O’NUN HİKÂYESİ

Posted by PearL | Yaşamdan Hikayeler | Pazartesi 6 Nisan 2009 05:07

“…aslında eskisi çok mu iyiydi. Devlet çiftliklerde yetiştirip üretiyordu tohumu; köylü, çiftçi toprağı sürüp ekiyordu, Allah bolca rahmet verirse ekilenler büyüyordu, olunca biçip hasat ediyordu ve fiyatı da devlet belirliyordu. Götürüp döküyordu ofise, alıyordu parasını ve az ya da çok harcayıp hayatını sürdürüyordu iyi kötü…
Beli, bileği, bedeni çalışıyordu ama beyni hazıra alışmış haylaz, aklı pas tutmuş bir insan tipi…
…öylesi iyi olsaydı eğer, şimdiye dek iyi olurduk bin kere, milyon kere…
…bugün küresel dünyanın parasal sistemi liberalizmi beğenmeyip eleştiriyoruz, acımasız ve gaddar olduğu için kitleleri eziyor, insanları mutsuz ediyor diye çok kereler ağız dolusu küfrediyoruz…

…kimisi batıyor bu sistem içinde bataklara ve soluksuzluktan boğulup ölüyor. Tabii akılsız olduğu için(!) Kimisine de Allah yürü ya kulum diyor ve onun yolu düz, hem de açık; yürüyüp gidiyor tahtırevanla ve Karun’un hazinesine erişip zengin oluyor… Tabii ki akıllı olduğu için(!)

…ak göbek üstünde değil Akdeniz’in göbeğinde ve Allah’ın sana bahşettiği(!) gemicin güvertesinde güneşlenirken bir fırtına çıksın, sular kükresin kudursun büyük dalgalar oluşsun ve beli, bileği, bedeni değil de aklı çalışıp zenginlemiş sen itin eniğini kapıp kaçırsın, ham yapsın ve bir daha da geri vermesin. Su testisi suyolunda kırılır diyen ataların hiç mi bir şey görmemmiş, aklını çalıştırıp hiç mi bir şey bilmemiş de…”

***
Noktayı koyup bugünkü yazısını bitirdi adam. Başını kaldırıp az doğruldu. Bedeniyle çalıştığı için beli ve sırtı ağrımıştı. Az geriye yaslanıp sırtını koltuğa dayadı. Gözlüğünü çıkarıp masaya bıraktı. Hem de aklıyla çalıştığı için beyni yorulup başı ağrımış, karıncalanan gözlerini biraz ovaladı ve daralan içinde tuttuğu nefesini derin derin verip biraz rahatladı.

Masada darmadağın gazeteler, bir sürü yazılı basılı kâğıtlar, evraklar, dosyalar… Boşalmış kahve fincanı, yarılanmış sigara paketi, lacivert bir çakmak, cep telefonu, diz üstüsü, kalemler, şunlar, bunlar…
Her şey bir yana, eli gayri ihtiyari uzandı pakete; sigara yakacaktı gene. Baktı ki, küllük tıka basa dolu uçları kararmış izmarit ve külle. O anda aklına karısı geldi ve yüzünde garip bir gülümseme belirince caydı.
Çok değil daha dün akşamdı. Evdeki çalışma odasının kapısı usulca açılmıştı ve yine belirivermişti karşısında karısı ruh gibi. Ağzı sıkı sıkıya yumuk suskun, kaşları çatık gibi yüzü donuk, bakışları gene her zamanki gibi “kararını çoktan vermiş” bir yargıcın aynısı. Ve elinde karar metni, bilmem kaçıncı kez okuyup tebliğ edermiş gibi… Tek kelime etmemiş, hiçbir şey dememişti ama adam, karısının ne dediğini anlamıştı gene her zamanki gibi.
“İşte aynı sahne! Önünde kâğıt ve elinde kalem! Kaçıncıya boşladığı belli olmayan bir fincan, izmarit dolmuş pis bir küllük ve oda duman duman! Şuraya bir kapanıyorsun ki, hali yaman bir adam… Çık azıcık be! Ya da camı biraz aralayıp bak sokağa! Kış bitmiş, bahar gelmiş mi? Çimenler çıkmış yeşermiş mi? Bak bir; erikler, bademler çiçeklenmiş mi? Gecede misin gündüzde mi? Mavi mi, siyah mı; ne renk gökyüzü? Yıldızlar parlıyor mu? Hava açık mı, kapalı mı? Ay var mı? Bak hele; yarım mı, yuvarlak mı, ya da hilal mi? Ne olacak senin bu halin yaman adam?”
“Hayatım…” demişti ona ezik büzük, “hayat zor! Yaşamak için yemek lazım. Yemek için çalışmak lazım. Ekmek davası…”
“Hayat zormuş… Ne klasik bir laf! Zor tabii kolay diyen mi var? Lakin hayat demek yemek demek mi tek? Hava lazım değil mi, su lazım değil mi, moral hiç mi lazım değil? Yazmak demek mi sadece hayat; kapanıp bir odanın içine dünyadan koparak! Başının içinde kırk tilki gibi düşünceler koşuşturup dururken, birinin bile kuyruğu diğerine değmezken, sigaran duman duman için bağrın balgama sarmışken… Bu mu zoru kolay etmenin tek yolu? Öleceksin genç yaşında adam! Tek kendin ölsen ve sessiz sedasız çekip gitsen… Hadi ben kendimden çoktan geçtim. Hadi oğlan büyüdü şükür, ondan da geçtim. Senin bir kızın var adam! Unuttun onu. Bir kızın olduğunu unuttun be!”
“Hayatım neden unutayım ki?”
“Koca yıl geçtiii gidiyor… Okul bittiii bitecek… Acaba ne yapıyor, ne ediyor… Dersleri, notları nasıl…”

