Gözyaşı Geceleri

Posted by PearL | Dini Hikayeler | Çarşamba 20 Mayıs 2009 02:50

Gözyaşı Geceleri Şehir kara örtüsüne çoktan bürünmüş, adeta suçları ve suçluları örtercesine zifiri bir karanlık hakim olmuştu. Vakit gece yarısına yaklaşırken büyük şehrin ana caddelerinden birinde köşe başlarını mesken tutan kadınlar yanaşan otomobillere başlarını uzatarak laubali muhabbete başlamışlardı. Dört beş delikanlı soyacakları dükkanları bir bir kolaçan ederek o geceki hasılatlarının peşine düşmüşlerdi. Üç, dört adamda köşe başında kimseden korkmadan, yakalanma telaşı yaşamadan normal bir iş yapıyormuşcasına pişkin bir vaziyette o günkü kapkaçtan elde ettiklerini paylaşıyorlardı. Tek tük yanan ışıklardan bazılarında içki alemi sesleri karanlığı delerek diğer evlere kadar ulaşıyordu. Üst taraftaki evden yine kavga sesleri ortamın sessizliğini bozuyor,karı kocanın birbirlerine ettikler küfürlere bakılırsa işitenlerin yüzleri kızartacak kadar vahim olduğu kesindi. Bu ozelmekan son zamanlarda alışmıştı bu tip olaylara. Artık o kadar normal o kadar olağan geliyordu ki bu olaylar,insanlar yalnız başlarına sokağa çıkmaya bile korkar hale gelmişlerdi. Haberler ve haber programları sadece bunlara değinir hale gelmişti. Hatta en çok izlenen bir kanal haber boyunca üst köşede – TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR?- yazının altında veriyordu bu insanın yüreğini yakan, kanını donduran ve ürperten bu olayların haberlerini..Evet gerçektende Türkiye nereye gidiyordu? Selamı,yardımlaşmayı, dostluğu, komşuluğu, paylaşmayı, helal para kazanmayı, infak etmeyi, iyiliğe dair ne varsa içerisinde barındıran Müslüman olma kimliğini yok etmeye çalışan insanların böyle bir soru sorma yetkileri var mıydı ki?. Güzellikleri yok ettiğinizde kötülükler cirit atar.Bu bir gerçek. Bu gerçeği akledemeyen zavallılar, bu soruyu boşuna sorup dururlar. Her günkü magazin haberlerinde yiyen, içen, ahat bir yaşantı süren, çalışmadan gününü gün edenleri sergileyen insanların hiç mi suçu yoktu çirkinliğin bu denli artmasında? Evlenmeden gayri meşru yaşantı süren bir yığın sözde manken v.s. reklamın iyisi kötüsü olmaz mantığıyla hareket eden sözüm ona meşhurları, bir gecede meşhur olup paraya ve itibara kavuşan içi boş yığınları insanların gözlerine sokarcasına sergileyen insanların hiç mi suçu yoktu bu olayların tırmanmasında? Haber yakalama safsatası altında bu tip olayları sürekli gündemde tutarak insanlara olağan bir şeymiş gibi göstererek çirkinlikleri gündemde tutarak anormal olanı normalleştiren insanlar hiç mi suçluluk duymazlar acaba? Hiç mi vicdanları sızlamaz? Cüzdanlarını doldururken vicdanlarını boşalttıklarının hiç mi farkına varmazlar? Ruhsuz et yığınları olduklarını hiç mi hissetmezler?Hiç mi üzüntü duymazlar başlarını yastıklarını koyduklarında. Ve o yastıkları göz yaşlarıyla hiç mi ıslanmaz? Hiç mi pişman olup geri adım atmazlar? Ve başlarını eğerek hata yaptıklarını itiraf etmeyi hiç mi düşünmezler? Tüm bu kötülükler örtemeye artık gecenin karanlığı da yetmiyor. Koca şehrin bir ucunda ahşap bir evde ellerinin arasına aldığı başını çatlatırcasına bunları düşünen bir adam.. Haber sonrası her zaman olduğu gibi ümmet için geleceğin kötüye gittiğini düşünerek dualarla sabahı karşılamaya çalışan, gözleri ağlamaktan şişmiş başındaki ağrılara aldırmadan,gözlerinden akmaya her an hazır olan uykusunu açarak derinden devam ediyor duasına..Kendini bunca çirkinliğe rağmen koruyabilmiş, dönenler görmüş,değişenler görmüş,geliştim ama değişmedim diyerek edebiyat parçalayarak gündemde olma telaşı yaşayanları görmüş, kendisini İslam’a adayan olması gerekirken, İslam’ı hayatlarının belli yerlerine yamayanları görmüş. Baltasıyla korkusuzca putları kıran İbrahim aleyhisselam ın tersine baltalarıyla Müslümanları baltalayanları görmüş, İslamı az bir para karşılığı satanları görmüş, bu dinin işlerine gelmeyen yerlerini görmezden gelenleri görmüş, Allah’ın emirlerini hiç utanmadan, sıkılmadan mevkisinden olmamak için saklayan, gizleyenleri görmüş, Kuran’ı müthiş okuduğu halde içindeki hiçbir emri uygulamayanları görmüş, kuru bilgi ve ilim sahibi olduğu halde yaşantısında İslam’ın kalıntısı olmayanları görmüş, televizyonlarda dinini panel malzemesi yaparak reyting yakalamaya çalışanları görmüş, Kuran’ın şifresini çözdüm, çözüyorum diyerek rant elde etme çabası içerisinde olanları görmüş, bu dine en çok zarar verenlerin ne hazindir ki yine bu dini yaşadığını iddia edenler olduğunu görmüş,, velhasıl çok gün görmüş birisiydi Bekir bey. Artık anlam veremiyordu tüm bu olup bitenlere.Ne Müslüman’ı Müslüman ne kafiri kafirdi bu devrin. Her şey o kadar birbirine karışmış, o kadar kördüğüm olmuştu ki hiç kimse de ayırt edemezdi zaten. Ahir zaman ümmeti hakkında pek çok hadis okumuştu. İnandık demekle cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz diye başlayan ayetleri okudukça kendine daha bir çeki düzen veriyor, bu dini konuşan değil her ayetini hakkıyla yaşayan olabilmek için mücadele ediyordu. Ona göre bu çöküşün sebebiydi bu. İnsanların insanlıklarını bile kaybetmelerinin temelinde İslam’ı unutmaları yatıyordu aslında Sizden iyiliği emreden birileri bulunsun diye buyurmamışmıy dı yaradan? İyiliği emreden hiç kimse kalmamışmıydı?Hakkı ayakta tutacak insanlar ne yapıyordu peki? Statülerinin gereğinimi? Yerlerinden, yurtlarından, makamlarından, koltuklarından,servet lerinden, bulundukları hal üzere oldukları durumlarından vaz geçemedikleri için bu hali normal görmeleri kaçınılmazdı. Bekir bey ümit var olmak istiyordu,geleceğinden son derece ümitli, zamanın ve insanların bir gün düzeleceklerini, attıkları geri adımlarından bir bir ileri adım atacaklarını düşünmek istiyordu. Ama her gözlerini açtığında dine yapılan bir hakaretle karşılaşıyordu. Örtü yerine şapka takın gibi sivri akıllı fikirler veren cahiller, faiz bu ortamda helaldir gibi hüküm verenler, okulda aç dışarıda başını kapat aynıdır diyenler, örtüyü modernize ederek kadınların kendilerini teşhir etme aracı olarak kullananlar, örtüden bile kar elde etme çabalarında olup kendi şehevi arzularına ulaşma aracı olarak