu, tüm hastaların ortak beyin törpüsüdür ve keskin bir sabır ve teslimiyetten başka çâresi yoktur.

Caner, gözleri ıslak, kazâdan beri ilk defa, titrek bir sesle ağabeyine sordu:

“-Ölen var mı ağabey?”

Anlık bir sessizlikten sonra ağabeyi Hasan, ağır ağır konuştu:

“-Dört kişi… Ayhan ağabey, Cemil, Salih, bir de Fethi…”
“-Ya ötekiler?…”
“-Diğerlerinin birkaç kırıktan başka birşeyleri yok; yalnız sen ve Mustafa ağabey…”

Caner, birden, heyecan dolu sesi ile:

“-Mustafa ağabey de ha?!” haykırdıktan sonra, kısa bir süre sessiz, dondu; kaldı:
“-Onunla kazâ olmadan az önce karşılaşmıştık; beklediği otobüs de gelmişti; ama o, illâ sizinle geleceğim diye tutturdu.”

Odadakilerin dudaklarından fısıltılı bir ses yayıldı:

“-Kader işte, kader…”

. . . . .

Başlayan tedâvi, Caner’in yaşadığı bu şiddetli depremin ruhunda meydana getirdiği yıkıntıları, yavaş yavaş temizliyordu. Kendini arayanlara bile çıkmayan Caner, aylar sonra arkadaşlarını aramaya başlamıştı:

“-Alo, Ahmet’le görüşebilir miyim? Ben, Caner…”
“-Ah, merhaba Caner, evlâdım, nasılsın?”
“-İyiyim Fatma Teyze, siz nasılsınız, Ahmet nasıl??”
“-İyiyiz evlâdım, iyiyiz. Yalnız, Ahmet evde yok… Top oynarken kolunu kırmıştı da, alçısını çıkarttırmak için babası ile birlikte hastaneye gittiler.”

Caner, hayret ve merak içindedir:

“-Ya, geçmiş olsun! Ne zaman oldu, hay Allah!?”
“-Sağol oğlum, Mayıs’ın onikisiydi gâlibâ… Üç ay oluyor…”

Mayıs’ın onikisi… Bu, kazânın meydana geldiği günün tarihiydi. Caner, “Ahmet’e selâm söyleyin.„ deyip telefonu kapattıktan sonra günlerce bunu düşündü. Pikniğe gelmeyerek kurtulduğunu sandığı Ahmet, aynı gün top oynarken kolunu kırmıştı. Artık anlıyor; derinden derine anlıyordu ki, hükmü verilen kader, sonunda tecelli eder ve biz, ondan kurtulduğumuzu sandığımızda bile bizi bir taraftan yakalardı. Önemli olan, bunu bildiğimiz hâlde sonuna kadar mücâdele ettikten ve elimizden geleni yaptıktan sonra, sonuca katlanmaktı. Caner, yatağında bunları düşünürken, kendi kendine söylendi:

“-Mücâdele etmenin zamanı geldi!…”

Alper Şirvan
24 Nisan 1995 , Pazartesi

Kaplıkaya, Bursa
Etiketler:

Eğer yazıyı beğendiyseniz ya da ekleyecekleriniz varsa, lütfen yorumunuz yazın veya RSS aboneliği ile yeni yazılardan anında haberdar olun.

Yorumlar

Henüz Yorum Yok.

Yorum Yazın

(gerekli)

(gerekli)