*
Hemen kalktı.
Ceketini aldı askıdan. Şapkasını, çantasını, telefonu, bilgisayarı… Sigarasını ve çakmağını cebine koydu. Karısı haklıydı aslında. Yerden göğe kadar… Öylesine dalmıştı ki dünyanın bitmek tükenmez işlerine; dediği gibi her şeyi unutmuştu. Değil kızını, kendisini bile…
“Yaa…” demişti ona, “kocaman kız be hatun! Okula gitsem, öğretmenleriyle konuşsam ne olacak ki? Gidiyor geliyor işte! Üstünde başında var. Cüzdanında harçlığı var. Ne derdi var? Kalemi silgisi var. Defteri kitabı var. Programını kendisi yapıyor ve çıkması gerektiğinde çekip kapıyı çıkıyor, çalışması gerektiğinde kapanıp çalışıyor. Koca kız… Koskoca kıza neyi nasıl yapacağını ben mi anlatayım hala?” demişti karısına ama birden takıldı kaldı, aklına bu gelince.
Sahi ya, Sevgi kaç yaşındaydı bu yıl tam olarak… On yedi miydi, on sekiz mi? Karısı yerden göğe haklıydı aslında. Öylesine kaptırmıştı ki kendini yalan dünya işlerine… Bir de aylardır uğraştığı ve içinden bir türlü çıkamadığı o esrarengiz mesele… Belki de oydu sebep her şeye.

Kapıyı açıp ofisinden çıktı. Asistanı masanın başında; karşısında bilgisayar ekranı, elinde ince uçlu bir kalem, kısık gözleri dizi dizi yazıların silikliğinde…
“Maküle…” dedi ona oldukça aceleci bir hal ile.
“Makbule!” diye uyardı genç bayan, üstüne basa basa. Adamın bu hitap şekline kızmış, içerlemiş gibi. Ona, Maküle der gibi bir şekilde hitap ediyordu ya bazen işte bu yüzden cin ifrit oluyordu aniden. Ulan kasten mi yapar, ne için yapar, bir takıntısı var da bu yüzden mi yapar; her ne içinse hayret bir şeydi ona göre.
“Makbule!” dedi sonra adam, yanlışını düzelterek, “ben çıkıyorum…”
“Ama daha erken…”
“Tamam, bugün erken çıkıyorum işte…” derken saatine baktı bir kez daha. On dört elli. Yani üçe on vardı. “Sevgi’nin okuluna gitmem lazım. Toplantıları varmış. Akşam yengen söylediydi üstüne basa basa az daha unutuyordum. Aklıma yeni geldi, bu yüzden…”
“Saim Bey beklesin demişti siz için…”
“Boş ver şimdi Saim’i! Sahi Sarıyer’e mi gitmişti o?”
“Evet.”
“Neyse boş ver! Yazıyı hazırladım ben. Şimdi geç içeri ve güzelce düzenle onu. İşin bitince Remzi’ye de göster. Bir de o baksın…”

Konuşuyordu ayaküstü Makbule’yle. Bir şeyler söyleyip daha bir şeyler ilave edecekti ki, tam bu sırada cep telefonu çaldı. Alıp baktı. Arayanın ismi cismi yazmıyordu kimdi ama başka bir şehirden tuşlanan sabit telefona ait numaralar vardı ekranında.
“Maküle…” dedi gene ağız alışkanlığıyla, “iki yüz seksen sekiz nerenin koduydu be!” Aklında kayıtlıymış gibi hiç düşünmeden anında yapıştırdı cevabı Makbule.
“Kırklareli, Oğuz Bey…”
“Allah Allah!” dedi adam hayret etmiş gibi. İçinde tuhaf bir şeyler depreşti o anda. Sanki bu etki, altıncı hissin bir tepkisi gibi bir şeydi farkında olamadığı; biraz titredi anlamsız bir şekilde.
Açsa mıydı acaba? Toplantı üç buçukta… Okul, ta Cağalolu’nda. Zamanı azdı ama içinden bir ses aç dedi ona ve açtı. Kibarca;
“Efendim…” dedi sadece. Başka bir şey diyemedi. Öylece susup uzun uzun karşı tarafı dinledi. Makbule’nin dikkatli bakışları üstündeydi. Ama aniden bir şeyler olmuş gibi alnı boncuk boncuk terledi. Yüzü birden düştü yere, gözleri donuklaştı, içi titrermiş gibi ürperdi, göğsüne tuhaf bir sancı yerleşti. Genç bir bayan sesiydi telefondaki ses ve sorgu sual etmeden, “kimle görüşüyorum” bile demeden o şiiri dinletiyordu kendi sesinden. Sanki telesekreter kaydı gibi bir şeydi bu. Şiir bitince birkaç saniye içinde beti benzi soldu adamın. Sanki gücü kuvveti tükenmiş de diz bağları çözülmüş gibi bir an sallandı ve düşecekmiş gibi oldu.
Titreyen dudaklarıyla;
“hamfendi kimsiniz siz?” diye kekeledi ve az bekledi. Sonra,
“Ayça mı?” dedi gene kekeleyerek.
“Ayça kim? Ayça Samancı mı? Çok özür dilerim, çıkaramadım! Kızımın arkadaşı mısınız acaba? Adı mı? Kızımın adı Sevgi… Değimlisiniz? Öğretmeni misiniz acaba? Değilsiniz. Anladım… Kimsiniz peki? Siz mi yazmıştınız bu şiiri? Siz yazmadınız… Anladım. Peki kim yazdı? Anlatacaksınız… Anladım. Tamam tamam… Zamanım yoktu aslında, şimdi gidiyordum ama… Tamam dinlerim o zaman. Sizi dinlerim tabii. Az beklerseniz odama geçeyim…”
Telefonun mikrofonunu avucuyla kapatarak asistanına baktı bir an. Sorgucu gözleri kan çanağı gibi; kız, elinde olmayaraktan da olsa ürktü ondan. Yakalanmış mıydı acaba?
“Sen mi verdin numaramı birisine?” dedi sinirli bir şekilde. Makbule, ürkek bir kuş gibi, ya da suçluymuş da yakalanmış gibi;
“Hayır!” dedi, keskin ve net.
“Peki, kim verdi?”
“Bilmiyorum efendim! Yoksa o mu arayan?”
“O da kim?”
“Bilmiyorum efendim!”
“Efendimmiş… Kes kes!”
“Vallahi bilmiyorum Oğuz Bey!”
“Sen maillerimi mi okuyorsun benim? Mektuplarımı…”
“Vallahi efendim…”
“Makbule hanımm…”
“Şifrenizi bilmiyorum ki…”
“O dediğin kim o zaman öyleyse?”
“Bilmiyorum Oğuz Bey!”
“Kes makbule kes! Yüzünden okunuyor her şey. Ağzından kaçırıverdin birden, şimdi kıvırmaya çalışma! Bal gibi biliyorsun! Saim söyledi… Tabii ya! Dilini eşek arısı soksun onun. İçinde sır filan tutamaz ki! Bilmeliydim… Kabahat bende tabii, magazinciye sır mı söylenir! Sana da söyledi her şeyi öyle dimi? Biliyorsun. Anlaşıldı.” Deyip başını salladı aşağı yukarı. “sen de kalk git karıma söyle! O da kalksın… Tövbe tövbe…”

