Ayağı Dikenli Serçe

Posted by PearL | Efsane Hikayeleri | Çarşamba 20 Mayıs 2009 02:47

bir varmış bir yokmuş her kesin biri birilerine güvendiği amma yalancılarında olduğu çok eski zamanlarda bir serçe varmı!.. hikaye bu ya bizim serçenin ayağına günün birinde bir diken batmış. serçe; bunu nasıl çıkarayım diye diyar diyar dolaşmış. o zamanlarda sac ekmek yapan bir aile görür ve onlardan yardım istemeye karar verir; \ev sahibi ev sahibi\ evin yaşlı kadını cevap verir; \uyrun serçe yavrum\ serçe; \aman efendim beni bu acıdan kurtar! ayağıma bir diken battı acısından duramiyorum\. tamam der yaşlı bayan ve serçenin ayağına batmış büyük bir diken çıkarır ekmek pişirdiği sacın altına atar ve ekmeğini pişirmeye devam eder… serçe; \hani benim dikenim onu neden yaktın. ya bana yedi ekmem verirsin ve ya bana dikenimi verirsin\. yaşlı kadın; \aman serçe yavrum ben seni yaralı halden kurtardım sen bana teşekür edeceğine benden diken karşılığında bunca ekmem istiyorsun\. serçe; \anlamam bana ya dikenimi verirsin yada yedi ekmek\ yaşlı kadın bakar çaresi yok! tamam der ekmeği verir… yedi ekmem alan serçe yola koyulur az biraz yol gittikten sonra bakar bir çoban serçeninde karnı acıkmış; \çoban kardeş gel yemek yiyelim bak bende kocaman yedi ekmek var ikimizede yeter ve artar\ çoban; \ amam\ der zaten acıkmıştır. ikisi bir güzel karınlarını doyururlar ama öin serçe bu kes çobana aynısını yapar. \ya bana ekmeğimi verirsin ve ya yedi koç\ uzatmayalım koçlarıda alır yola koyulur. bir düğüne rast gelir onlarada der ki; \gelin bu yedi koçu keselim bütün davetlilere bir güzel ziyafet çakelim\. koçlar kesilir kazanlar dolusu yemekler pişirilir, davetliler tam bir ziyafet çekerler, ama serçe bu kez; \ya bana yedi koçumu verirsiniz, ve ya gelini\. aman sende olurmu hiç gelini biz sana nasıl veririz serçe diretir; \kesinlikle ben koçlarıma karşı gelini istiyorum\. hikaye bı ya gelinde verilir serçeye… serçe oradanda çıkar yola epey bir yol gittikten sonra bir seyyar satıcı ile karşılaşır. seyyar satıcı; \hayırdır bu gelini nereye götürürsün sen bir serçesin ne yaparsın bu gelin\. serçe; \en sana gelini verirsem sende karşılığında bana bir düdük verir misin?\ \hay hay tabiki veririm\ düdüğü alan serçe yüksekçe bit taşın üstüne çıkar düdüğü ağzına koyar ve var gücü ile; \duuuuut duuuuut\ der uçar gider… acaba biz insanlarda bu masal serçesi gibi hiç bir şeyimiz yokken hatta ayağımıza bir diken batmışken atıldığımız hayatta ne kadar adil davranıyoruz. ve ne kadar zalim olsak\ a son nefesi bir duduk gibi çalarak terk etmiyormuyuz tüm kaznçlarımızı..

alıntıdır

Mutlu olmak için neyiniz var?

Posted by PearL | Genel Hikayeler | Salı 19 Mayıs 2009 03:03

“Hikayeleri güzel yapan onların gerçeklikleri değil
insanlara vermek istedikleri mesajlardır…
Onlarda “aşk” vardır,”estetik” vardır,”hüzün” vardır,”hasret”
vardır,”ayrılıklar ve kavuşmalar” vardır…
Ve tabii onları asıl güzel kılan ve gönül antenlerimizi
kendisine çeviren “mutluluğun anahtarı” vardır… ”

Hikaye bu ya…
Memleketin anlı şanlı padişahı bir hastalığa yakalanır,
hekimler bir türlü deva bulamazlar…Nihayet uzak diyarlardan
gelen bilge bir hekim Padişahı gördükten sonra Saray’dakilere;
“eğer Padişah’ınızı sıhhatte görmek istiyorsanız memleketteki en mutlu insanı bulup onun gömleğini Padişah’a giydireceksiniz”,der…

Bunu bir emir olarak telakki eden saray ahalisi ve askerler memleketin dört bir yanına dağılarak bu “en mutlu insan”ı aramaya koyulurlar…Ama nafile!..Kime gitseler yüzünden düşen bin parça ve herkesin bir derdi var…Memlekette neredeyse taramadıkları,gitmedikleri köşe kalmamıştır…Tam umutları tükenmek üzereyken küçük bir köydeki yaşlı bir adam askerlere;
“sizin aradığınız o adamı biliyorum…Dünyanın en mesut adamı olduğunu hem ben gözlerimle gördüm hem kendisi söyledi…Biraz zahmetli olacak ama şu dağa çıkarsanız orada küçük bir kulübede kendi halinde yaşadığını görürsünüz…Ona derdinizi söyler,çaresini öğrenirsiniz” der…

Askerler bu sevinçli haberden sonra zor ve zahmetli de olda dağa tırmanırlar ve adamın küçük kulübesine gelirler…Sevinçle
adama konuşmaya ve dertlerini anlatmaya başlarlar…En sonunda adamdan çok küçük bir ricaları olduğunu ve bunun karşılında kendisine büyük hazineler sunacaklarını söyler ve heyecanla ve sevinçle adamın kendilerine vereceği o gömleği beklerler…
Bütün bu olanları ve konuşulanları şaşkınlık içinde dinleyen
memleketin “en mutlu adamı” başını sağa ve sola hafifçe sallayarak;

“…AMA BENİM BİR GÖMLEĞİM YOK Kİ!..” DER…

Peki mutlu olmak için sizin neyiniz var?…

VEYA NEYİNİZ YOK?….

alıntıdır

Hayatın Tesadüfütür Dostluk

Posted by PearL | Dostluk Hikayeleri | Pazartesi 13 Nisan 2009 00:11

Nerden nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Hayat çok garip… İnsanı gelecek de nelerin beklediğini bilemiyoruz.
Bundan üç sene önce hayatına öyle biri girecek ki tüm yaşandın onla beraber sürecek deseler inanmazdım. Üniversiteye başladığım sene hazırlık senesi sınıfta var 15 kişi üçü kız. Bu kızlardan deki okulu bırakıyor kalıyoruz 14 kişi ikisi kız. Bu sınıfla kaynaşıp arkadaş oluyoruz. 14 kişide olsak gruplara ayrılıyoruz. Bizim grup 4 kişi biri kız. Anılar tam bu nokta da başlıyor işte. Ben kalabalıktan sıkılan insanım. 4 kişide olsak sıkılıyorum. Gruptan biriyle yakın arkadaş oluyorum. O da gruptan olan kızla daha yakın arkadaş. Önce onunla başlıyor muhabbet birkaç ay öyle geçiyor zaman. O birkaç ay içinde çok olaylar geçiyor ben kızla bozuşuyorum bir olay sebebiyle. Bu bozuşma çok uzun sürmüyor. Ama kim bilebilirdi ki bu bozuşma çok şeylere gebe. Kızla barıştıktan sonra arkadaşlığımız daha da pekişiyor. Birbirimizi anlamaya başlıyoruz. Her günümüz okulda beraber geçmesine rağmen yetmiyor okul çıkışlarında bile sürekli beraber oluyoruz. Dertleşiyoruz konuşuyoruz birbirimizi daha iyi tanımaya başlıyoruz. Arkadaşlığımız gitgide daha da iyiye gidiyor. Arkadaşlığımız ilerledikçe günler aylar geçtikçe çevreden yanlış anlaşılmaya başlanıyoruz. Herkes bizi arkadaş olarak değil de sevgili olarak düşünmeye başlıyor. Hiç kimse bir kızla bir erkeğin arkadaş olabileceğine inanmıyor. Ama biz bu düşünceleri kırarak arkadaşlığımızı devam ettiriyoruz. Kimsenin düşüncesine bakmıyoruz zamanla arkadaşlığımızı büyütüyoruz dost oluyoruz. Dostluğumuz bazılarının hiç hoşuna gitmiyordu aramızı açmaya çalışanlar olduysa da beceremiyorlardı bizi birbirimizden ayıramıyorlardı çünkü biz birbirimizi çok iyi tanıyorduk…
Biz dostluğumuzu daha da ileriye götürdük yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmiyor her anımız birbirimizi düşünerek geçiyor. Acaba şu an nasıl ne yapıyor diye. Çoğu kimse hala daha benim ona aşık olduğumu düşünüyor. Doğrudur aşığım ama bu bildiğiniz aşk değil bu arkadaşlık aşkı dostluk aşkı. Benim her zaman en iyi arkadaşlarım hep kızlar olmuştur. Hayatta var olan tek dostumda bir kız olmuş oldu hatta dosttan da ötesi hayatım. SENİ ÇOK SEVİYORUM CANIM DOSTUM BENİM İYİKİ VARSIN.