kullananlar, Suya sabuna dokunmadan ,ne şiş nede kebap yanmadan bu dini yaşadıklarını düşünenler… Hangi birini saysın ki? Hangi biri düzelebilir ki? Hangi birini değiştirebilir ki? Tek başına ne yapabilir ki? Gün ağarmaya başlamıştı ki.seccadeden başını kaldırıp dışarıyı seyretmeye koyuldu ki, uyuyakalmıştı. Çalan alarmla uyanıp. Koşarak hazırlandı ve bitkin vücudunu zor taşır vaziyette işe gitmeye koyuldu.. Yalnız yaşıyordu Bekir bey… Annesi, babası ölmüş, bir abisi vardı hayatta. Ama ona o kadar uzaktı ki… Bedenen değil ama ruhen uzaktı.Geceleri o duadayken abisi muhtemelen bir yerde sızıp kalmıştı. Onun ümmet için ellerini kaldırarak ettiği duada olduğu anlarda o, kim bilir kaçıncı kadehini kaldırıyordu aynı semaya… Bekir beyi çok üzüyordu abisinin o halde olması. Defalarca uyarmıştı onu ama işe yaramıyordu her defasında - Sen ne zaman büyüdün de bana tavsiyelerde bulunuyorsun… Bak Annemde Babamda namazlı niyazlı insanlardı onlarda öldü.Demek ki Namaz insanı ölümden kurtarmıyor. O halde neden boşuna uğraşalım ki. Bu dünyaya bir daha gelinmiyor kardeşim yaşamana bak sen. Ye, iç, gez, dolaş, Allah’ın verdiği nimetlerin tadına var. Gerisini boşveeer… Tüm bu sözleri her defasında duymaktan iyice bunalmış her defasında da onun inkarına vesile oluyorum endişesiyle bir daha söylememeye karar veriyordu.Ama kardeş yüreği onu her gördüğünde dayanamıyor başlıyordu tavsiyelere. Abisini hiç çalışırken de görmemişti. Nasıl para kazanıyor, içecek parayı nereden buluyordu anlayamıyordu bir türlü. Abisine sorsa da o cevap vermiyor sadece - Ben senin gibi eşek gibi çalışarak para kazanmıyorum. Her şeyin bir kolayı var. Ah sen bir istesen seni de kurtarırım ama sen yine günah, haram başlarsın tavsiyelere o yüzden anlatmayacağım. Benim sana parasal yardım yapmama bile müsaade etmiyorsun benimle hiç çalışmazsın sen. Bu akılla o viranede yalnız yaşamaya mahkumsun kardeşim. Kendini çürüt bakalım. Ne faydası olacaksa sana. Yaşantısını mahveden sende öleceksin, bir eli yağda bir eli balda olup rahat yaşayan bende öleceğim. Eninde sonunda ölüm varsa bari bu dünyanı rahat geçir aklın varsa.. İş yerine gidene kadar hep bunları düşündü durdu Bekir bey.Ne yapmalıydı? Nasıl gerçeklere döndürmeliydi abisini? Kafasını kemiren bu sorularla işyerine gelmişti bile… Günlük olağan işlerini yaparak çıkış vaktini getirmişti bile.Arkadaşlarıyla vedalaşıp çıktı iş yerinden. Yine yalnız, soğuk evinde tek başına günü tamamlamak için evinin yolunu tuttu. Kendi alışverişini yaparak eve gelir gelmez yemeğini hazırladı. Namaz vaktine kadar bitmişti işi. Akşam namazını kıldıktan sonra yemeğini her zamanki gibi yalnız yedikten sonra evdeki işleriyle oyalandı biraz. Her zaman olduğu gibi televizyon başına geçerek haberleri izlemeye başladı. Yine olağan haberleri veriyorlar, Türkiye nereye gidiyor feryatları atıyorlardı sahte ve yapay bir şekilde. Sonra dünyada olup bitenler, Iraktaki süregelen hal onu çok düşündürüyordu. Hafifçe tebessüm ederek dinledi son haberi Amerikan askerleri bir bölgeye hala giremedi.diyordu spiker. Koskocaman Amerika küçük bir ülkenin ufak bir kasabasına girememişti. Tam teçhizatlı binlerce asker bir avuç direnişçiyle mücadele ediyordu. Sessizce mırıldandı sonra - Bir amaç uğruna savaşanlar, para için savaşanlardan elbette ki daha kuvvetlidirler. İnsanların sayılarının çokluğu değil, yüreklerinde ki imanın çokluğu onları başarılı kılar. Spikerin ıraktakiler için terörist ifadesi kullanması moralini bozdu sonra. Ülkesini işgal edenlere karşı durmak terörizm olabilirmiy di? Kadınlarına tecavüz edilmesine,çocuklarının en kötü şekillerde öldürülmesine, evlerinin, barklarının, yuvalarının, ailelerinin dağılmasına karşı çıkmak teröristlik olarak nasıl adlandırılabilirdi ki? Hem de yanı başındaki sınır komşusu olan Müslüman bir ülkenin haber kanalında vuruluyorsa bu damga,bundan daha hazin bir şey olabilirmiy di?.. Ülkeden haberler le devam etti sonra. Yine dayak, kapkaç, öldürme, yaralama, hırsızlık ve bir kaçta intihar vakası.. Ne kadarda çoğalmıştı şu sıralar. Rahat yaşayanlar o denli alıştırmışlardı ki kendilerini bu şaşalı hayatı ellerinden çıktığında ulaşamama korkusuyla son veriyorlardı hayatlarına.Sanki kendi istekleriyle gelmiş gibi kendi istekleriyle de bitiriyorlardı yaşamlarını. Ne kolay şeydi ölüm onlar için. Ne kolay kurtuluş. Tükendiğinde hayatını da tüketmek ne basit onlar için. Keşke tükenmeden kendi tükenmişliklerini yok edebilselerdi. Keşke hayatlarına son vermeden dünyaya geliş gerçeklerini bir kavrayabilselerdi.Keşke kara toprağa kendi kendilerine bitirdikleri bedenleri değil bu dünyadayken Allah için çalışarak can vermiş bir insanın nadide bedeni olarak girselerdi..Keşke Allah’ın Kuran’da onlar akılsızlardır ifadesindeki gibi akledemeyen insanlarda değil de bu emanet canlarına kıymadan akledebilselerdi.Keşke Ayetteki gibi “Rabbim sen bizi boşuna yaratmadın” diyerek bu sorularla Rablerini bulabilselerdi. Keşke keşke… Dikkatini biraz daha verdi haberlere.Her haber yüreğini biraz daha yakıyor, içini ürpertiyor,dilini damağını kurutuyor,onu derin düşüncelere dalıp gitmesine yol açıyordu. Sırada bir banka şubesini soyarken çıkan çatışmada öldürülen iki kişi vardı. Polisle girdikleri çatışmada ölmüştü her iki hırsızda. Olayı görenlerin gözlerinde olayın dehşetini görebilmek mümkündü. Tek tek olayı anlatıyor ölen hırsızlar için beddualar ediyorlardı.Çünkü çatışma esnasında birde 4 yaşında masum bir çocuk öldürülmüştü. - Vahşet bu kolay para kazanmak için insanların canını hiçe sayanlar insan olmaz - Hayvan bunlar inanın hayvan… Çocukları hiçe sayarak ateş ettiler polise. Kendi canlarını düşünen bunlara insan denemez. Bu ve benzeri bir yığın olayı görenler ağızlarına geleni söylüyorlardı. Ve nihayet ölen hırsızların resmi yayınlanınca Bekir bey olduğu yerde donup kalmıştı. Ölenlerden biri abisiydi. İnsanların lanetlediği, insan bile olamaz dediklerinden bir tanesi onun canı-kanı olan abisiydi.Göz yaşları sel oldu bir anda ve dudaklarından sadece şu sözler döküldü: - İnna lillahi ve inna ileyhi raciun…Muhakkak biz senden geldik, yine sana döneceğiz