Makbule, “lütfen Oğuz Bey!” diyecekti adama. Yani; efendim, beyim, paşam gibi takılara takıntılıydı ya adam ama bazen nasıl ki o da kendisine Makbule yerine Maküle diyebiliyorsa, o da ara da bir zorda kaldığında unutuyordu ve ona efendim diyebiliyor, bey diyebiliyor; yani… “Oğuz abi olur mu öyle bir şey, nasıl düşünebilirsin, kaç yıldır birlikte çalışıyoruz beni hiç mi tanıyamadın?” diyecekti ama adam çekti gitti ve sözü boğazında düğümlenip kaldı. Yani, son günlerde adam zor durumdaydı ve Makbule bunu çok iyi biliyordu. “Zoorr Oğuz abi, zor!” dedi içinden. Belki sesli söylemişti ama Makbule bunun farkında değildi. Aslında o, adamın bildiklerinden daha çoğunu biliyordu ama cesaret edip söyleyemiyordu. Yani adamın içine düştüğü esrarengiz olayın tamamını biliyordu da…
“Zor Oğuz abi, zor! Onun hikâyesiyse zordan da zor. Bilmiyorsun ki!”

*
Kapı açık kaldı odasına gidince.
Önce uzun uzun gezindi bir o yana bir bu yana; volta atan mahkûmlar gibi içerde, telefon kulağındayken. Ağzı bir yudum açılmadan, dudakları az kıpırdayıp dilinden tek bir sözcük çıkmadan ve sadece dinleyerek.
Beş dakika, yedi dakika, on dakika…
Bitmedi.
Sonra masanın öbür yanına geçip orada dikildi telefon kulağında put gibi. On iki, on üç, on beş dakika…
Bitmedi.
Oturdu meşin koltuğuna sonra, gayri ihtiyari. Dakikalar akıp gitti böylece. Bitmedi. Oturunca gayri ihtiyari telefon kulağında; kararını çoktan vermiş yargıç karısını unuttu, dün geceyi unuttu, az önceyi ve kapı açık meraklı gözlerle onu seyreden Makbule’yi unuttu. Oğlu Mustafa’yı, Kızı Sevgi’yi unuttu. Toplantı mı vardı üç buçukta… Okulu, müdürü, öğretmeni unuttu. Hepsini, her şeyi unuttu ve eli gitti gayri ihtiyari cebine çıkarıp bir tek sigara yaktı. Sabahtan beridir kaç tane içmiş belli değil; küllük tepeleme pislik doluydu ama peşi peşine iki taneyi daha tepeledi.
Yirmi dakika…
Makbule hanım zaman tutmuştu, açık kapıdan onu gözlerken. Yirmi dakika… Tam yirmi dakikadır o da tarifsiz bir sıkıntının içinde çaresizdi. Kalkıp yanına gidecek; dolup taşmış küllüğü alıp çöpe boca edecek ya biliyordu ki kızdığı zaman ters birisi oluyordu adam. Hele son birkaç aydır tersin de tersiydi. Laf söylüyordu; abuk sabuk, azar ediyordu; genç, yaşlı, erkek, kadın demeden. Yani adam zordaydı. Zor bir durumun içinde acayip bir çıkmazın girdabında gibi… Yani morali çok bozuktu ve gün geçtikçe de kötüye gidiyordu durumu. Bir türlü cesaret edip gidemedi Makbule onun yanına ve bu süre içinde suskunca bekledi son durumu.
Bu esrarengiz konuşma… Yani o hiç konuşmamış, sadece susmadan konuşan birisini dinlemiş durmuştu ya dakikalarca; telefonu kulağından alıp görüşmeyi bitirince çöktüğü yerde kalakalmıştı adam öylece. İşte o zaman bir fincan sıcak kahve alıp gitti yanına Makbule. Kahveyi masaya koyarken, usulca;
“İyi misin Oğuz abi? “dedi ona, “biraz su mu verseydim acaba? Sarardın…”
“İyiyim…” dedi adam. Ama sesi soluğu yok gibiydi. “sağ ol iyiyim. İyiyim iyiyim! Sağ ol…”
“O muydu arayan?” dedi Makbule, ıkına sıkıla. “Ayça o muymuş?”
“Hayır; kızıymış…”
“Kızı mı varmış?”
“Ayça… Kızıymış… Sevgi’nin yaşında. Lise sonda…”
“Oğuz abi, iyi misin sen? İyi olduğundan emin misin? Yüzün sarardı soldu…”
“İyi değilim Makbule!” dedi adam, “hiç iyi değilim. Aslında biraz… Şey… İyiyim iyiyim, meraklanma sen! Bak şimdi… Benim gitmem lazım. Gördün mü aksiliği; okul işi gene yattı! Sen Ragıp beye söyle. İzah et durumu usturuplu bir şekilde. Boşboğazlık etmeden…”
“Rica ederim abi, ne demek!”
“Bir şeyler söyle işte! Yarın işe gelemeyebilirim. Belki de birkaç gün gelmem. Günlük yazılarımı gönderirim ben sana. Bugünkü hazır zaten… Bak işte, düzenle güzelce. Remzi de baksın sonra, ona da göster yanlışlık olmasın. Tamam… Anladın dimi?”
“Tamam. Hiç meraklanma!”
“Yengene telefon et işin bitince. Söyle, acil bir işimin çıktını, Trakya’ya gittiğimi, bu gece dönemeyeceğimi… Ay Allah! Nasıl anlatsak ki! Daha dün akşam dır dır edip başımın etini yemişti. Ay Allah… Bunca yıldan sonra, bu yaştan sonra yalan mı yapsak acaba! Neyse… En iyisi hiç arama onu. Ben arar anlatırım…”
“Tamam, Oğuz Bey!”
“Makbulee… Başlatma şimdi beyine! Ama Saim’e sen söyle. Onu aramam bak! Spor yazarı ya, son günlerde magazinci olup çıktı. Kızdım kendisine. Neyse, tamam… Ben çıkıyorum.”
“Güle güle…”