TEK DOSTUM OLAN ESRA’YA
 Muhammet Akbulut

alıntıdır
kaynak : hikayeler

Avrupalı

Posted by PearL | Dostluk Hikayeleri | Pazartesi 13 Nisan 2009 00:10

Eğer suratım 5 karış asılmışsa, sinir kübüne dönmeye başlamışsam mutlaka bir yerden çıkıyor bu Avrupalı.

Aslında kendisi Bingöllü yani aslen öyleymiş. Ama ne zaman sorsak “Ben İstanbul’un Avrupa yakasındanım, Avrupalıyım” der. Beni her an her dakika güldürmeyi başarıyor bozuk Türkçesi sayesinde. Yani tamam Türkçeyi konuşmasına konuşuyor ama bazen öyle yerlerde alakasız atasözleri, deyimler ve/veya vecizeler kullanıyor ki o anda ne üzüntü kalıyor içinizde ne dert ne sıkıntı. Tamamıyla ayaklı komedi dükkanı diyebilirim. Anlatım tarzına çok bayılıyorum yeri geldiğinde onun da üslubunu kullandığım oluyor. Ama onun ki gibi olmuyor… Çok neşe dolu, insancıl, merhametli vesaire bilumum özelliklere sahip. Ama ben onu en çok komikliği için seviyorum. Çünkü bir üzüntülü zamanı mı oldu diyelim o anda bile kendi üzüntüsünü bastırıp sizi güldürmek için elinden geleni ardına koymuyor. Burada bahsettiğim kişi de benim dostlarımdan. Dün yine beni güldürdü Allah da onu güldürsün… Allah dostluğumuza gölge düşürmesin Avrupalı… :) Yada onun deyişiyle “S.S S.A.”… :)

Nail Asarkaya

alıntıdır
kaynak : hikayeler

Döngü

Posted by PearL | İronik Hikayeler | Pazartesi 6 Nisan 2009 05:12

Yağmur yağıyordu. Yağmurun su birikintisi üzerindeki dansını izliyordu pencereden. Tüm kenti dokunsan ağlayacak hüzün duygusu kaplamıştı. Sarı yağmurluğu ve kırmızı çizmeleriyle sekiz on yaşlarında bir çocuk sokaktaki su birikintileriyle oynuyordu. Böyle zamanlar ağlamak için biçilmiş kaftandı. Ağlamasını bilmek hayatı anlamak yolunda atılan adımların en önemlilerindendi. Kim olursa olsun, en azından bir kez, sebepsiz yere ve içini çeke çeke ağlamamışsa yaşamasını bilmiyor demekti. İçini çeke çeke, tıpkı bir çocuk gibi ağlamaya başladı pencerenin kenarında yağmuru izlerken. Ne de olsa yalnızdı, ne de olsa ağlamanın tam sırasıydı şimdi. Boğazındaki ağrı keskinleşinceye kadar ağladı. Erkekler ağlar mıydı? Asıl erkekler ağlardı, ama belli etmeden. İçindeki zehri ağlayarak dışarı atmayı seçmişti. İnsanın içine zehir birikirdi ve bu zehri bir şekilde dışarı atmazı lazımdı. Yoksa zehirlerdi insan kendini. Kimi bağırarak, kimi kavga ederek, kimi tuhaf davranışlarla atardı içindeki zehri. Adem erkekler için pekte tercih edilmeyen ağlamak yolunu seçmişti. Aşk, yalnızlık, işsizlik, yoksulluk, terk edilmişlik olabilirdi ağlamaya sebep. Ama bu kez bunların hepsi için ağlıyordu. Kendini bir kaosun içinde hissediyordu. Bir anaforun içinde yitip gitmeyi bekler gibiydi. Hiç var olmamayı diliyordu yaratıcıdan. Bu hale nasıl geldiğini kendine itiraf edemese de suçlunun kendisi olduğunun bilincindeydi. Biraz da bu acıtıyordu canını. Ömrü boyunca hiç dik duramamış, devamlı suretle kaçmıştı. Bir kaçağın hayatını yaşamıştı. Bunu kişilik yapısıyla açıklamak elbette ki olanaksızdı. Bu durum bir tercih meselesiydi. Adem hep kaçmayı tercih etmişti. Ayakta durmaktan, direnmekten, sevmekten ve aşktan kaçmıştı. Yolun sonuna bir türlü ulaşamasa da hayatta yaptığı en iyi iş kaçmak olmuştu. Kaçmak ve sinmek bir yaşam tarzı olmuştu Adem için. Hayat her zaman sürprizlerle doludur ve her defasında insanlara fırsatlar sunar. Adem hayatın sunduğu fırsatların hepsini kaçarak kaçırmıştı. İlk zamanlarda kaçmak doğru bir yol gibi hissettirip huzurlu gibi görünüyor olsa da ağır ve yapışkan pişmanlık duygusu sarıyordu insanın ömrünü. En kötüsü de buydu işte. Az da olsa dostları vardı Adem’in ve dostları arasında neşeli birisi olarak bilinirdi. Bu kişiliğinin çelişkilerinden birisiydi. Hayat sahnesinde çok iyi bir oyuncuydu Adem. En mutsuz anında bile dünyanın en mutlu insanı rolünü oynayabilirdi. Bu durumun kendisini yalancı yaptığını biliyordu elbette. Kendine yalan söyleye alışmıştı. Ama öyle bir ana gelmişti ki kendi yalanlarına kendisi bile inanmaz olmuştu. Hayat kendisi için bir yük haline gelmişti artık. Kaçmadan yaşayabilmeliydi.
Sarı yağmurluklu çocuğu kendine benzetti bir an, kendi çocukluğuna. Çocukken kurduğu hayalleri düşündü. Çocuksu, masum hayallerini. Hayatın kendinden yana aktığı ilk gençlik yıllarını düşündü. Kaybetmeye, yenilmeye ne zaman başlamıştı? Düşlerindeki dünyaya neden ulaşamamıştı. Bunun cevabı gayet basitti. Ama bu cevabı kendine itiraf edemiyordu. Kendine itiraf etmekten bile kaçıyordu. Zayıf bir insandı. Her zayıf insan gibi güçlü görünme telaşını taşıyordu. Her zayıf insan gibi yenildiğini kabul etmiyordu. Her zayıf insan gibi bir çok bahanesi vardı. Bu bahanelerden sıyrılamıyordu. İçindeki isyan dalgasını dışarı vuramıyordu. Çevresine, yaşadığı kente, yaşadığı ülkeye kısacası tüm dünyaya bir tokat gibi yaşamak isterdi. Ama önce kendisinin bir tokat yemesi gerekiyordu. Defalarca yemişti halbuki tokadını insanların ve hayatın. Ama yememiş gibi davranmıştı. Olumsuz olay olmamış gibi davranmıştı. Hiç yaşanmamış gibi. Kendisi de hiç yaşamamış gibiydi zaten hayatı. Usulca pencerenin önünden kalktı. Yağmur dinmişti. Lavabodaki ayna da kızarmış gözlerine baktı. Yüzüne soğuk su çarptı. Yine hiçbir şey olmamış gibi yapacaktı, hiçbir şey olmamış gibi davranacaktı. Midesinde cehennem gibi bir yangın vardı ve ağzında paslı metal tadı. Ecza dolabını açtı ve mide şurubunu kafasına dikti. Ağzındaki tat değişmişti. Yapacak bir işi yoktu. Televizyonu açtı, televizyon kanallarını dolaştı. Kendini neşelendirmeye çalıştı. Ne yapsa olmuyordu. Televizyonu kapattı. Spor yapmak isteği belirdi içinde sonra vazgeçti. Bir boş kağıt ve bir kalem aldı eline yazmaya başladı :
‘’Yağmur yağıyordu. Yağmurun su birikintisi üzerindeki dansını izliyordu pencereden. Tüm kenti dokunsan ağlayacak hüzün duygusu kaplamıştı. Sarı yağmurluğu ve kırmızı çizmeleriyle sekiz on yaşlarında bir çocuk sokaktaki su birikintileriyle oynuyordu….’’