alıntıdır

Ayağı Dikenli Serçe

Posted by PearL | Efsane Hikayeleri | Çarşamba 20 Mayıs 2009 02:47

bir varmış bir yokmuş her kesin biri birilerine güvendiği amma yalancılarında olduğu çok eski zamanlarda bir serçe varmı!.. hikaye bu ya bizim serçenin ayağına günün birinde bir diken batmış. serçe; bunu nasıl çıkarayım diye diyar diyar dolaşmış. o zamanlarda sac ekmek yapan bir aile görür ve onlardan yardım istemeye karar verir; \ev sahibi ev sahibi\ evin yaşlı kadını cevap verir; \uyrun serçe yavrum\ serçe; \aman efendim beni bu acıdan kurtar! ayağıma bir diken battı acısından duramiyorum\. tamam der yaşlı bayan ve serçenin ayağına batmış büyük bir diken çıkarır ekmek pişirdiği sacın altına atar ve ekmeğini pişirmeye devam eder… serçe; \hani benim dikenim onu neden yaktın. ya bana yedi ekmem verirsin ve ya bana dikenimi verirsin\. yaşlı kadın; \aman serçe yavrum ben seni yaralı halden kurtardım sen bana teşekür edeceğine benden diken karşılığında bunca ekmem istiyorsun\. serçe; \anlamam bana ya dikenimi verirsin yada yedi ekmek\ yaşlı kadın bakar çaresi yok! tamam der ekmeği verir… yedi ekmem alan serçe yola koyulur az biraz yol gittikten sonra bakar bir çoban serçeninde karnı acıkmış; \çoban kardeş gel yemek yiyelim bak bende kocaman yedi ekmek var ikimizede yeter ve artar\ çoban; \ amam\ der zaten acıkmıştır. ikisi bir güzel karınlarını doyururlar ama öin serçe bu kes çobana aynısını yapar. \ya bana ekmeğimi verirsin ve ya yedi koç\ uzatmayalım koçlarıda alır yola koyulur. bir düğüne rast gelir onlarada der ki; \gelin bu yedi koçu keselim bütün davetlilere bir güzel ziyafet çakelim\. koçlar kesilir kazanlar dolusu yemekler pişirilir, davetliler tam bir ziyafet çekerler, ama serçe bu kez; \ya bana yedi koçumu verirsiniz, ve ya gelini\. aman sende olurmu hiç gelini biz sana nasıl veririz serçe diretir; \kesinlikle ben koçlarıma karşı gelini istiyorum\. hikaye bı ya gelinde verilir serçeye… serçe oradanda çıkar yola epey bir yol gittikten sonra bir seyyar satıcı ile karşılaşır. seyyar satıcı; \hayırdır bu gelini nereye götürürsün sen bir serçesin ne yaparsın bu gelin\. serçe; \en sana gelini verirsem sende karşılığında bana bir düdük verir misin?\ \hay hay tabiki veririm\ düdüğü alan serçe yüksekçe bit taşın üstüne çıkar düdüğü ağzına koyar ve var gücü ile; \duuuuut duuuuut\ der uçar gider… acaba biz insanlarda bu masal serçesi gibi hiç bir şeyimiz yokken hatta ayağımıza bir diken batmışken atıldığımız hayatta ne kadar adil davranıyoruz. ve ne kadar zalim olsak\ a son nefesi bir duduk gibi çalarak terk etmiyormuyuz tüm kaznçlarımızı..

alıntıdır

Mutlu olmak için neyiniz var?

Posted by PearL | Genel Hikayeler | Salı 19 Mayıs 2009 03:03

“Hikayeleri güzel yapan onların gerçeklikleri değil
insanlara vermek istedikleri mesajlardır…
Onlarda “aşk” vardır,”estetik” vardır,”hüzün” vardır,”hasret”
vardır,”ayrılıklar ve kavuşmalar” vardır…
Ve tabii onları asıl güzel kılan ve gönül antenlerimizi
kendisine çeviren “mutluluğun anahtarı” vardır… ”

Hikaye bu ya…
Memleketin anlı şanlı padişahı bir hastalığa yakalanır,
hekimler bir türlü deva bulamazlar…Nihayet uzak diyarlardan
gelen bilge bir hekim Padişahı gördükten sonra Saray’dakilere;
“eğer Padişah’ınızı sıhhatte görmek istiyorsanız memleketteki en mutlu insanı bulup onun gömleğini Padişah’a giydireceksiniz”,der…

Bunu bir emir olarak telakki eden saray ahalisi ve askerler memleketin dört bir yanına dağılarak bu “en mutlu insan”ı aramaya koyulurlar…Ama nafile!..Kime gitseler yüzünden düşen bin parça ve herkesin bir derdi var…Memlekette neredeyse taramadıkları,gitmedikleri köşe kalmamıştır…Tam umutları tükenmek üzereyken küçük bir köydeki yaşlı bir adam askerlere;
“sizin aradığınız o adamı biliyorum…Dünyanın en mesut adamı olduğunu hem ben gözlerimle gördüm hem kendisi söyledi…Biraz zahmetli olacak ama şu dağa çıkarsanız orada küçük bir kulübede kendi halinde yaşadığını görürsünüz…Ona derdinizi söyler,çaresini öğrenirsiniz” der…

Askerler bu sevinçli haberden sonra zor ve zahmetli de olda dağa tırmanırlar ve adamın küçük kulübesine gelirler…Sevinçle
adama konuşmaya ve dertlerini anlatmaya başlarlar…En sonunda adamdan çok küçük bir ricaları olduğunu ve bunun karşılında kendisine büyük hazineler sunacaklarını söyler ve heyecanla ve sevinçle adamın kendilerine vereceği o gömleği beklerler…
Bütün bu olanları ve konuşulanları şaşkınlık içinde dinleyen
memleketin “en mutlu adamı” başını sağa ve sola hafifçe sallayarak;

“…AMA BENİM BİR GÖMLEĞİM YOK Kİ!..” DER…

Peki mutlu olmak için sizin neyiniz var?…

VEYA NEYİNİZ YOK?….