*
Arabayı çalıştırıp bastı gaza. Trafik her zaman olduğu gibi gene yoğundu İstanbul sokaklarında ama o alışıktı yıllardır bu duruma; TEM yoluna çıkması uzun tutmadı. Hızlı giderse bir saat bile tutmazdı varması o şehre. Gerçi hiçte acelesi yoktu kızın anlattıklarından sonra ya bu saatten sonra; bugün gitse ne olacak, yarın gitse ne olacak, hiç gitmese bile… Olana zaten olmuş. Ama canı çok sıkkındı. İçi daralıyor, boğulacak gibi oluyordu. Kalbi çok hızlı çarpıyordu ki, arada bir duracak gibi oluyordu. Bu yüzden gitmeliydi o şehre ve bir an evvel almalıydı emanet denilen o şeyi.
Çok üzgündü aslında. Hiç suçu günahı olmasa bile… Belki de vardı. Bilemiyordu. Düşünüyordu da acaba nerede nasıl bir hata yapmıştı. Yapmış mıydı? Bilemiyordu. Hayatı boyunca dürüst ve düzgün yaşadığını düşünüyordu. Kimseye yanlış bir şey yapmamış olsa da, bir hatası bir yanlışı yoksa da, suçsuz ve günahsızsa bile karmakarışık duygular, karmaşık düşünceler içinde eli ayağı tir tir titreyerek, insan yüreği bu; ne olursa olsun böyle acıklı bir hikâye karşısında gene de sızlayıp duruyordu. Vicdan azabı gibi bir şey miydi yaşadığı bu tuhaf duygular. Ne alaka? Bunca yıldan, bunca zamandan sonra… Kendisine bir sürü sorular soruyordu. Sorsa ne olacak ki, hiçbirinin cevabını veremedikten sonra. Soruyordu gene de peşi peşine ya nafile; hayat almış herkesi başka başka yönlere sürüklemiş, kimi mutlu kimi mutsuz; ne söylese boştu bundan sonra. Sonsuzluğa giden ucu açık dar bir yoldu işte…

Düşünüyordu da araba yolda akıp giderken; her şey beş ay önce başlamıştı esrarengiz bir şekilde. Aslında başlangıç bile değildi. Hele esrarengiz hiç değildi. Aslında mesele bile yoktu ortada. Sıradan, rutin bir şey… Gayet doğal. Hiç şaşılası olmayan bir şey…

Bir şiir gelmişti isimsiz bir postayla. “Aşk ağladı” diye yazıyordu başında. Olsun, yazmış anlatmış işte birileri ne olacak? Bu ilk değildi ki! Yüzlerce kez karşılaştığı, çokça yaşadığı bir şey… Gün geliyor övenler oluyordu yazdıklarından ötürü, sövenler de oluyordu tabii zaman zaman haliyle. Alışmıştı bunlara. Bunlar onun hayatının bir parçasıydı ve artık kanıksamıştı. Kimini okumadan siliyor, kimini okuyup geçiyor; böylece sürüp gidiyordu işte.