Mesut Çiftçi

alıntıdır
kaynak : hikayeler

Yanardağ

Posted by PearL | Dostluk Hikayeleri | Pazartesi 6 Nisan 2009 05:10

Yalnızlığın en görünür ifadesi, dalgakırandaki iki deniz feneri arasında yürümekti benim için…

Bir yanda ufkun tamamını kaplayan deniz; sakinliğiyle, dinginliğiyle yabancıydı hayatıma, diğer yanda ahşap evleri, apartmanları, bahçeleri ve yollarıyla beni içine almayan, küs bir tanıdık gibi duran hoyrat sevdam…Diğeri ise sesle ile sükutun ayrıldığı yer olan YANARDAĞ…İkisinin arasında benim kendimi en çok yakıştırdığım noktaydı Yanardağ…

Yaşamımın resmi olsun diye püskürtmüştü yer yüzüne alevlerini YANARDAĞ… Ben hep ardımı kalabalıklara dönüp bilmediğim ufuklara baktım. Ben hep yaşamla ölümün arasında duranları izledim en çok. Bazen arkama dönüp öykümü sorguladım. Sonra yeniden boşluğa çevirdim yüzümü. Bilinmeyen başka bir şeyler vardı. Öyküsüne bir yerinde katılacağım başka hayatlar, başka dalgalanmalar, başka çalkantılar ve başka sevdalar…

Ben hep bir Yanardağ’ın altından baktım hayata alev gözlüm…

Günlerce süren bir sohbete koyulduk Yanardağ ile… Birbirimize anlatmak için yaşamıştık sanki onca şeyi. Ben, yorgun yüzlerden, düşünmenin derdinden, bir ağız mızıkasının keskin çizgili sesinden, ezberimde kalmış şiirlerden bahsettim. O, tuhaf bir sevgiyle anlatıyordu bu yabancının ruhunda bıraktığı izi. Kıpırdayıp duran kalbini hissettim avuçlarımda. Baktım. Bir gözyaşı damlası gibi berrak ve saf oluşu çekti beni içine. Ben de onunla birlikte hiç görmediğim bir sevdaya ağladım.

Ben nicedir bir Yanardağ’ın ucunda vakur bir duruşla karanlığın içinde boğulan alevlerin ışık gönderen Volkanlarının gölgesindeyim. Gelinciğim… Sen varsın nicedir benim kendimi en çok yakıştırdığım varlıkla yokluğun arasındaki çizgide. Yanımdasın. Nokta gözlerin üzerimde bir dua gibi. Tutunca kırılacak sandığım ellerinle tutundum hayata. Sen benim Alev Gözlümsün…Ben, senden önce sevdiğim her şeye tövbe ederek seni seviyorum artık…

Bilir misin SEN AKSİ SEVDAM; püskürtüsü tüf olup savrulan sonra soğuyan ve sonra abideleşen yanardağ kalıntısına neden PERİBACASI denilir KAPADOKYA’DA…

Hani püskürünce Erciyes , püskürünce Hasandağı olur YANARDAĞ…

Bilir misin niye bu Anadolu’da yüreği güzel, kendi güzele ‘PERİ’ yakıştırması yaparlar !!!

YANARDAĞ, peri de yaparmış meğer…Bu yüzden severim Yanardağı’nı… Alevlerin içindedir O güzellik… Öfkesi Delidumrul… Sevdası Karacaoğlan…Durgunluğu ise Pir Yunus…Sonu da Zühre… İşte bunun için YANARDAĞIM ben Alev Gözlüm…

‘ Volkan olmayan bir aşk olur mu hiç ! Hem de yanmadan Alev Gözlüm…’ demiş ya şair …

Aydınlıklar yangın yerlerinde olur bazen, bazen de mecnunun yüreğinde…

Diyor ya şair ‘ O diyor ki bana sen kendi ateşinle kül olursun Kerem gibi yana yana… Ben diyorum ki ona; ben yanmasam, biz yanmasak nasıl çıkarız aydınlığa …‘

Ey hoyrat bakışlı alev gözlü aksi sevdam… Herkes YANARDAĞ olamaz parsel parsel eylenen bu Dünya’da…

Ve kimse olamaz bu YANARDAĞ içinde bir PERİ…

Onur İmamoğlu
alıntıdır
kaynak : hikayeler

İyi Niyet

Posted by PearL | Dostluk Hikayeleri | Pazartesi 6 Nisan 2009 05:09

“Dostum” dedi, yılışık yılışık.

Sanki dostmuş gibi, sanki dostluktan anlarmış gibi, sanki dostum denildi mi dost olunabilirmiş gibi.

“Nasılsın? Bugün çok solgun gördüm seni.”

Dost kelimesini duyunca yumuşadı bizimki. Eridi, aktı. Bak dostmuşuz, dedi kendi kendine. Darıldıydım, gücendiydim oysa. Benden de dost mu olurmuş? Nasıl da mahkemeler kurduydum dün, asmaya kadar götürdüydüm işi.

Yine büyük bir hata yapmış izlenimine kapıldı, suçladı durdu kendini. Hay Allah, dedi, ne kötü fikirliyim ben. İçim fesat, içim.

İnsanlığından utandı, nefes almaklığından, adamım diye gezmekliğinden.

Onca kötülüğe karşı mahkeme kurmaktı tek yapabildiği; o da için için. Astıkları bir kere yüzüne gülünce ne mahkeme kalıyordu hayalinde, ne yargıç, ne de yargı.

Böyle mahkeme kura, adam asa, geri pişman ola, kendine hüküm giydire geçti gitti ömrü.

Saflık böyle bir şey olsa gerekti.

Hatice Taşdelen

alıntıdır
kaynak : hikayeler

Çark

Posted by PearL | İronik Hikayeler | Cuma 13 Mart 2009 00:52

Ah! yaralı ırmağım, kanadı kırık turnam, göğsümüze kenetlenmiş hasret…Bir hasret ki yakıcılığı dayanılmaz. Ayrılık kaderimizdir belki…Neylersinki kimine bir dağbaşı ıssızlığı, kimine ağlamaklı bir ses ödünç verilmiş… Bilinsinki, diyemediklerimizin, söyleyemediklerimizin, sessizliği; söyleyeceklerimizin olmamasından değildir! Ve bunun içindir ki, dilsizler gibi yalnız yüreğimızle konuşuruz. Kurdun kuşun konuştuğu yerde… uğursuzun puştun konuştuğu yerde… Hep biz susarız…

Ali Haydar son kafileden işçi olarak gelmişti, Hollanda’nın Nijmegen kentindeki dünyanın en büyük Transformotor üreten SMİT fabrikasına. Bir aylık deneme sürecinden sonra, çelik sac kesen koca bir makinanın başına vermişlerdi.