alıntıdır

Hayatın Tesadüfütür Dostluk

Posted by PearL | Dostluk Hikayeleri | Pazartesi 13 Nisan 2009 00:11

Nerden nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Hayat çok garip… İnsanı gelecek de nelerin beklediğini bilemiyoruz.
Bundan üç sene önce hayatına öyle biri girecek ki tüm yaşandın onla beraber sürecek deseler inanmazdım. Üniversiteye başladığım sene hazırlık senesi sınıfta var 15 kişi üçü kız. Bu kızlardan deki okulu bırakıyor kalıyoruz 14 kişi ikisi kız. Bu sınıfla kaynaşıp arkadaş oluyoruz. 14 kişide olsak gruplara ayrılıyoruz. Bizim grup 4 kişi biri kız. Anılar tam bu nokta da başlıyor işte. Ben kalabalıktan sıkılan insanım. 4 kişide olsak sıkılıyorum. Gruptan biriyle yakın arkadaş oluyorum. O da gruptan olan kızla daha yakın arkadaş. Önce onunla başlıyor muhabbet birkaç ay öyle geçiyor zaman. O birkaç ay içinde çok olaylar geçiyor ben kızla bozuşuyorum bir olay sebebiyle. Bu bozuşma çok uzun sürmüyor. Ama kim bilebilirdi ki bu bozuşma çok şeylere gebe. Kızla barıştıktan sonra arkadaşlığımız daha da pekişiyor. Birbirimizi anlamaya başlıyoruz. Her günümüz okulda beraber geçmesine rağmen yetmiyor okul çıkışlarında bile sürekli beraber oluyoruz. Dertleşiyoruz konuşuyoruz birbirimizi daha iyi tanımaya başlıyoruz. Arkadaşlığımız gitgide daha da iyiye gidiyor. Arkadaşlığımız ilerledikçe günler aylar geçtikçe çevreden yanlış anlaşılmaya başlanıyoruz. Herkes bizi arkadaş olarak değil de sevgili olarak düşünmeye başlıyor. Hiç kimse bir kızla bir erkeğin arkadaş olabileceğine inanmıyor. Ama biz bu düşünceleri kırarak arkadaşlığımızı devam ettiriyoruz. Kimsenin düşüncesine bakmıyoruz zamanla arkadaşlığımızı büyütüyoruz dost oluyoruz. Dostluğumuz bazılarının hiç hoşuna gitmiyordu aramızı açmaya çalışanlar olduysa da beceremiyorlardı bizi birbirimizden ayıramıyorlardı çünkü biz birbirimizi çok iyi tanıyorduk…
Biz dostluğumuzu daha da ileriye götürdük yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmiyor her anımız birbirimizi düşünerek geçiyor. Acaba şu an nasıl ne yapıyor diye. Çoğu kimse hala daha benim ona aşık olduğumu düşünüyor. Doğrudur aşığım ama bu bildiğiniz aşk değil bu arkadaşlık aşkı dostluk aşkı. Benim her zaman en iyi arkadaşlarım hep kızlar olmuştur. Hayatta var olan tek dostumda bir kız olmuş oldu hatta dosttan da ötesi hayatım. SENİ ÇOK SEVİYORUM CANIM DOSTUM BENİM İYİKİ VARSIN.

TEK DOSTUM OLAN ESRA’YA
 Muhammet Akbulut

alıntıdır
kaynak : hikayeler

Avrupalı

Posted by PearL | Dostluk Hikayeleri | Pazartesi 13 Nisan 2009 00:10

Eğer suratım 5 karış asılmışsa, sinir kübüne dönmeye başlamışsam mutlaka bir yerden çıkıyor bu Avrupalı.

Aslında kendisi Bingöllü yani aslen öyleymiş. Ama ne zaman sorsak “Ben İstanbul’un Avrupa yakasındanım, Avrupalıyım” der. Beni her an her dakika güldürmeyi başarıyor bozuk Türkçesi sayesinde. Yani tamam Türkçeyi konuşmasına konuşuyor ama bazen öyle yerlerde alakasız atasözleri, deyimler ve/veya vecizeler kullanıyor ki o anda ne üzüntü kalıyor içinizde ne dert ne sıkıntı. Tamamıyla ayaklı komedi dükkanı diyebilirim. Anlatım tarzına çok bayılıyorum yeri geldiğinde onun da üslubunu kullandığım oluyor. Ama onun ki gibi olmuyor… Çok neşe dolu, insancıl, merhametli vesaire bilumum özelliklere sahip. Ama ben onu en çok komikliği için seviyorum. Çünkü bir üzüntülü zamanı mı oldu diyelim o anda bile kendi üzüntüsünü bastırıp sizi güldürmek için elinden geleni ardına koymuyor. Burada bahsettiğim kişi de benim dostlarımdan. Dün yine beni güldürdü Allah da onu güldürsün… Allah dostluğumuza gölge düşürmesin Avrupalı… :) Yada onun deyişiyle “S.S S.A.”… :)

Nail Asarkaya

alıntıdır
kaynak : hikayeler

Büyülü Hayatlar

Posted by PearL | Toplumsal Hikayeler | Çarşamba 8 Nisan 2009 01:27

Yağmur yağdığı geceler o hiç uyumaz,çalışma masasında oturarak cama vuran yağmur damlacıklarının sesini huşu ile dinler,hülyalara dalardı.Hayalinde sırılsıklam ıslanmayı göze alarak,şehrin ıssız sokaklarında dolaşan ihtiyar bir adam olurdu.Sorumluluğu olmayan kuralsız,sınırsız yaşayan bu ihtiyara gizliden gizliye hayranlık duyardı.Yağmur ona hep ıssız sokakları,yersiz yurtsuzları çağrıştırırdı.Kendisini ıssız sokakların uzayan boşluğuna kaptırır,elindeki sımsıcak kahveden büyük bir yudum alırdı.Yağmurun odaya saldığı toprak kokusundan derince bir nefes çekip hayıflanırdı.Düşler alemindeki yolculuğu hiç bitmezdi. Şehrin kenar mahallelerinden birinde naylondan yapılmış derme çatma çadırda oturur,yağmurun naylonla temas anında çıkardıgı hoş musikiye dalar,ıslak zemin üzerine iki kat serilmiş yer yatağına uzanır derince bir uykuya dalardı.
Kimdi düşlerinde büyüttüğü yersiz yurtsuz kahramanlar.Ne yer ne içerlerdi.Nelere sevinir nelere üzülürlerdi.Yaşamdan neler beklerlerdi.Bazen bunları tahmin etmeye boşu boşuna ugraşır dururdu.Tahminleri kendi yaşadığı bolluk dünyasının gerçeklerinden bir adım öteye gidemezdi.Onun düşlediği hayalini kurduğuda bu gerçekler değildi.beynindeki kurguları cevaplayıp doyurabilecek gerçeküstü masallardı.Yersiz yurtsuzun bu havada kalmış tanımı onu derinden derine donkişotvari kahramanlıklar yapmaya iterdi.Yersiz yurtsuz kapılarını zaman zaman davetsizce çalan dilenci degildi.Köprü altlarında yatıp kalkan tiner koklayan,zaman zamanda insanları dehşete boğan zavallı sokak çocuğuda değildi.Öyle olsa niye özensindiki böyle bir hayata.Yersiz yurtsuzun yaşamında masalımsı bir yan,insanları kendine hayran bırakan asil ögeler bulunmalıydı.
Çingene köşe başında eli ayağı morarmış sürekli soguktan burnu akan,sırtında sarılı bebeğiyle köşede çiçek satan zavallı kız değildi,eli ayagı kir pas içerisinde içinde olması gereken okulun kapısında ayakkabı boyayan çocukta değildi.Çingene romanlarda okuduğu filmlerini seyrettiği saçlarında çiçekler takılı raks eden güzel esmer kızdı.Ona göre gariban çingene yersiz yurtsuz hep bir başkasıydı.Büyülü camda seyrettiği filimlerden,okuduğu kalın ciltli pahalı kitaplardan tanırdı dünyayı.Oysa ne canlar vardı degeri beş kuruş etmeyen.Ne zevkler vardı uğruna milyarlar feda edilen.Böylesine çelişki dolu acımasız bir yaşamı onun algılayıp kavrayabilmesi imkansızdı.O karnı tıkabasa dolu yumuşacık döşeğinde derin bir uykuya dalarken. hintli bir fakirin büyülü yaşamına öykünerek huzurlu bir uykuya dalardı.