Ayça’yı düşündü araba asfaltta akıp giderken. Ne tuhaf! Telefon çalıp da açtığında; kim olduğunu dahi sorup sual etmeden, kendisinin kim olduğunu bile ifade etmeden ve alo bile demeden titrek bir sesle o şiiri okumuştu kendisine “aşk ağladı” diye başlayarak…
“Kadın kovaladı, adam kaçtı. Yakalanmadı. Kadın kaçtı, adam kovaladı. Tutamadı…”
İlk bu şiirle başlamıştı o esrarengiz hikâye. Şiir, kadın ve adam diyerek derin ifadeler içerse de büyülü bir şekilde; fazlaca önemsememiş, “yeni nesil böyle işte…” deyip geçiştirmişti meseleyi o zaman. Biliyordu ki, sert ve eleştiri dozu yüksekçe yazıları yüzünden bir kesimce sevilmese de gene biliyordu ki, sevenleri de çoktu. Hem gazetedeki köşe yazıları, hem yazılarından derlediği kitapları ve Romaları; hem genç kuşak tarafından hem de her yaştan insanlar tarafından sevilerek okunuyorlardı. Övgüler aldığı kadar çeşitli eleştirilere de maruz kalıyordu doğal olarak. Bunların hepsine alışıktı. Lakin bu başkaydı. Aklı başında bir okur olabilirdi mesela bu kimse. Genç bir hayranı olabilirdi. Kızının arkadaşlarından biri bile olabilir. Şiir, hangi kadınla hangi adamı anlatıyorsa… Sonunda ona neydi, öyle ya! Yazmıştır birileri, “yazsın işte kime ne” demişti kendince. Bir adam olabilir yazan, bir kadın olabilir, herkes olabilir. Ama hiç düşünememiş, aklının ucundan bile geçirememiş; bilememişti ki, onu bilen bir kadın yazsın ve bu şiirde kendisini ve onu anlatsın!
Sonra arkası kesilmemişti bu isimsiz mektuplarla gelen şiirlerin beş ay boyunca. Kimi hasret ve özlem kokan duygularla yüklü, kimi hüzünlü, kimi isyan edercesine. Şiir değil mektup misali ve aşk ve hasret kokan ve sevda içerikli ve mesajlarla dolu iletiler bir mana, bir anlam biçemediği ve adlandıramadığı bir şekilde…
Kimdi bu kadın? Ne diyordu ve anlattıkları neydi ve ne yapmak istiyordu. Gizli bilgiler içeren ve arkasında gelecek üstü kapalı tehditler miydi bunlar? Bir oyun muydu? Duygu oyunu, aşk oyunu, kötü bir oyun veya masum bir oyun… Biri oyun mu oynuyordu kendisiyle alay edercesine? Aldatılmış ve erkek düşmanı kesilmiş bir kadın… Tahtası eksik kafadan kontak bir adam… Ütopik biri… Karşılıksız aşka yakalanmış, aklını oynatmış genç bir kişi… Kim? Bilemiyordu ki!
Önceleri her ne kadar kafaya takıp önemsememiş olsa da gün geçtikçe rahatsızlığı büyüdükçe büyümüştü. Evine yansımıştı bu durum. Ailesine. İşine yansımıştı belli belirsiz. İlişkilerine yansımıştı elinde olmadan irili ufaklı. Beyninin içinde gelişen git geller, aklını kemirip duran cevapsız bir sürü kelimeler, ne olduğu belli olmayan tuhaf düşünceler ve lüzumsuz ağır mı ağır yükler; agresifleşmişti, bilse ya da bilmese de sebepli sebepsiz. Kimdi kendisine musallat olmuş bu birisi? Kimdi ve ne istiyordu? Neydi derdi, onunla alıp veremediği mesele neydi…
“Oğuz bey siz misiniz” demişti telefonda şiir okuyan genç kız. Sonra anlatmıştı. Adı ayça’ymış. On yedi yaşındaymış. Okumaktaymış Kırklareli’nde ve lise sondaymış. Daha önce ayvacık köyündeymişler annesiyle birlikte ama gidip gelmek zor olduğu için Kırklar mahallesindeki evlerine taşınmış ve anneannesiyle ikisi orada oturmaya başlamışlar liseye başladığından beri.
Önce özür dilemişti kendisinden Ayça. Böyle tuhaf bir davranışın içinde olması kendi iradesi dışında gelişmiş bir durummuş söylediğine göre. Annesinin vasiyeti böyleymiş ve buymuş sebep, onu yerine getirmişmiş ister istemez. Buluşmaları da gerekmiş o şehirde ve ona bir emanet verecekmiş. Çok da önemliymiş. Sonrası Oğuz D. Atasoy’un, yani adamın bileceği bir şeymiş. Garip…
Adam beş aydan beridir zaten garip bir durumun içindeydi; anlamsız, manasız, cevapsız… Tuhaf bir şekilde…

*
Yola çıkarken düşündüğü gibi oldukça hızlı gitmişti ki o şehre varması bir saat tutmamıştı.
Merkezde bir yerde bir park vardı Ayça’nın dediği gibi. Gerçi daha evvelden gelmişliği vardı buraya ama bu seferki farklıydı. Yalnız tek başınaydı bu sefer ve iş için biriyle değil de esrarengiz bir şekilde genç bir kızla buluşacaktı. Baktı, parkın yanında ulu bir çınar vardı. Ve kuzey köşesinde taksi durağı vardı. Çay bahçesiydi park ve oturan insanlar vardı. Yani Ayça’nın tarif ettiği yer burasıydı kuşkusuz.
Arabadan inmeden telefon etti kendisine anlaştıkları gibi. Kırk şehitler abidesinin oradaymış evleri. Uzak sayılmaz yakınmış. Eve gelmesin/miş ve beklesin/miş orada. Kendi gelip onu bulacakmış. Adam kızı dinledi ve bekledi. Çok da beklemedi aslında. Kız anneannesinden izin almış çabuk geldi.
Sarı kıvırcık saçlıydı söylediği gibi. Sarı tişörtü ve mavi pantolonu vardı. Ve elinde, fermuarlı siyah bir evrak çantası vardı. Kendi çantası da omzundaydı ve o da kırmızıydı. Ulu çınarın altındaki arabada bekleyen adamı o da tanıdı. Buluştular…
Çay bahçesinde biraz oturup konuşacaklardı önceden anlaştıkları gibi. Öyle yaptılar. Oturdular. Çay içtiler ikişer bardak ve uzun uzun konuştular.
Annesi üç hafta ölmüş önce onu söyledi kız. Yaşadıkları sürece anne kız değil arkadaş gibiymişler ve birbirlerinden saklıları ve gizlerli yok, her şeylerini biliyorlarmış ama gene de ölmezden önce tembih üstüne tembih etmiş annesi. Bu bir vasiyet değil tembihmiş ama o öyle kabul etmiş. Kendisinin de bildiği ve onun sayesinde tanıdığı bu adamı, yani Oğuz D. Atasoy’u ölümünün yirmi birinci gününde araması ve mutlaka bulması lazımmış. Bu yüzden adres vermiş kendisine. Kendisi de biliyormuş ama iyice tembih etmiş ve telefon numarasını da vermiş. “Eğer kaybedersen Makbule hanımı ara o sana yardımcı olur” diye de eklemiş.
Buluştular ya; kızın telefonda emanet dediği şey bu siyah çantaydı.
“İçinde olanlar anneme ait şeyler. Ben getirip size verdim ve sanırım görevimi yaptım içindekiler sizi ilgilendirir artık Oğuz Bey” dedi. Adam teşekkür etti.
Konuştular bir süre. Kız, kendisini ve annesini anlattı. Adam da kısa da olsa kendisinden bahsetti. Küçük sorular sordu kıza ara sıra ama genellikle kendisi az konuşup Ayça’yı dinlemeyi yeğledi. Ve zaman böyle ilerledi.