Bir yıldır o makinanın başındaydı, makinanın başına geçtimiydi bambaşka bir insan olup çıkıverirdi. Dalar giderdi gözleri, dönen çarklar makine gürültüleri çağrışımlara sürüklerdi onu. Karısı, çocukları, anası, babası, kıraç tarlaları gelirdi gözlerinin önüne, köyünü anımsardı ve toprak özlemi tüterdi gözlerinde buram buram. Karısından, çocuklarından, ana – babasından ayrılmak koyuyordu Ama neylersinki aç karınlada durulmuyordu köylük yerde. Köyünü düşünürdü Ali Haydar, düşüncelerinin derinliklerinde yitip giderdi her akşam. Daha köyündeyken tarifsiz bir acı çökmüştü içine.

Verimli tarlası hiç olmamıştı Ali Haydar’ın. Bir kaç susuz kıraç tarladan başka, onlarında toprağı kupkuru çöl gibi verimsizdi. Kezban ananın fistanı gibi yırtık pırtık, çizgi çizgi… İbram babanın cepleri gibi delik delik, pantolonu gibi yama yamaydı… hayalinde hep üç beş kuruş biriktirip, yeni bir kumaş parçası alır gibi, bir toprak parçası almaktı köyünde, böylelikle anasının babasının dileğini yerine getirmekti.

Babasını anımsadı Ali Haydar, gözleri buğulandı, dudakları titreyerek ‘’’Verimsiz toprakla boğuşmak zor’’ dedi kendi kendine. Üretimliğin gürültüsü arasında babasının o ezik sesi doluverdi kulaklarına: ‘’Allah ne zaman güldürecek yüzümüzü Ali Haydar oğul, belimizi nasıl doğrultacağız bu toprağınan. Bu dünya arsızın, hırsızın dünyası oğul…Çalmadan, çırpmadan rahat yaşamanın şimdilik hiç bir kitapta yeri yoktur’’…
Oğul ki, tepeden tırnağa özlem, bilinmeyen diyarlarda kimsesiz… dilini bilmediği yerlerde dilsiz, baştan başa sükut… Sancı dolu, acı dolu, keder dolu bir kısık feryat… Oğul gurbet pazarlarında göçmen, emeği satılan işçi…Dönüşü olmayan sürğün…

Sonra anasının solgun yüz çizgileri dürümleşti gözlerinin önünde. Arada bir o yanık sesiyle mırıldandığı türkü mü, ağıt mı pek ayrımsayamadığı yürek delici sözlerini ve ardını dönüp yazmasıyla gizli gizli sildiği gözyaşlarını anımsadı.

Ana ki baştan ayağa sükut… Ana sır dolu diyardı. Ana ki sapsarı, gözlerinin bile suyu çekilmiş. Gözlerinin yatakları mosmor, göz çukurları derin derin… Konuş ana, konuş n’olur. Kerpiç damın yıkık duvarı gibi susma… Göçmen kuşların dilinden bir sen anlarsın. Bir sen anlarsın türkülerin, ağıtların dilinden, garibin, gurbetin, halinden. Say ki güneşi doğmayan, insanları buz gibi bir ülkeden geliyorum. İklimine ihtiyacım var, gönlünün sıcak yerlerine al beni. Yüreğinin ince tüllerine sar üşüyorum. Yağmur gibi düşüyorum sokaklara her gece. Soluğum dumanlı soğuk bir kış mevsimi. Ayak izlerimle kirletiyorum düşlerimin en beyaz yerini. Duyuyor musun beni ana… İçindekileri söyle de üz beni, ki, içimdeki hasretler kanasın, kapanmadan uğurum düşeyim yolara…Dikenli teller var aramızda ana, koca koca dağlar… yoksulluk var aramızda, kahrolası ayrılık var biliyorum. Ama tükenmemiş acı, küllenmemiş kahır mı var ana… Tanrı kuluna ne verirde götürmez….Bu günlerde geçer elbet, biter kahrolası hasret, yeni bir hayata başlarız. Sürü sürü hayvanlarımız, tarlalarımız, bağlarımız olur. Çok yoksulluk çektik ana, aç kaldık, çıplak kaldık… Halimizi kimseye anlatamadık…

Anasının ne öfke izi vardı yüzünde, ne de sevinç, yalnızca anadolu kadınının yarı çekingen yarı kaygılı yüz titreşimleri büyüdü bakışlarında, ezilmişliğin, çaresizliğin, çileli bir yaşamın izleriydi bunlar… Dingindi ama gözleri çok uzaklarda bir noktaya çakılmış gibi bakıyordu ona, tedirgin miydi? Umutsuz muydu? Belirsizdi, yüz çizgilerinin sır vermez bir yapısı vardı. Ama yinede acı bir titremeye duruvermişcesine dalgalanıverdi sesi, ‘’Gel gitme oğul yaban elere, hayat ağırdır oğul, hayat karadağ kadar ağır. Belki daha da ağırdır yaban el…

Karadağın ağırlığını taşıyabilmek için dinç ve sağlam omuzlara gerek var, bizim zayıf ve güçsüz omuzlarımız taşır mı? bu koca dağı, bu koca hasreti… Gel gitme oğul… Seni görmeden ölürsem eğer gözlerim açık gider, yaşlı yüreğim dayanmaz hasretine.

‘’O gün bu gündür işte Ali Haydar’ın anası hep o pencereden bakar. Her gün birileri bavulunu eline alıp giderken, bakar arkalarından, bakar her gidenin arkasında gözünün ışığı biraz daha sönerek, her gidenin ardından biraz daha gözyaşı dökerek yüzü elleri kırışır. Dua dua hasreti siner dudaklarına… yol yol olur uzanır uzaklara… ağıt ağıt dökülür derelere…
Dua eder anası gece gündüz dua eder ‘’ Yarabbi ! der Ali Haydar’ımın yüzünü görmeden alma canımı, hasretimi dindirmeden, görmeden mürüvetini alma canımı‘’ ….

Şimdi seninle beraber olmak değil, seni görebilmek bile hayal oldu oğul. Kaç yıl oldu sen gideli, kaç kışı sensiz geçirdik, kaç yaz geçti sensiz, kaç bahar geldi. Bir sen gelmedin oğul, bir sen gelmiyorsun. Can oğul, kurban oğul, bir sen durursun öyle uzaklarda garip, kimsesiz. Efkarlı günlerinde ne çok severdin türkü söylemeyi oğul. Hasretin içimizde kanayan bir yara bilesin.

Ama gelenler gidecekti elbet, en kutsal amaç olan hayat zayıf omuzları ezecek, ezecek bilinmeyen bir anda, beklenilmeyen bir saatte alıp götürecekti insan oğlunu…
Hayat ağırdı, koca karadağ kadar ağır… Kezban ananın zayıf ve kuru omuzları bu ağırlığı daha fazla taşıyabilir mi ki… Ölmüş olabilir miydi? anası. Karadağın bayırında bir çukura mı gömülecekti?…Ya O sabrı, merhameti, vefası, inceliği, iyiliği, azmi, hasreti sığar mıydı o küçük çukura… O koca sevgisi ölür müydü hiç… Ah! vefasız dünya, gelimli gidimli dünya, doğumlu ölümlü dünya; ah yalancı dünya; su ve toprak, rüzgar ve ateş… Ah fani işleri fani dünyanın!.. Bit pazarlarında almışsak hayatlarımızı, almışsak esvaplarımızı üstümüzde nasıl iyi dursunki…

Ali Haydarın gözleri dolu dolu oluverdi. Çarkta inen bıçaklar titreşti gözlerinin önünde, anasının yarı durgun, yarı kaygılı yüzü çıkıverdi dönen bantda, ona gülümser gibi yaptı sarılmak istedi Ali Haydar’a, sonra birden yine yitiverdi o yüzü. Başı döndü elleri titredi dengelenmek için makinanın bir ucuna dayadı elini, Ali Haydar’ın boğazı düğüm düğüm oldu. Kıraç tarlası, anası, babası, karısı, çocukları ve iki göz yıkık kerpiç evini düşündü…

Ah! yaralı ırmağım, kanadı kırık turnam, göğsümüze kenetlenmiş hasret…Bir hasret ki yakıcılığı dayanılmaz. Ayrılık kaderimizdir belki…Neylersinki kimine bir dağbaşı ıssızlığı, kimine ağlamaklı bir ses ödünç verilmiş… Bilinsinki, diyemediklerimizin, söyleyemediklerimizin, sessizliği; söyleyeceklerimizin olmamasından değildir! Ve bunun içindir ki, dilsizler gibi yalnız yüreğimızle konuşuruz. Kurdun kuşun konuştuğu yerde… uğursuzun puştun konuştuğu yerde… Hep biz susarız…

Gurbet bir hal eder insanı, arkadaşları gezip, tozup, eğlenirken. O kahrından erirdi. Akşam yellerinde yılpır yılpır eden kavak yaprakları gözlerinde tüterdi. Sanırdı ki onlar birer küçük el << Gel, gel deyi çağırırlardı.>> gözleri nemlenir içini çekerdi. Bazen benim bu yaban ellerde işim ne diye hayıflanır, köyünü çocuklarını özlerdi. Rüyalarına girerdi o yoksul insiz köyü, çorak susuz toprağı.