Hasan Arslan
alıntıdır
kaynak : hikayeler

Döngü

Posted by PearL | İronik Hikayeler | Pazartesi 6 Nisan 2009 05:12

Yağmur yağıyordu. Yağmurun su birikintisi üzerindeki dansını izliyordu pencereden. Tüm kenti dokunsan ağlayacak hüzün duygusu kaplamıştı. Sarı yağmurluğu ve kırmızı çizmeleriyle sekiz on yaşlarında bir çocuk sokaktaki su birikintileriyle oynuyordu. Böyle zamanlar ağlamak için biçilmiş kaftandı. Ağlamasını bilmek hayatı anlamak yolunda atılan adımların en önemlilerindendi. Kim olursa olsun, en azından bir kez, sebepsiz yere ve içini çeke çeke ağlamamışsa yaşamasını bilmiyor demekti. İçini çeke çeke, tıpkı bir çocuk gibi ağlamaya başladı pencerenin kenarında yağmuru izlerken. Ne de olsa yalnızdı, ne de olsa ağlamanın tam sırasıydı şimdi. Boğazındaki ağrı keskinleşinceye kadar ağladı. Erkekler ağlar mıydı? Asıl erkekler ağlardı, ama belli etmeden. İçindeki zehri ağlayarak dışarı atmayı seçmişti. İnsanın içine zehir birikirdi ve bu zehri bir şekilde dışarı atmazı lazımdı. Yoksa zehirlerdi insan kendini. Kimi bağırarak, kimi kavga ederek, kimi tuhaf davranışlarla atardı içindeki zehri. Adem erkekler için pekte tercih edilmeyen ağlamak yolunu seçmişti. Aşk, yalnızlık, işsizlik, yoksulluk, terk edilmişlik olabilirdi ağlamaya sebep. Ama bu kez bunların hepsi için ağlıyordu. Kendini bir kaosun içinde hissediyordu. Bir anaforun içinde yitip gitmeyi bekler gibiydi. Hiç var olmamayı diliyordu yaratıcıdan. Bu hale nasıl geldiğini kendine itiraf edemese de suçlunun kendisi olduğunun bilincindeydi. Biraz da bu acıtıyordu canını. Ömrü boyunca hiç dik duramamış, devamlı suretle kaçmıştı. Bir kaçağın hayatını yaşamıştı. Bunu kişilik yapısıyla açıklamak elbette ki olanaksızdı. Bu durum bir tercih meselesiydi. Adem hep kaçmayı tercih etmişti. Ayakta durmaktan, direnmekten, sevmekten ve aşktan kaçmıştı. Yolun sonuna bir türlü ulaşamasa da hayatta yaptığı en iyi iş kaçmak olmuştu. Kaçmak ve sinmek bir yaşam tarzı olmuştu Adem için. Hayat her zaman sürprizlerle doludur ve her defasında insanlara fırsatlar sunar. Adem hayatın sunduğu fırsatların hepsini kaçarak kaçırmıştı. İlk zamanlarda kaçmak doğru bir yol gibi hissettirip huzurlu gibi görünüyor olsa da ağır ve yapışkan pişmanlık duygusu sarıyordu insanın ömrünü. En kötüsü de buydu işte. Az da olsa dostları vardı Adem’in ve dostları arasında neşeli birisi olarak bilinirdi. Bu kişiliğinin çelişkilerinden birisiydi. Hayat sahnesinde çok iyi bir oyuncuydu Adem. En mutsuz anında bile dünyanın en mutlu insanı rolünü oynayabilirdi. Bu durumun kendisini yalancı yaptığını biliyordu elbette. Kendine yalan söyleye alışmıştı. Ama öyle bir ana gelmişti ki kendi yalanlarına kendisi bile inanmaz olmuştu. Hayat kendisi için bir yük haline gelmişti artık. Kaçmadan yaşayabilmeliydi.
Sarı yağmurluklu çocuğu kendine benzetti bir an, kendi çocukluğuna. Çocukken kurduğu hayalleri düşündü. Çocuksu, masum hayallerini. Hayatın kendinden yana aktığı ilk gençlik yıllarını düşündü. Kaybetmeye, yenilmeye ne zaman başlamıştı? Düşlerindeki dünyaya neden ulaşamamıştı. Bunun cevabı gayet basitti. Ama bu cevabı kendine itiraf edemiyordu. Kendine itiraf etmekten bile kaçıyordu. Zayıf bir insandı. Her zayıf insan gibi güçlü görünme telaşını taşıyordu. Her zayıf insan gibi yenildiğini kabul etmiyordu. Her zayıf insan gibi bir çok bahanesi vardı. Bu bahanelerden sıyrılamıyordu. İçindeki isyan dalgasını dışarı vuramıyordu. Çevresine, yaşadığı kente, yaşadığı ülkeye kısacası tüm dünyaya bir tokat gibi yaşamak isterdi. Ama önce kendisinin bir tokat yemesi gerekiyordu. Defalarca yemişti halbuki tokadını insanların ve hayatın. Ama yememiş gibi davranmıştı. Olumsuz olay olmamış gibi davranmıştı. Hiç yaşanmamış gibi. Kendisi de hiç yaşamamış gibiydi zaten hayatı. Usulca pencerenin önünden kalktı. Yağmur dinmişti. Lavabodaki ayna da kızarmış gözlerine baktı. Yüzüne soğuk su çarptı. Yine hiçbir şey olmamış gibi yapacaktı, hiçbir şey olmamış gibi davranacaktı. Midesinde cehennem gibi bir yangın vardı ve ağzında paslı metal tadı. Ecza dolabını açtı ve mide şurubunu kafasına dikti. Ağzındaki tat değişmişti. Yapacak bir işi yoktu. Televizyonu açtı, televizyon kanallarını dolaştı. Kendini neşelendirmeye çalıştı. Ne yapsa olmuyordu. Televizyonu kapattı. Spor yapmak isteği belirdi içinde sonra vazgeçti. Bir boş kağıt ve bir kalem aldı eline yazmaya başladı :
‘’Yağmur yağıyordu. Yağmurun su birikintisi üzerindeki dansını izliyordu pencereden. Tüm kenti dokunsan ağlayacak hüzün duygusu kaplamıştı. Sarı yağmurluğu ve kırmızı çizmeleriyle sekiz on yaşlarında bir çocuk sokaktaki su birikintileriyle oynuyordu….’’

Mesut Çiftçi

alıntıdır
kaynak : hikayeler

Yanardağ

Posted by PearL | Dostluk Hikayeleri | Pazartesi 6 Nisan 2009 05:10

Yalnızlığın en görünür ifadesi, dalgakırandaki iki deniz feneri arasında yürümekti benim için…

Bir yanda ufkun tamamını kaplayan deniz; sakinliğiyle, dinginliğiyle yabancıydı hayatıma, diğer yanda ahşap evleri, apartmanları, bahçeleri ve yollarıyla beni içine almayan, küs bir tanıdık gibi duran hoyrat sevdam…Diğeri ise sesle ile sükutun ayrıldığı yer olan YANARDAĞ…İkisinin arasında benim kendimi en çok yakıştırdığım noktaydı Yanardağ…

Yaşamımın resmi olsun diye püskürtmüştü yer yüzüne alevlerini YANARDAĞ… Ben hep ardımı kalabalıklara dönüp bilmediğim ufuklara baktım. Ben hep yaşamla ölümün arasında duranları izledim en çok. Bazen arkama dönüp öykümü sorguladım. Sonra yeniden boşluğa çevirdim yüzümü. Bilinmeyen başka bir şeyler vardı. Öyküsüne bir yerinde katılacağım başka hayatlar, başka dalgalanmalar, başka çalkantılar ve başka sevdalar…

Ben hep bir Yanardağ’ın altından baktım hayata alev gözlüm…

Günlerce süren bir sohbete koyulduk Yanardağ ile… Birbirimize anlatmak için yaşamıştık sanki onca şeyi. Ben, yorgun yüzlerden, düşünmenin derdinden, bir ağız mızıkasının keskin çizgili sesinden, ezberimde kalmış şiirlerden bahsettim. O, tuhaf bir sevgiyle anlatıyordu bu yabancının ruhunda bıraktığı izi. Kıpırdayıp duran kalbini hissettim avuçlarımda. Baktım. Bir gözyaşı damlası gibi berrak ve saf oluşu çekti beni içine. Ben de onunla birlikte hiç görmediğim bir sevdaya ağladım.