İkindi üzeriydi ve akşamın olmasına az zaman kalmıştı. Karanlığa kalmadan gidip dönmeliydi. Sonra, “görüşmek üzere” deyip ayrıldılar Ayça’yla.

*
Köy, Istranca dağlarının üstünde düzlük bir yerdeydi. Önce kahve önünde durup muhtarı sordu ve buldu. Ayaküstü konuştular az. Ona kendisini anlattı kısaca. Tanıyanlar çıktı. Muhtar da üç beş bir şeyler anlattı kadın hakkında. Yedi senedir buradaymış. İnsan gibi bir insanmış Melek Hanım. Adı gibi melek bir kimseymiş. Kanatsız melek. Gece gündüz dememiş, bayram seyran dememiş kimin ihtiyacı varsa her zaman onun yardımındaymış. Kendini insanlara adamış, adam gibi bir kadınmış. Övgüyle sevgiyle bahsetti ondan. Ama geçen yıl hastalanmış amansız bir şekilde. Ve son bir yıldır yılmadan o lanet hastalıkla savaşmış ama ne yazık ki başaramamış. Her ne kadar melek gibi olsa da sonunda o da etli canlı bir insanmış. Allah’ın takdiri işte…
Muhtar anahtarı verdi kendisine. Evi gösterdi. “İsterseniz ben de sizle geleyim” dedi ama adam teşekkür etti ve yalnız gitmek istediğini söyledi. “Giderken görüşmek üzere…” deyip ayrıldılar.

*
Taş duvarlı, iki oda, bir mutfak; küçük ama şirin bir şeydi kadının köydeki evi. Etrafı da taştan duvarla çevriliydi Ayça’nın dediği gibi. Derli toplu, düzenli; çeşit çeşit çiçekler, rengârenk güller, yemyeşil çimenler, fideler, meyveler ve duvar boyunca dizilmiş sedirler… Çerçeveler ve kapılar kayın ağacındandı ve boyalıydılar. Camlar, sahipsiz kalmış gibi kirli ve çamurlu değildi. Perdeler tüller öyle. Her şeyler bakımlı ve temiz, öyle terkedilmiş sahipsiz gibi değildi.
Ürkerek girdi içeri. Oldukça tedirgindi ve öylesi hüzünlü bir durum; tarifi mümkün değil, çok tuhaf ve bir o kadar rahatsız edici. Ne biçim bir işti ki, bunca zamandan sonra böylesi karmaşıklık, aklına sığdıramadığı, bir mana bir anlam katamadığı, adlandıramadığı ve çaresizlik içinde tükenmişlik gibi… Öyle. Birisi çıkıp deseydi bir gün kendisine veya bir falcı veya geleceği bilebildiğini söyleyen birisi “işte böyle böyle olacak” diye; “deli misin sen?” deyip gülüp geçeceği, ya da iki cihan bir araya gelse bile inanamayacağı bu durum… İçi tir tir, yüreği acıyıp sızlayarak ve kor ateşler içinde cayır cayır yanarak… Kolu kanadı kırılmış gibi, güçsüz kuvvetsiz; sancılar batıyordu sanki sol omzuna ve acı akıp gidiyordu su gibi kolundan aşağılara. Korku muydu ki bu, ne olduğunu bilemediği his?
Çöküp oturdu öylece ak dantellerle süslü yastıkların başucunda yattığı, desen desen bezenmiş işlemeli örtünün hüzünlere rağmen gülümsediği boş yatağın ayakucuna.
Soluk gözlerle dört bir yanı seyretti hüzünlenerek.
Duvarın birinde boydan boya kitaplık vardı. Tıka basa dolu ama düzgün, özene bezene dizilmiş dize dize kitaplar… Hemen yanında ağaçtan küçük bir masa vardı. Üstünde açık kalmış bir defter ve bir kalem, yarısına kadar su dolu cam sürahi ve yanında cam bir bardak, boş bir küllük lacivert, yarısı içilmiş bir paket sigara, çakmak ve kalın çerçeveli bir gözlük… Ve masanın başında ak yumak dantelinden örtüsü olan ağaç bir iskemle…
Kalktı, sürahideki sudan alıp yarım bardak içti. İyi geldi biraz.
Duvarın biri tıka basa, fotoğraf sergisi gibiydi. Onları görünce iyice garipsedi, daha da hüzünlendi. Çünkü hepsi kendine ait fotoğraflardı bunlar. Gençlik yıllarında bu güne çeşitli zamanlarda çekilmiş siyah beyazdan renkliye bir sürü fotoğraf. Ve bir tarafında da kadının kendisine ait olan fotoğraflar… Çeşitli şehirlerde, irili ufaklı köylerde çekilmiş değişik bir sürü fotoğraf…
Fotoğraflı duvarın dibinde kitaplığa benzer gözleri olan küçük bir dolap daha vardı kapaksız. Yüzlerce gazete parçası kesilmiş; bunlarda kendisine ait köşe yazıları vardı. Kitapları da ayrı bir gözün içinde toplucaydılar, “O. D. ATASOY KİTAPLARI” diye.
Yan duvarda ise yeşil çuhayla kaplı panoya iğnelenmiş ve süslü püslü yazılarla yazılmış kendine ait günlüklerden seçmeler vardı. O şiir de oradaydı “AŞK AĞLADI…” diye başlayan. Kırmızı kalemle yazılmıştı her nedense. Bilemedi sebebini. Bilse bilse o bilirdi ve keşke sorabilseydi ama o şimdi bir melekti ve göklerde bir yerlerdeydi…
Daha fazla dayanamayacaktı ve dayanamadı da. Hemen dışarı çıktı. Kapıyı açtığı gibi kapadı ve kilitledi. Bahçeden yürüyüp yola indi. Tahta bahçe kapısını da kapayıp sürgüledi, arabasına binip dosdoğru köy içindeki kahvehaneye gitti. Muhtar bıraktığı yerdeydi ve anahtarı ona teslim etti. Hiçbir şey söylemeden geri döndü ve tekrar arabasına binip sürdü…