Kafasının içinden kaynaşan bu denli düşüncelerle kendini bi-türlü işe veremiyordu. Daha bir dalgınlaşıverdi. Gözleri çakılmışcasına hızla dönen gürültüler koparan makinanın çarkındaydı, kesi çarkları hızlı devinimlerle gidip geliyordu, Ali Haydar’ın bileği birden makasların soğuk yüzüne dokunuverdi, elini çekmek istedi çekemedi ,bağırmak istedi bağıramadı, gözleri karardı ve birden acı bir çığlık koparıp makinanın yanıbaşına yığılıverdi. Makinalar durdu, derin bir sessizliğe gömüldü fabrika.

Kaç saatti hastahanedeydi bilmiyordu Ali Haydar. Baygındı iç bayıltıcı bir kokunun ağırlığını duyumsuyordu. Neredeydi ? Ana dedi birden, elleri öpülesi ana. Hakkın ödenir mi senin… Buz gibi titredi Ali Haydar, iç geçirdi derin derin. Soluksuz kalmışcasına nefes aldı. Anasının kokusu çöktü ciğerlerine, birden karardı gözleri, dünyası yıkılmıştı sanki.

Kendine geldi sonra, yüreğine ateş düşmüşcesine irkiliverdi. Başını alıp duvarlara vurmak istiyordu, doğrulmak istedi doğrulamadı ‘’vay anam’’ dedi, kısık kısık inledi Ali Haydar. Yanık yanık… Acı acı… Ozan Hasan Hüseyin’in bir dizesi dolandı diline. Kör olasın demiyorum/ Kör olmada gör beni.
Sonra derin bir sessizliğin içinde buluverdi kendini bu kez karısı geldi gözlerinin önüne, titrek yüzü onu sorguluyordu sanki.‘’Duyuyor musun beni, hepimiz melül mahzun yolunu gözlüyoruz, çocuklar babamız gelsinde bize lastik pabuç alsın diyorlar, ne zaman gelecen heee ! bilsen bi- yanımız hep gırık … Hep bükük boynumuz … Sen yoksun diye… Sen yoksun diye ceylan pınarın suyu bile acı acı akıyor… Dalgın dalgın bakıyor kara öküz…
Gönderdiğin parayla ancak kışlıklarımızı alabildik, Kara Misto’ya faizli borcumuzu zamanında ödeyemezsek, kıraç tarlamızıda alacak elimizden, aç gözlü dürzü dağları taşları versen yine doymaz.

Beni duyuyormusun Ali Haydar. ‘’Duydum duydum’’ dedi birden Ali Haydar. Baş ucundaki hemşire ‘’ sayıklıyor zavallı ‘’ dedi yastığını düzeltti Ali Haydar’ın, derin bir boşluktaydı Ali Haydar, karısı çocukları kıraç tarlası karısının kederli sesi onu kendine çekti yeniden. Böyle anlarda karısının dudakları titrek titrek olurdu, konuştukça güzelleşir güzelleştikçe çekerdi onu kendine: Birden sağlam elini uzatıverdi karısına doğru, ona dokunmak geldi içinden eli uzandı boşlukta kaldı, başı zonkladı kesik bileğinin acısı çöktü içine, boğazı düğümlendi, kara gözleri kararmış bir gece gibi kaldı. Uludu dağlarca Ali Haydar, sel oldu aktı yüreği… Derin derelerce kabardı… Taştı deniz deniz…

Toprak çizgi çizgiydi, kezban ananın fistanı gibi yırtık yırtık… İbram babanın pantolonu gibi yama yama… Acılar feryat feryat… Bu nasıl bir hayat oğul… Bu nasıl bir hayat… Umut lime lime. Umut paramparça… Yollar çıkmazlara kilitli, kilit büyük, kilit kocaman… Anahtarı fetbazların, düzenbazların, arsızların elinde… Yokluk, çaresizlik, hasretlik zor oğul, kimseye yaşatmasın tanrım. Bir gün gökten düşünce yıldızımız, gök bulutlanır, güneş görünmez, sonsuz bir uykuya dalar gibi gireceğiz karanlıklar ülkesine. Bilinmez ak mı, kara mı, uzak mı, yakın mı!…Gün gelir seni bırakıp gideceğiz oğul. Ölüm herkes için alın yazısıdır. Her doğan ölecektir, insan dünyaya kimsesiz gelir, yine kimsesiz gider. Yaşamak bizim için, çile çiçeklerinin rengidir oğul, kızıl kor demetlerince dehşet… İncecik dikenleri vardır ya, çizer ya ellerimizi, ayaklarımızı cam kırıkları gibi; canımız kırılır!… Kan sızar yaramızdan oğul, biz bize akarız yine yüreğimizde kendimiz kadar yarayla… Kimseye göstermeden öperiz yaramızı… Acıyı acıyla yıkarız hasret gölünden… Acıdan bal umar, baldan zehir içeriz. Umut umut tohum ekeriz toprağa, diken diken dert biçeriz. Mutluluk deriz, çark-ı feleğin çemberinden geçeriz. Kimi zevki sefa içinde gününü gün eder, kimi yiyecek bir parça ekmek bulamaz. Bu nasıl bir dünya oğul…

Boşluktaydı. Soluğu kesilmişti sanki. İIliklerinde duyuyordu sızıyı. ‘’Esti mi kimsesizliğin soğuk yeli, titresende savamazsın yüreğindeki sızıyı’’. Diyordu bir arkadaşı… Sahipsiz kalmış yaban ellerde, yaşamın yabanıl koşulları yüreğine işliyordu her gün biraz daha Ali Haydar’ın. Sesler gelirdi kulağına, uyanır bakardı. Gurbette ölmek çok korkunç gelirdi ona, dedesinin, ninesinin gömülü olduğu topraklara koşmak, oraya kapanmak,’’benide alın yanınıza’’ deyip yalvarmak gelirdi içinden.