Ben nicedir bir Yanardağ’ın ucunda vakur bir duruşla karanlığın içinde boğulan alevlerin ışık gönderen Volkanlarının gölgesindeyim. Gelinciğim… Sen varsın nicedir benim kendimi en çok yakıştırdığım varlıkla yokluğun arasındaki çizgide. Yanımdasın. Nokta gözlerin üzerimde bir dua gibi. Tutunca kırılacak sandığım ellerinle tutundum hayata. Sen benim Alev Gözlümsün…Ben, senden önce sevdiğim her şeye tövbe ederek seni seviyorum artık…

Bilir misin SEN AKSİ SEVDAM; püskürtüsü tüf olup savrulan sonra soğuyan ve sonra abideleşen yanardağ kalıntısına neden PERİBACASI denilir KAPADOKYA’DA…

Hani püskürünce Erciyes , püskürünce Hasandağı olur YANARDAĞ…

Bilir misin niye bu Anadolu’da yüreği güzel, kendi güzele ‘PERİ’ yakıştırması yaparlar !!!

YANARDAĞ, peri de yaparmış meğer…Bu yüzden severim Yanardağı’nı… Alevlerin içindedir O güzellik… Öfkesi Delidumrul… Sevdası Karacaoğlan…Durgunluğu ise Pir Yunus…Sonu da Zühre… İşte bunun için YANARDAĞIM ben Alev Gözlüm…

‘ Volkan olmayan bir aşk olur mu hiç ! Hem de yanmadan Alev Gözlüm…’ demiş ya şair …

Aydınlıklar yangın yerlerinde olur bazen, bazen de mecnunun yüreğinde…

Diyor ya şair ‘ O diyor ki bana sen kendi ateşinle kül olursun Kerem gibi yana yana… Ben diyorum ki ona; ben yanmasam, biz yanmasak nasıl çıkarız aydınlığa …‘

Ey hoyrat bakışlı alev gözlü aksi sevdam… Herkes YANARDAĞ olamaz parsel parsel eylenen bu Dünya’da…

Ve kimse olamaz bu YANARDAĞ içinde bir PERİ…

Onur İmamoğlu
alıntıdır
kaynak : hikayeler

İyi Niyet

Posted by PearL | Dostluk Hikayeleri | Pazartesi 6 Nisan 2009 05:09

“Dostum” dedi, yılışık yılışık.

Sanki dostmuş gibi, sanki dostluktan anlarmış gibi, sanki dostum denildi mi dost olunabilirmiş gibi.

“Nasılsın? Bugün çok solgun gördüm seni.”

Dost kelimesini duyunca yumuşadı bizimki. Eridi, aktı. Bak dostmuşuz, dedi kendi kendine. Darıldıydım, gücendiydim oysa. Benden de dost mu olurmuş? Nasıl da mahkemeler kurduydum dün, asmaya kadar götürdüydüm işi.

Yine büyük bir hata yapmış izlenimine kapıldı, suçladı durdu kendini. Hay Allah, dedi, ne kötü fikirliyim ben. İçim fesat, içim.

İnsanlığından utandı, nefes almaklığından, adamım diye gezmekliğinden.

Onca kötülüğe karşı mahkeme kurmaktı tek yapabildiği; o da için için. Astıkları bir kere yüzüne gülünce ne mahkeme kalıyordu hayalinde, ne yargıç, ne de yargı.

Böyle mahkeme kura, adam asa, geri pişman ola, kendine hüküm giydire geçti gitti ömrü.

Saflık böyle bir şey olsa gerekti.

Hatice Taşdelen

alıntıdır
kaynak : hikayeler

Çark

Posted by PearL | İronik Hikayeler | Cuma 13 Mart 2009 00:52

Ah! yaralı ırmağım, kanadı kırık turnam, göğsümüze kenetlenmiş hasret…Bir hasret ki yakıcılığı dayanılmaz. Ayrılık kaderimizdir belki…Neylersinki kimine bir dağbaşı ıssızlığı, kimine ağlamaklı bir ses ödünç verilmiş… Bilinsinki, diyemediklerimizin, söyleyemediklerimizin, sessizliği; söyleyeceklerimizin olmamasından değildir! Ve bunun içindir ki, dilsizler gibi yalnız yüreğimızle konuşuruz. Kurdun kuşun konuştuğu yerde… uğursuzun puştun konuştuğu yerde… Hep biz susarız…

Ali Haydar son kafileden işçi olarak gelmişti, Hollanda’nın Nijmegen kentindeki dünyanın en büyük Transformotor üreten SMİT fabrikasına. Bir aylık deneme sürecinden sonra, çelik sac kesen koca bir makinanın başına vermişlerdi.

Bir yıldır o makinanın başındaydı, makinanın başına geçtimiydi bambaşka bir insan olup çıkıverirdi. Dalar giderdi gözleri, dönen çarklar makine gürültüleri çağrışımlara sürüklerdi onu. Karısı, çocukları, anası, babası, kıraç tarlaları gelirdi gözlerinin önüne, köyünü anımsardı ve toprak özlemi tüterdi gözlerinde buram buram. Karısından, çocuklarından, ana – babasından ayrılmak koyuyordu Ama neylersinki aç karınlada durulmuyordu köylük yerde. Köyünü düşünürdü Ali Haydar, düşüncelerinin derinliklerinde yitip giderdi her akşam. Daha köyündeyken tarifsiz bir acı çökmüştü içine.

Verimli tarlası hiç olmamıştı Ali Haydar’ın. Bir kaç susuz kıraç tarladan başka, onlarında toprağı kupkuru çöl gibi verimsizdi. Kezban ananın fistanı gibi yırtık pırtık, çizgi çizgi… İbram babanın cepleri gibi delik delik, pantolonu gibi yama yamaydı… hayalinde hep üç beş kuruş biriktirip, yeni bir kumaş parçası alır gibi, bir toprak parçası almaktı köyünde, böylelikle anasının babasının dileğini yerine getirmekti.

Babasını anımsadı Ali Haydar, gözleri buğulandı, dudakları titreyerek ‘’’Verimsiz toprakla boğuşmak zor’’ dedi kendi kendine. Üretimliğin gürültüsü arasında babasının o ezik sesi doluverdi kulaklarına: ‘’Allah ne zaman güldürecek yüzümüzü Ali Haydar oğul, belimizi nasıl doğrultacağız bu toprağınan. Bu dünya arsızın, hırsızın dünyası oğul…Çalmadan, çırpmadan rahat yaşamanın şimdilik hiç bir kitapta yeri yoktur’’…
Oğul ki, tepeden tırnağa özlem, bilinmeyen diyarlarda kimsesiz… dilini bilmediği yerlerde dilsiz, baştan başa sükut… Sancı dolu, acı dolu, keder dolu bir kısık feryat… Oğul gurbet pazarlarında göçmen, emeği satılan işçi…Dönüşü olmayan sürğün…

Sonra anasının solgun yüz çizgileri dürümleşti gözlerinin önünde. Arada bir o yanık sesiyle mırıldandığı türkü mü, ağıt mı pek ayrımsayamadığı yürek delici sözlerini ve ardını dönüp yazmasıyla gizli gizli sildiği gözyaşlarını anımsadı.