*
Çıplak tepe köyün az ötesinde bir yerdeydi. Ayça’nın dediği gibi tepenin tam üstünde yalnız bir ağaç vardı. Ağaç, Ayça’nın dediği gibi top bir ağaçtı. Tepenin arkasında uzun bir dağ vardı ve ormanla kaplı yeşil mi yeşildi. Güney yanı derin bir dereydi ve dere içleri de ağaçlarla kaplıydı. Adı çıplaktı tepenin ama etekleri çayır çimendi hep; ağaç olmadığı için bu adı almıştı Ayça’nın dediğine göre. Çıplak tepenin batı eteğindeki düz yerde durdu. Güneş ufka yakın, gün ikindiyi çoktan geçmişti ama Mayıs ayıydı ve hava oldukça sıcaktı hala. Buna rağmen terliyordu inceden inceye. Ceketini çıkarıp arka koltuğa attı. Kapıları kilitledi ve yanına sadece içinde kadının günlüklerini yazdığı defterler olan çantayı alarak tırmandı yarım küreye benzeyen tepenin yamacını. Sık soluk içinde zor varabilmişti ki tepenin üstüne, yalnız ağacın altında bir mezarı vardı. Mezarı gök rengi mermer taşından yapmışlardı ve etrafını mavi renkli taşlarla işlenmiş alçak bir duvarla çevirmişlerdi. Biraz soluklanınca ölünün ruhuna fatiha okuyacaktı ama büyük mezar taşında yazılanları okumaya dalınca duayı unuttu.
“Son nefesini burada verdi. Nasihatiydi, buraya gömüldü” yazıyordu en üstünde. Sonra devam ediyordu,
“Fatma kızı Melek Sarıalioğlu. Bin dokuz yüz elli dört senesinde Mudurnu’da doğdu. İki bin beşte Ayvacık’ta öldü…” diye devam ediyordu kitabesi. Ve “…Allah rahmet eylesin” diye bitiyordu. “…nur içinde yatsın…”
Köylüler, gönüllerinde ölümsüzleştirmişler dedi içinden. Sırtını, kalın gövdesine dayayıp oturdu yalnız ağacın dibine. Çantayı diktiği dizlerinin üstüne koydu. Kapağındaki fermuarı açıp içine baktı. Birisi sarı, birisi mavi ve birisi de kırmız kaplı olan üç kalın defter vardı. Aslında evi ve mezarı ziyaret edip er ya da geç dönecekti geri. Günlükler oku oku bitmez ki, üç defter dolusu ve haliyle çok uzundular. Ayça ile görüşecekti tekrar ve gece karanlığında ışıkları yakıp basacaktı gaza ve İstanbul’a gidecekti sonra er ya da geç. Bu düşünceyle telefon bile etmemişti karısına. Bütün düşüncelerden sıyrılıp kurtulduktan ve kendine geldikten sonra sakin kafayla okuyacaktı bir ömür boyu satır satır yazılmış bu yazıları. Ve daha iyi değerlendirebilecekti hayatındaki alıntıları. Şiirleri üzerinde çalışacaktı elinden geldiği kadar. Ve Ayça’ya söz verdiği gibi kitap yapıp ölümsüzleştirecekti hepsini. Ve Melek annesinin ismini…
Aslında meraktan ölüyordu. Şöyle bir göz atsa mıydı acaba? Ama hangisine baksa… Ak sayfalarına günlüklerini yazdığı üç kalın defter vardı çantada. Biri sarı kaplı, biri mavi, biri de kırmızı kaplı. Önce mavi olanı aldı eline ve sayfaları üçer beşer çevirerek şöyle bir göz attı kısaca. Sonra aynı şekilde sarı kaplı olana baktı. Arkasında kırmızı olana…
Birisinden bir şeyler okudu kısa kısa ama o defterin kabı hangi renkte olanıydı, bunu bilmiyordu. Takıldı ve farkında olmadan okumaya başladı yazıları.

“…bir gurur yaptın ve çektin gittin o gün. Gitme demedim. Ben de gurur yaptım ve peşinden gitmedim. Sonra bekledim durdum kaç gün geleceksin diye ama gelmedin. Üç gün, beş gün, yedi gün… Kaç gün geçti gelmedin. Sonra bir hafta geçti, iki hafta, üç hafta geçti. Bekledim, gelmedin. Üç ay geçti, hep bekledim ama gelmedin. Ben de gururuma yediremedim bunu ve sana gitmedim…”

“…bir daha ne aradın ne sordun. Gidiş o gidiş. Beni aramayanı ben de aramazdım ve öyle yaptım…”

“…tam üç yıl geçti o günden bu güne. Ama seni unutamadım…”

“…aklım fikrim hep sende… Okulda, sokakta, gürültü içinde, ıssız bir yerde; mezun olduktan sonra işte, evde, her yerde… Aklım hep sende ve tek kelime söylemeden çekip gidişinde… Ne yatsam uyku tutuyor, ne kalksam ruhum huzur buluyor, içim içimi yiyip bitiriyor. Keşke /git öyleyse/ demeseydim de gitmeseydin…”