Bir gün yer altında azıksız kalan tohumlar boy atar mı filiz filiz?.. Çatır çatır çatırdar mı tomurcuklar. Tane vermeyen başakların başı kabarır mı?… kara tufan yine keyifle havlar mı? ağılın önünde. Sarı inek yine ak sütünü akıtır mı? nasırlı avuçlarına. Ama onlar olmasa da olur ana. Yeter ki sen ol… yeterki sen kerpiç damın yıkık duvarı gibi susma… yine akşam olunca okşa saçlarımı, yine dürümler sar içi yağlı. İçi yağlı dürümler uzat bana… yetertki sen ol. Sen gereksin bize. Yüreğin, kocaman sevgin gerek… oy ana oy… oyy da oy… Kahrolmaz mı bizi yakanlar, hor bakanlar kör olmaz mi?…

Göçmen Kuşlar

Yönünü yitirmiş göçmen kuşlar gibi
uçtuk zehir zemberek yol bilmeden, dil bilmeden
tanımadığımız ormanlarda kaybolduk
çırpındıkça açılıp kanadı yaralarımız
kirli dumanların dalgalarında

kimsesiz limanlarda nazlı umutlar yeşerttik
köprüler kurduk bir yalnızlıktan bir yalnızlığa
taa…iliklerimize işledi yalnızlığın ve ayrılığın acısı
bir yol bulup dönemedik

geçip gitti yıllar
gençliğimizi fabrikalara bırakarak
ve uzatarak her soluğu bin defa
çalışıp durduk hasta dermansız

ne geçen günlerin farkına vardık
ne de değişen mevsimlerin
ekmeğimiz terimizle ıslandı
umudumuz gözyaşımızla
kader türkülerine sığınıp kaldık
dertli başımızla

her vardiya bir ah düştü yüreğimize
hasretler büyüttük gözlerimizde duman duman
uzanıp kaldık gurbet yataklarına yorgun
her sabah kurulan saatin zillini bekledik
geceyi güne, günü geceye ekledik

unutulmuş garip ezgiler gibi
ezilip kaldık yoksul anılar cenderesinde
bir yanımız buram buram memleket
bir yanımız çile çile gurbet ele gömüldü
sesini yitirmiş küskün çağlayanlarla
akıp gitti ömrümüz yaşlı gözlerimizde

hayellerimiz yel, çocuklarımız el oldu
kara kafalarımız ak, ak kafalar kel oldu
biz kimiz, nereden geldik, yurdumuz neresi
nerde kaldı gençliğimizin ve umudumuzun adresi

oysa sararmış her yaprağın bile bir tanımı var
bir anlamı var dalında düşen her çıkrığın

kime nasıl anlatırız halimizi ey dünya

alıntıdır
Nuri Can

Son Yolculuk

Posted by PearL | İronik Hikayeler | Cuma 13 Mart 2009 00:50

Bu beraber son yolculuğumuz Dilara! Belki de son gulüşümüz, son bakışımız, son el ele tutuşumuz. Sıkı tut ellerimi bırakma Dilara. Kocasının elini usulca tuttu Dilara…Parmaklarının arasında hafifce sıktı ellerini.

Dilara öfkeleniyordu kocasının bu sözlerine, belki de gerçeği kabullenmek istemiyordu. “Neler saçmalıyorsun sen Allah aşkına” deyip çıkışıyordu her defasında.
”Bu devirde her şeyin bir çaresi vardır muhakkak, dur bakallım tahlil sonuçları alınmadı bile”. “Bırak bu saçma sapan konuşmaları..Hem tercüman zamanla iyilececeğini söylemedi mi?..” Hasan acı acı gülümsedi karısının söylediklerine. Sadece teselli amacıyla söylenmiş sözler olduğunu biliyordu. Bu laanet hastalığın hiç bir çaresi yoktu. Kanını emen kanser hücrelerini şimdiye kadar değil yok etmek, durdurabilecek bir şey bile bulunamamıştı dünyada. Hem teknoloji, hem tıp bunun karşısında aciz kalıyordu.

Terden sırılsıklamdı Hasan’ın yüzü, alevler içinde yanıyordu vucudu. Hastaydı dalgın ve bulanık bakışları, çocukluğunun yemyeşil yollarında nazlı bir kelebek gibi, son uçuşlarını yapıyordu sanki. Acı gerçeğin farkındaydı ama karısına asıl gerçeği açmaya cesaret edemiyordu. Oysa doktor bir kaç aylık ömrünün kaldığını tercümana söylerken, o tarzanca Hollanda’casıyla da olsa anlamaya yetmişti.

“Bu son yolculuğumuz olmayacak” diyordu Dilara. Son gülüşümüz asla değil. Biz seninle beraber ne engeller aşıp bugüne geldik düşünsene. Bunu da aşacağız evelallah inan bana. Sonra seni bensiz asla hiç bir yere kimse götüremez.

Hasan “inanmak güzel Dilara” diyordu, ümit etmek, çocuk yüzlü hayallere sığınmak, yayla yollarında türküler söylemek güzel. Fakat bu son yolculuğumuz olacak Dilara, son gülüşümüz son ağlayışımız, son sarılışımız belki. Sıkı tut ellerimi bırakma Dilara. – “Ne olur sus Allah aşkına şimdi ben öleceğim’’. deyip çıkışıyordu kocasına her defasında Dílara.

Televizyonda Mahsuni Şerif’in Dumanlı dumanlı oy bizim eller türküsüne daldılar. Doğup büyüdükleri ilk gençlik yıllarının geçtiği köyleri, ovaları, dağları, yaylaları buram buram tüttü yüreklerinde. Gözlerinde iki damla yaş olup süzüldü özlemleri. Geldiği yerler ayaklarının altındaydı sanki, dağları, tepeleri, ovaları yüreklerindeydi.

Beraber bu son yolculuğumuz olmayacak son gülüşümüz asla değil deyip mırıldanıyordu durmadan Dilara. ‘’Ah bu geceler bir uzayıverse Allahım’’. diyordu ‘’Günlere, aylara, yıllara yayılıverse ve ben başımı göğsüne yaslasam Hasan’ımın, uyusam onun yerine bir daha hiç uyanmasam sonsuza değin’’.

Kocasının hastalığını ve beraber geçirdikleri günleri düşünüyordu durmadan. Bütün evliyalar, ermişler, üçler, beşler, yediler, kırklar adına dua ediyordu Dilara. ‘’Kocamı bana bağışla ey ulu Allahım’’ deyip yalvariyordu Allaha. ‘’Çıksın aramızda tepemize zulüm gibi dikilen bu ölüm.’’ Ne olur yine o eski günlere, eski neşelere dönseler, alıp götürse kocasını doğup büyüdüğü yerlere. Ilık bir esinti sarsa kolarına, dindirse ateşini Hasan’ının. Şefkatli bir anne, dağ kokulu bir baba gibi sarılsa boynuna.. Gidip bir köy evinin sıcaklığına sığınıverseler, bir köy sokağına. Varsın olmasındı hiç bir şeyleri Hasan’ından başka.

Her kocasına baktığında içinde bir şeyler kırılmış gibi hep gözleri buğulanıyordu. Bu sabah hemşirenin kendisine söylediği korkunç haberi bi türlü içine sindiremiyordu. Beyniyle, kalbiyle bunun kötü bir rüya olması için yalvarıyordu Allaha. Bütün ümidi son gün yapılan testler sonucunda bir şey çıkmaması idi. Bundan önce yapılanlarda bir yanlışlık olduğunun söylenmesiydi. Bütün kalbiyle inandırmıştı böyle bir sonuca kendini. Gerçeği asla kabul edemiyor, bütün gece düşündüğü gibi, bunun bir yanılgı bir hata olduğuna odaklanmıştı.. Her şeye rağmen yüreğinde bir umut taşımak zorundaydı Dilara. Gerçeklerle, hayallerin karıştığı bir rüya aleminde yaşıyordu ve hayaller bile acı veriyordu artık.

Evet sen hastasın canım Hasan’ım lanet olası bu hastalık seni mutluluğumuzun ortasında buldu… Bak göreceksin kurban olduğum iyileşip memleketimize döneceğiz. Varsın hiç bir şeyimiz olmasın sen olduktan sonra.

Hasan Dilara nın söylediklerinden habersiz düş görüyordu konuşuyordu durmadan. Bak diyordu Dilara’m senin duaların kabul oldu iyileştim bak.

Dalıp dalıp gidiyordu, sonsuz bir acı içindeydi. Belli belirsiz düşler kuruyordu durmadan. Kararan, ışıldayan belli belirsiz yanıp sönen bir tıkanıklığın, yanıp sönen yıldızların altında yürüyordu sanki. Karanlıkta bir kaybolan sonra kendini yeniden bulan bir gecenin içinde, her defasında karısının yüzünü görüyordu.

İçinde debelendiğim çaresizliğimden çekip al beni, sıkı tut ellerimi bırakma Dilara. Sıkı tut bileklerimden… Aşağısı uçurum, düşersem paramparça olurum. Bırakma beni kadınım. Güzelim bırakma beni.