Ana ki baştan ayağa sükut… Ana sır dolu diyardı. Ana ki sapsarı, gözlerinin bile suyu çekilmiş. Gözlerinin yatakları mosmor, göz çukurları derin derin… Konuş ana, konuş n’olur. Kerpiç damın yıkık duvarı gibi susma… Göçmen kuşların dilinden bir sen anlarsın. Bir sen anlarsın türkülerin, ağıtların dilinden, garibin, gurbetin, halinden. Say ki güneşi doğmayan, insanları buz gibi bir ülkeden geliyorum. İklimine ihtiyacım var, gönlünün sıcak yerlerine al beni. Yüreğinin ince tüllerine sar üşüyorum. Yağmur gibi düşüyorum sokaklara her gece. Soluğum dumanlı soğuk bir kış mevsimi. Ayak izlerimle kirletiyorum düşlerimin en beyaz yerini. Duyuyor musun beni ana… İçindekileri söyle de üz beni, ki, içimdeki hasretler kanasın, kapanmadan uğurum düşeyim yolara…Dikenli teller var aramızda ana, koca koca dağlar… yoksulluk var aramızda, kahrolası ayrılık var biliyorum. Ama tükenmemiş acı, küllenmemiş kahır mı var ana… Tanrı kuluna ne verirde götürmez….Bu günlerde geçer elbet, biter kahrolası hasret, yeni bir hayata başlarız. Sürü sürü hayvanlarımız, tarlalarımız, bağlarımız olur. Çok yoksulluk çektik ana, aç kaldık, çıplak kaldık… Halimizi kimseye anlatamadık…

Anasının ne öfke izi vardı yüzünde, ne de sevinç, yalnızca anadolu kadınının yarı çekingen yarı kaygılı yüz titreşimleri büyüdü bakışlarında, ezilmişliğin, çaresizliğin, çileli bir yaşamın izleriydi bunlar… Dingindi ama gözleri çok uzaklarda bir noktaya çakılmış gibi bakıyordu ona, tedirgin miydi? Umutsuz muydu? Belirsizdi, yüz çizgilerinin sır vermez bir yapısı vardı. Ama yinede acı bir titremeye duruvermişcesine dalgalanıverdi sesi, ‘’Gel gitme oğul yaban elere, hayat ağırdır oğul, hayat karadağ kadar ağır. Belki daha da ağırdır yaban el…

Karadağın ağırlığını taşıyabilmek için dinç ve sağlam omuzlara gerek var, bizim zayıf ve güçsüz omuzlarımız taşır mı? bu koca dağı, bu koca hasreti… Gel gitme oğul… Seni görmeden ölürsem eğer gözlerim açık gider, yaşlı yüreğim dayanmaz hasretine.

‘’O gün bu gündür işte Ali Haydar’ın anası hep o pencereden bakar. Her gün birileri bavulunu eline alıp giderken, bakar arkalarından, bakar her gidenin arkasında gözünün ışığı biraz daha sönerek, her gidenin ardından biraz daha gözyaşı dökerek yüzü elleri kırışır. Dua dua hasreti siner dudaklarına… yol yol olur uzanır uzaklara… ağıt ağıt dökülür derelere…
Dua eder anası gece gündüz dua eder ‘’ Yarabbi ! der Ali Haydar’ımın yüzünü görmeden alma canımı, hasretimi dindirmeden, görmeden mürüvetini alma canımı‘’ ….

Şimdi seninle beraber olmak değil, seni görebilmek bile hayal oldu oğul. Kaç yıl oldu sen gideli, kaç kışı sensiz geçirdik, kaç yaz geçti sensiz, kaç bahar geldi. Bir sen gelmedin oğul, bir sen gelmiyorsun. Can oğul, kurban oğul, bir sen durursun öyle uzaklarda garip, kimsesiz. Efkarlı günlerinde ne çok severdin türkü söylemeyi oğul. Hasretin içimizde kanayan bir yara bilesin.

Ama gelenler gidecekti elbet, en kutsal amaç olan hayat zayıf omuzları ezecek, ezecek bilinmeyen bir anda, beklenilmeyen bir saatte alıp götürecekti insan oğlunu…
Hayat ağırdı, koca karadağ kadar ağır… Kezban ananın zayıf ve kuru omuzları bu ağırlığı daha fazla taşıyabilir mi ki… Ölmüş olabilir miydi? anası. Karadağın bayırında bir çukura mı gömülecekti?…Ya O sabrı, merhameti, vefası, inceliği, iyiliği, azmi, hasreti sığar mıydı o küçük çukura… O koca sevgisi ölür müydü hiç… Ah! vefasız dünya, gelimli gidimli dünya, doğumlu ölümlü dünya; ah yalancı dünya; su ve toprak, rüzgar ve ateş… Ah fani işleri fani dünyanın!.. Bit pazarlarında almışsak hayatlarımızı, almışsak esvaplarımızı üstümüzde nasıl iyi dursunki…

Ali Haydarın gözleri dolu dolu oluverdi. Çarkta inen bıçaklar titreşti gözlerinin önünde, anasının yarı durgun, yarı kaygılı yüzü çıkıverdi dönen bantda, ona gülümser gibi yaptı sarılmak istedi Ali Haydar’a, sonra birden yine yitiverdi o yüzü. Başı döndü elleri titredi dengelenmek için makinanın bir ucuna dayadı elini, Ali Haydar’ın boğazı düğüm düğüm oldu. Kıraç tarlası, anası, babası, karısı, çocukları ve iki göz yıkık kerpiç evini düşündü…

Ah! yaralı ırmağım, kanadı kırık turnam, göğsümüze kenetlenmiş hasret…Bir hasret ki yakıcılığı dayanılmaz. Ayrılık kaderimizdir belki…Neylersinki kimine bir dağbaşı ıssızlığı, kimine ağlamaklı bir ses ödünç verilmiş… Bilinsinki, diyemediklerimizin, söyleyemediklerimizin, sessizliği; söyleyeceklerimizin olmamasından değildir! Ve bunun içindir ki, dilsizler gibi yalnız yüreğimızle konuşuruz. Kurdun kuşun konuştuğu yerde… uğursuzun puştun konuştuğu yerde… Hep biz susarız…

Gurbet bir hal eder insanı, arkadaşları gezip, tozup, eğlenirken. O kahrından erirdi. Akşam yellerinde yılpır yılpır eden kavak yaprakları gözlerinde tüterdi. Sanırdı ki onlar birer küçük el << Gel, gel deyi çağırırlardı.>> gözleri nemlenir içini çekerdi. Bazen benim bu yaban ellerde işim ne diye hayıflanır, köyünü çocuklarını özlerdi. Rüyalarına girerdi o yoksul insiz köyü, çorak susuz toprağı.

Kafasının içinden kaynaşan bu denli düşüncelerle kendini bi-türlü işe veremiyordu. Daha bir dalgınlaşıverdi. Gözleri çakılmışcasına hızla dönen gürültüler koparan makinanın çarkındaydı, kesi çarkları hızlı devinimlerle gidip geliyordu, Ali Haydar’ın bileği birden makasların soğuk yüzüne dokunuverdi, elini çekmek istedi çekemedi ,bağırmak istedi bağıramadı, gözleri karardı ve birden acı bir çığlık koparıp makinanın yanıbaşına yığılıverdi. Makinalar durdu, derin bir sessizliğe gömüldü fabrika.

Kaç saatti hastahanedeydi bilmiyordu Ali Haydar. Baygındı iç bayıltıcı bir kokunun ağırlığını duyumsuyordu. Neredeydi ? Ana dedi birden, elleri öpülesi ana. Hakkın ödenir mi senin… Buz gibi titredi Ali Haydar, iç geçirdi derin derin. Soluksuz kalmışcasına nefes aldı. Anasının kokusu çöktü ciğerlerine, birden karardı gözleri, dünyası yıkılmıştı sanki.

Kendine geldi sonra, yüreğine ateş düşmüşcesine irkiliverdi. Başını alıp duvarlara vurmak istiyordu, doğrulmak istedi doğrulamadı ‘’vay anam’’ dedi, kısık kısık inledi Ali Haydar. Yanık yanık… Acı acı… Ozan Hasan Hüseyin’in bir dizesi dolandı diline. Kör olasın demiyorum/ Kör olmada gör beni.
Sonra derin bir sessizliğin içinde buluverdi kendini bu kez karısı geldi gözlerinin önüne, titrek yüzü onu sorguluyordu sanki.‘’Duyuyor musun beni, hepimiz melül mahzun yolunu gözlüyoruz, çocuklar babamız gelsinde bize lastik pabuç alsın diyorlar, ne zaman gelecen heee ! bilsen bi- yanımız hep gırık … Hep bükük boynumuz … Sen yoksun diye… Sen yoksun diye ceylan pınarın suyu bile acı acı akıyor… Dalgın dalgın bakıyor kara öküz…
Gönderdiğin parayla ancak kışlıklarımızı alabildik, Kara Misto’ya faizli borcumuzu zamanında ödeyemezsek, kıraç tarlamızıda alacak elimizden, aç gözlü dürzü dağları taşları versen yine doymaz.

Beni duyuyormusun Ali Haydar. ‘’Duydum duydum’’ dedi birden Ali Haydar. Baş ucundaki hemşire ‘’ sayıklıyor zavallı ‘’ dedi yastığını düzeltti Ali Haydar’ın, derin bir boşluktaydı Ali Haydar, karısı çocukları kıraç tarlası karısının kederli sesi onu kendine çekti yeniden. Böyle anlarda karısının dudakları titrek titrek olurdu, konuştukça güzelleşir güzelleştikçe çekerdi onu kendine: Birden sağlam elini uzatıverdi karısına doğru, ona dokunmak geldi içinden eli uzandı boşlukta kaldı, başı zonkladı kesik bileğinin acısı çöktü içine, boğazı düğümlendi, kara gözleri kararmış bir gece gibi kaldı. Uludu dağlarca Ali Haydar, sel oldu aktı yüreği… Derin derelerce kabardı… Taştı deniz deniz…

Toprak çizgi çizgiydi, kezban ananın fistanı gibi yırtık yırtık… İbram babanın pantolonu gibi yama yama… Acılar feryat feryat… Bu nasıl bir hayat oğul… Bu nasıl bir hayat… Umut lime lime. Umut paramparça… Yollar çıkmazlara kilitli, kilit büyük, kilit kocaman… Anahtarı fetbazların, düzenbazların, arsızların elinde… Yokluk, çaresizlik, hasretlik zor oğul, kimseye yaşatmasın tanrım. Bir gün gökten düşünce yıldızımız, gök bulutlanır, güneş görünmez, sonsuz bir uykuya dalar gibi gireceğiz karanlıklar ülkesine. Bilinmez ak mı, kara mı, uzak mı, yakın mı!…Gün gelir seni bırakıp gideceğiz oğul. Ölüm herkes için alın yazısıdır. Her doğan ölecektir, insan dünyaya kimsesiz gelir, yine kimsesiz gider. Yaşamak bizim için, çile çiçeklerinin rengidir oğul, kızıl kor demetlerince dehşet… İncecik dikenleri vardır ya, çizer ya ellerimizi, ayaklarımızı cam kırıkları gibi; canımız kırılır!… Kan sızar yaramızdan oğul, biz bize akarız yine yüreğimizde kendimiz kadar yarayla… Kimseye göstermeden öperiz yaramızı… Acıyı acıyla yıkarız hasret gölünden… Acıdan bal umar, baldan zehir içeriz. Umut umut tohum ekeriz toprağa, diken diken dert biçeriz. Mutluluk deriz, çark-ı feleğin çemberinden geçeriz. Kimi zevki sefa içinde gününü gün eder, kimi yiyecek bir parça ekmek bulamaz. Bu nasıl bir dünya oğul…

Boşluktaydı. Soluğu kesilmişti sanki. İIliklerinde duyuyordu sızıyı. ‘’Esti mi kimsesizliğin soğuk yeli, titresende savamazsın yüreğindeki sızıyı’’. Diyordu bir arkadaşı… Sahipsiz kalmış yaban ellerde, yaşamın yabanıl koşulları yüreğine işliyordu her gün biraz daha Ali Haydar’ın. Sesler gelirdi kulağına, uyanır bakardı. Gurbette ölmek çok korkunç gelirdi ona, dedesinin, ninesinin gömülü olduğu topraklara koşmak, oraya kapanmak,’’benide alın yanınıza’’ deyip yalvarmak gelirdi içinden.

Bir gün yer altında azıksız kalan tohumlar boy atar mı filiz filiz?.. Çatır çatır çatırdar mı tomurcuklar. Tane vermeyen başakların başı kabarır mı?… kara tufan yine keyifle havlar mı? ağılın önünde. Sarı inek yine ak sütünü akıtır mı? nasırlı avuçlarına. Ama onlar olmasa da olur ana. Yeter ki sen ol… yeterki sen kerpiç damın yıkık duvarı gibi susma… yine akşam olunca okşa saçlarımı, yine dürümler sar içi yağlı. İçi yağlı dürümler uzat bana… yetertki sen ol. Sen gereksin bize. Yüreğin, kocaman sevgin gerek… oy ana oy… oyy da oy… Kahrolmaz mı bizi yakanlar, hor bakanlar kör olmaz mi?…

Göçmen Kuşlar

Yönünü yitirmiş göçmen kuşlar gibi
uçtuk zehir zemberek yol bilmeden, dil bilmeden
tanımadığımız ormanlarda kaybolduk
çırpındıkça açılıp kanadı yaralarımız
kirli dumanların dalgalarında

kimsesiz limanlarda nazlı umutlar yeşerttik
köprüler kurduk bir yalnızlıktan bir yalnızlığa
taa…iliklerimize işledi yalnızlığın ve ayrılığın acısı
bir yol bulup dönemedik

geçip gitti yıllar
gençliğimizi fabrikalara bırakarak
ve uzatarak her soluğu bin defa
çalışıp durduk hasta dermansız

ne geçen günlerin farkına vardık
ne de değişen mevsimlerin
ekmeğimiz terimizle ıslandı
umudumuz gözyaşımızla
kader türkülerine sığınıp kaldık
dertli başımızla

her vardiya bir ah düştü yüreğimize
hasretler büyüttük gözlerimizde duman duman
uzanıp kaldık gurbet yataklarına yorgun
her sabah kurulan saatin zillini bekledik
geceyi güne, günü geceye ekledik

unutulmuş garip ezgiler gibi
ezilip kaldık yoksul anılar cenderesinde
bir yanımız buram buram memleket
bir yanımız çile çile gurbet ele gömüldü
sesini yitirmiş küskün çağlayanlarla
akıp gitti ömrümüz yaşlı gözlerimizde

hayellerimiz yel, çocuklarımız el oldu
kara kafalarımız ak, ak kafalar kel oldu
biz kimiz, nereden geldik, yurdumuz neresi
nerde kaldı gençliğimizin ve umudumuzun adresi

oysa sararmış her yaprağın bile bir tanımı var
bir anlamı var dalında düşen her çıkrığın

kime nasıl anlatırız halimizi ey dünya

alıntıdır
Nuri Can

Sonraki Sayfa »
site ekle - Toplist

Kiisel


Zirve100 Site ekle