Aldığı ilaçlar ağrısını dindirince rahatlıyordu. Karısıyla konuşmak isterdi hep. Ah Dilara’m çocukluğumun dağ kokulu, eşkın kokulu yayla zamanlarını özlüyorum. Soğuk pınarları. Uzun ve uzak zaman dilimlerinde yaşadığım, kuzular peşinde koşan, dizleri kanayan o köylü çocukluğumu.

Ah Dilara’m nasıl anlatılır bir özlem bilmemki. Bir özlemki yüreğimde kor yangını. Her gün biraz daha tutuşan, yangını biraz daha büyüyen. Yandım kavruldum hasretin ateşiyle bu gurbet ellerde. Kavrulan bir çöle döndü yüreğim, gayri buralarda ölüp gideceğim. Ölümüme aldırmıyorum seni şu küçük yavrularla bırakıp gideceğime kahroluyorum. Seni kimsiz, kimsesiz şu küçük yavrularla bırakıp gitmek kahrediyor beni. Uzan yanıma kurban olduğum, uzan yanıma Dilara. çocukluğumun yıldızları yavaş yavaş kayboluyor bak, yanıma uzan tenin tenimi okşasın, ellerin elimi, yanıma sevgi sıcaklığını koyuver üşüyorum. Gülümse güneşe doğru, gülümse saçların yüzümü okşasın.

Ben de gülümsüyorum bak köy yollarında çocukluğum zıplıyor. Kuzular peşinde koştuğum yaylalardır orası. Şu köyün dağlarında, tepelerinde, ovalarında ayak basmadığım yer bulamazsın Dilara. Bütün alıç, elma, armut, ceviz, erik ağaçları tanır beni, bütün sular, dereler, pınarlar tanır sesimi. Bütün rüzgarlar savrulan saçlarımı, bütün sevinçler, yalnızlıklar gözyaşlarımı tanır. Bütün kuşlar kelebekler, çiçekler ıslığımı.

Çocukluğumun yıldızları kayboluyor yavaş yavaş. Belki de geldiğimiz, gezdiğimiz yerlerde ayak izlerimiz de silinmiştir kimbilir?. Unutmuştur bizi dere, tepe,ceviz, kavak ağaçları, yer- gök. Elimi sıkı tut bırakma kadınım. Gözpınarlarından günlerce akan damlalar fırat’ın kederli akışına karışıyordu sanki. Daraldıkça çıkıp bir dağ başına alabildiğine haykırmak geliyordu içindeki ateşi. Yankılı kıyılara… Bazen de kanadı kırık bir kuş gibi uçmak istiyordu masmavi gökyüzüne…

Hasan kuruyan dudaklarını diliyle ıslattı. Asıl korkunç gerçeği Dilara’ya anlatmak istiyordu ama Dilara bi- türlü ne dinlemek, ne de inanmak istiyordu. Bak Dilara yeni tahliller formaliteden öteye geçmez, bir farklılığın ortaya çıkması imkansız denilecek kadar az. Kemoterapinin bir yararı olacağınıda sanmıyorum. Başa gelen çekilecek, ölümden kaçmak olmuyor. Yapılacak bir şey yok. Ben ölümden korkmuyorum artık. Oldukça sakin konuşuyordu, alıştırmıştı kendisini, sıradan olağan bir şey anlatıyormuş gibi, ummarsızca anlatıyordu her şeyi. Artık daha fazla yaşayacağımın bir garantisi yok, durum ortada, önemli olan senin kendini buna alıştırman. Belki iyi bir tedavi süreyi biraz daha uzatmaya yarar ama hepsi o kadar. Her defasında Dilara öfkeyle bağırıyordu Tamam be adam anladık işte, her şeyin bir sınırı var. İstersen cenaze törenini de konuşallım ha ne dersin. Sen kendini buna şartlamış olabilirsin ama bizim bunu kabullenmemiz mümkün mü dersin? Biz buna hazır değiliz. Bu şekilde çocukların yanında konuşursan onların halini düşün bir de…

Hasan sessizce karısının yüzüne baktı. Bir ara karısın bakışlarıyla karşı karşıya geldi. Hüzünlü bakışları yüreğine saplandı sanki. Yüzüne bakmaya dayanamayacağını anlayıp görmemek için başını çevirdi. Karısı haklıydı ama hiç kimse onun içinde kopan tufanı, çektiği acının şiddetini ölçemiyordu, göremiyordu. Anlamıyordu ne büyük bir dehşet içinde olduğunu. Sevdiği insanları, karısını, çocuklarını bırakıp gitme korkusu sarıvermişti bir anda bedenini. Ölüm bütün soğukluğuyla karşısına dikilivermişti sanki… Sessizce soluyordu günbe gün hazan yaprağı gibi … Gözlerinin önünde çocukluğu, ilk gençliği geçiyordu yıl yıl. Gitgide daralıyordu Hasan nefessiz kalıyordu. İçi kanıyordu derinlerden dağlara, ovalara, ırmaklara akıyordu.

Kadın içi burkularak ve minnetle baktı kocasına. Gözlerinden ip gibi süzülen yaşlara engel olamıyordu. Kocasının, gözlerinin önünde her gün biraz daha erimesine tahammül edemiyordu. Uykusuz kabus gibi geçen gecelerin izleri yüzüne yansımıştı. Sararmış bir kaç ay içerisinde adeta 10 yaş birden çökmüştü.

Hayatını birleştirdiği, yıllarını, mutluluğunu, sevincini, üzüntüsünü, her şeyini paylaştığı, canından çok sevdiği insan ölecek miydi?. Onu bir daha görememek, sesini duyamamak, gülüşünü işitmemek, şakalarını, esprilerini dinleyememek olacak iş değildi. düşündükçe çıldırıyordu Dilara. İnanmak kabullenmek istemiyordu bi- türlü.

“Çekip gidersen her şeyimi kaybederim” diyordu Dilara, “gülüşümü, mutluluğumu, yaşama sevincimi, yaşama dair ne varsa”. “Her şeyim biter yerle bir olur. Biliyor musun? ansızın bir rüzgar gibi girmiştin gönlüme, rüzgarın savurduğu yapraklar gibi çekip gidemezsin bir anda. Hayatla mücadele saflarımın hepsini kaybederim. Bu yalancı dünyada tek dayanağım, gerçeğim, yaşama nedenimsin. Yaşamak bu kadar güzel ve anlamlı olur muydu sen olmasaydın.

Hasan’ın düşlerle, düşlerde konuşmalarla günleri gelip geçiyordu. Vucudu ateşler içindeydi. Ağrılarını dindirmek için verilen ilaçlar, serumlarda etkisiz kalıyordu artık. Kesik kesik öksürüklerle sarsılıyordu vucudu. Titriyordu, kor gibi yanan vucudu buz kalıbı işindeymiş gibi üşüyordu.

Her yeri korkunç ağrılarla sızlıyor, kolunu bile kaldıracak gücü bulamıyordu kendinde. Ama ağrıları, sızıları ne kadar da şidetli olursa olsun, sıkıntılarını mümkün olduğu kadar gizlemeye çalışıyordu. Eşini, çocuklarını daha fazla üzmek istemiyordu. Bilincini kontrol edemiyordu bazen, beyni, bakışları gittikçe bulanıklaşıyordu. Gözleri kararıyor, kanı çekilir gibi oluyordu. Elini güç bela kaldırıp parmaklarıyla işaret etti. Hasan Hasan iyi misin sonra var gücüyle bir çığlık kopardı. Hasan zorla dudaklarını kıpırdattı. artık seside kısılmış bir fısıltı halinde çıkıyordu.
Dilara m her yer kararıyor… Bırakma ellerimi üşüyorum Dilara diyordu son kez. Bu son yolculukları oldu beraber, son sarılışları, son el ele tutuşları.

Hasan’ o hep gülen gözlerini, dost ve insana güven veren bakışlarını, her sabah özenle taradığı saçlarını, güzel ses tonunu, kibarlığını, efendiliğini, dostluğunu, üç çocukla eşini ve dostlarını geride gözüyaşlı bırakarak, genç yaşta göçüp gitti gitti bu dünyadan.

Hasanın yüreği çöl yangını. Hasan burdan çok uzaklarda şimdi. Hasretlerin kanadığı yerde belki. Erzurumun küçük bir dağ köyünde yıldızlara bakıp üşüyor hergece. Çocuklarını düşünüyor. Kimbilir belki bulutların suların gittiği yönde. Karısı çocuklarıda gitmiş olacak kırıldığında gökyüzü. Gün gelir kavuşacak elbet sevdiklerine Hasan. Uzanacaklar yanyana, cancana. Hasan’ın yüreğinde yeniden kuracaklar dünyayı. İçini sevgiyle, hasretle doldurarak. Çektiği bütün acıları yüreğinin yangınında yakacak.

Sırtımızda eski bir ceket
Kırık bir bavul elimizde
Yürürüz izinde acıların
Yüreğimizin üstüne basa basa

Başımız eğik, bağrımız ezik
gözümüzde yaş, gönlümüzde yas
sarıp gurbet yorganlarına umudu
kör bir geçim uğruna düşeriz yollara

hicranı gözlerimize doluyarak
ve suluyarak yüreğimizde hüznü
yürürüz biçare acılı acılı
yürürüz can çekişe çekişe

tutunacak dal ararız, dinleyecek dost
ağlamak ve anlatmak için dünyaya kederimizi

ayrılık boranında korlaşır bağrımız
zorlaşır gülmemiz
solur da solur sevdamız yüreğimizde kımıl kımıl

dağlarca acılarla ve de sancılarla
yürürüz ritminde yürek atışımızın
yürürüz ritminde nefes alışımızın
yürürüz bitik un-ufak ola ola
onca yiğitliğimize bakmadan

hasrettir önümüzde sıra sıra
yol yol ayrılıktır
dağ dağ acıdır gidilen
gurbettir, derttir, mihnettir
sineye çekilen dizi dizi

Ne yana vursak
üstümüze kararır hava
şimşeklenir gökyüzü bıçak bıçak
bulutlar yığılır kalır gözlerimize
her kirpiğimizde bir deniz çalkalanır.
nereye varsak,
bağrımıza saplanır ayrılığın oku
devriliriz bir ihtiyar çınar gibi ağır ağır
garipliğimiz kuşatır dört bir yandan
bağlanır elimiz kolumuz
nereye varsak sarpa sarar yolumuz

hasret kalırız bir dost gülüşüne
hasret kalırız bir dost öpüşüne
düğün dernek kurar acılar içerimizde
çiçeklere kar düşer
umutları yel alır
ardımızda nice kimsesiz ölüler kalır
ölülerki bizim ölüler,
nasıl ki bu acılar bizimse

bir yanı buruk olur çırpınır yüreğimizde
bir yanı yaş olur süzülür gözlerimizde
akar
akar
akar
dökülür çile denizlerine
gurbet rüzgarlarınca acılı ıslak

tufan kopmuş yel savurmuş gayrı
oflamak vız gelir gönül fırtınamıza
umudumuz ekmeğimiz,
acımız kederimiz
bir kara sevdamızdır yenemediğimiz

gözyaşlarını saklama benden
kaçırma gözlerini gözlerimden
oy kurban olduğum
derincene bak
bu nasıl yazıdır ki
gözyaşlarımız
kemend olurda boğar bizi
ve ardına bakmadan,
siler gider izini umudumuzun
çıplak ağrılarla bağrımızı eze eze
taa… alnımızın çizgilerine yansır acısı.
ağrılar toprağında ağıt yakarak
bir yitik umutda yitip gitmişiz
gayrı dert filiz sürmüştür,
hüznümüzün tablosunda
bir direnç olmuştur bizde yaşamak
o artık karanlık bir gecede diş diş
ak yorgana geçirilmiş sancı
katmer katmer ülserdir midemizde
bir yara ki ayrılığın
bir yara ki yoksulluğun yarasıdır
oy kurbanım

toprak toprak koktuğumuz
nadas nadas süslediğimiz
ve de köy köy, ülke ülke
boynumuzu büke büke
ezgilere işlediğimiz
bir yarısı Türkiye’ de
bir yarısı yaban ellerde söylenen
eğin ağıdı türkülerimiz
…………………….
bilmem bu yürek nasıl dayanır
derdini kalem olup yazmaya
dil olup söylemeye
oy kurbanım oy
oyy da oy….

alıntıdır
Nuri Can

Lanet

Posted by PearL | İronik Hikayeler | Cuma 13 Mart 2009 00:45

Puslu bir akşam üstünde, güneşi yolcu ederken dağların ardındaki evine yürüyorsun köhne bir sokağın yeni doğmuş gölgelerinde.gözlerinde korku asmışken kendini bakıyorsun her bir karanlığa.ürperiyorsun…

Gecenin sesleri hoplatırken yüreğini bir kabusa dönüyor adımların.nereye gittiğinden bile habersiz akıyorsun yollarda.
Hiç düşünmüyorsun bile, nereye kayboldu bu sokağın insanları?ya bu sis ne zaman sardı ayaklarını ?nerden geldin nereye gidiyorsun?umurun da mı ki?
Sanmıyorum…

Gecenin karanlık gözleri aydınlatırken seni korkmaya başlıyor titriyorsun.adımların saatlerle yaşlanmış gibi ağır , aksak.oysa daha on dakikayı geçmemişti.haklısın zaman seni unutmuş ve korkmalısın.bu sokak ,bu sisli karanlık yüz yılların lanetine örtünmüş üzerine uzanıyorken kendinden geçmiş sessiz bir çağrıya sürünüyorsun belki de.seni çeken ne bilmiyorum ama ilk değil son değilsin,biliyorum…

İlerliyor durmuyorsun,korkuyor anlamıyorsun .gölgeler boşlukları doldurup, geceyi örtünmüşken başlıyor üzerine karanlığın elleri damlamaya.yaklaşıyorsun sokağın çıkmazındaki eve.üzerindeki karanlık yoğunlaşırken etrafında, yavaşlıyorsun gittikçe.ellerin ayakların senin değil artık,kulakların duymuyor karanlıktan başka.lanet sinerken üzerine karabasan gibi, uyanıyorsun rüyalarından. bağırmaya çalışıyor kasılıyorsun.boş yere…vücudun senin değil artık .sesin çok uzaklardan bir yankı sadece.ruhunsa delirmiş kaçmak için parçalıyorken vücudunu kabulleniyorsun anlayamadığın ölümünü.vücudun şişip damarların patlıyor,her yerinden kanlar fışkırıyor.vücudunun içinde hapsettiğin ruhun çıldırmış duvarlarını yumruklarken derilerin yırtılıp etlerin dökülmeye başlıyor.zihnin ne kadar kabullense de ölümü vücudun hapsetmiş ruhunu.artık sen yoksun… zihnin ölüp ruhun çıkmak için çabalarken vücudundan,sisler yükseliyor taşların kalbinden,sokağın ruhundan.ruhun hapsedilmiş cesedinde ;haykırıyor duyulmuyorken.

Esen rüzgarla savrulmaz iken sislerin gölgeleri,şekilleniyor cesedinin başında .kadim bir lanetin yüzsüz gölgeleri üşüşmüş cesedine çığlıklar atarken görüyorum şekillenen gölgenin karanlıklarını bu uzak penceremden.karanlıklar perdeler gibi inerken ölümlülerin gözlerine kapıyorum bende penceremin perdelerini gözlerim gibi.sokağın başındaki evimin pencerelerinden süzüyordur beklide mumlarımın ışıkları kendi sıramı beklerken.hıh…

Dedim ya ilk değil son değildin sen ve kim bilir bu lanetli sokağın kaçıncı kurbanıydın aynı dizeleri döktürdüğüm.ve ben bu lanetin kaçıncı dirilişini izlemişimdir saymıyorum.düşünüyorum, acaba senin gibiler mi lanete kurban gidiyor bu sokakta yoksa ben miyim lanetin kurbanı ,lanetin tarihini mecbur tutmaya …

alıntıdır
Ercan Göçmen

Sonraki Sayfa »
site ekle - Toplist

Kiisel


Zirve100 Site ekle