“…asla unutamayacaktım seni bunu kesin olarak anladım…”

“…bir gün, dedim kendi kendime; aşkta gurur olmazmış derlerdi de inanmazdım ama şimdi çok iyi anladım. Ve o zaman küfrettim. Gururun en küçük zerresine tüküreyim ulan dedim. Anlamsız gururun…”

“…gelmedin ya hala, ben gidecektim sana. Gururun inadına inadına… Ve buldum izini bir gün ve gittim. İstanbul’daydın. Yakınına kadar sokuldum ama karşına çıkamadım. Çünkü evlenmiştin. Yıkıldım o zaman. Aldım başımı gittim ve vurdum kendimi dağlara ondan sonrasında…”

“…Anadolu dört bucak, gezdim durdum durmadan. Gittiğim hiçbir yerde bir yıldan fazla kalmadım. Ama gene de seni unutamadım. Lanetler yağdırdım kimi zamanlar kaderime. O anlamsız gidişine ve gelmeyişine. Feleğin sillesine… Kimi de vurdumduymazları yaşadım acayip şekilde. Ama gene de unutamadım…”

“…senden sonra kimseyi sevemedim. Sevemedim değil sevmek istemedim ve bu yüzden hiç evlenmedim. İsteğimle şartsı koşulsuz adandım. Ütopya yaptım kendime seni her şeye rağmen ve ondan sonraki günlerimi öyle yaşadım…

“…Adapazarı’ndaydım doksan dokuz yazında ve o korkunç yıkımı da yaşamıştım. Yıkım deyince, Ayça ile orada tanıştım. Deprem sonrası bütün ailesini kaybetmiş bir yıkım çocuğuydu o. Bir arkadaşım vesile oldu da onu yanıma aldım. O, bana anne dedi, ben ona kızım dedim ve sonraki yılları birlikte yaşadık ana kız iki kişi olarak. Birbirimize sıkı sıkıya sarıldık, birlikte güldük, birlikte ağladık, geceleri yan yana yattık el ele, yer sallandığında birbirimize dayandık ve ayakta birlikte kaldık. Ayça anlatmadı mı? Bunları anlatma demiştim, demek söz dinlemiş, aferin ona…”

“…hep yazdım. İnsan söyleyemediklerini yazarmış, ben de öyle yaptım. Yoksa beynimi kemirip duran bu kemirgen düşüncelerle bu kadar yaşayamazdım ki! Katlanamazdım ve bu kadar ağır bir yükün altında ezilir kalırdım ve dayanamazdım. Yazdım durdum ve o düşüncelerin kimilerini sayfalara döküp bazılarından kurtuldum onların…”

“…Yedi yıldır bu köydeyim. Annemle ikisini kente gönderdim. Ayça Liseye başladı çünkü. Arada bir gidiyorum yanlarına. Telefon var artık, çokça telefonlaşıyoruz ya o yetiyor bize. Yalnız kaldım gene ama hiçte öyle değil aslında. Öyle söylersem bazı şeyleri inkâr etmiş olurum. Annem var hala sağ ve kızım var, Ayça. Ve sen varsın. Bu var oluş gerçek değil ütopik olsa bile. Hem beni çok sevdi buranın insanları. Onlar çok başka. Övmem gerekirse, bambaşka… Ben de onları sevdim. Doğruyu söylemem gerekirse, bu sevgi de başka…
Bana bahçe verdiler köyün kıyısında. Yardım ettiler ve birlikte küçük bir ev yaptık içine. Zaten son bir yıldır hastaydım bu uğraş iyi geldi bana. Emekli olmuştum çoktan, işi gücü de bıraktım bu yüzden ve işte toprak, işte su, işte hava, işte güneş… Güller, dikenler, bülbüller…
Akşam sabah demeyip yürüyorum ara sıra kendi kendime. Yalnız ağaç mekânım oldu son günlerde. Gidip oturuyorum onun dibine vakitli vakitsiz. Dere boylarında öten kuşların seslerini dinliyorum, üfür üfür esen yelin nefesini içime çekiyorum, sabahın seheriyse güneşin doğuşunu görüyorum oradan. Akşamüzeriyse eğer vakit, batışını… Ve birisini hala çok özlüyorum…”

Başını kaldırıp baktı adam. Şimdi vakit, Melek hanımın bahsini ettiği gibi akşamüzeriydi ve ufuk kızıla boyanmış, güneş batmak üzere; az sonra akşam olacaktı. Çan sesleri geliyordu aşağılarından kulaklarına. Koyunlar sürü sürü dönüyorlardı kırlardan kendi yurtlarına. Bir çobanın çaldığı kavalın yanık nağmelerini işitiyordu çok derinlerden. Köpekler peşi peşine dizilmişler tek sıra çıplak tepenin yamacında, koyunlar daha aşağıda, çobanın torbası sırtında ve kavalı ağzında, onlar da sessizce yürüyorlardı arkası sıra…

Çoban, el mi sallamıştı sırtı yalnız ağaçta dayalı oturan adama? Adam görmemişti ki onu. Çünkü o sıra o şiiri okuyordu aklı sıra kim sorarsa… Öyle miydi acaba?

Kadın kovaladı, adam kaçtı
Yakalanmadı
Kadın kaçtı, adam kovaladı
Tutamadı
Kaçan yoktu aslında
Kovalayan da
Bu bir oyundu…

*
Tan yerleri ağarmış, sabah oluyordu. Güneş biraz sonra doğacaktı dağların arkasından. Koyun sürüsü gene aynı yerden geçiyordu çan sesleriyle. Bu sefer akşamkinin tersi oluyordu. Güneş batmıyor doğuyor, onlar da yurtlarından kalkmışlar dağlara gidiyorlardı otlaklarına doğru. Çoban Horali peşlerindeydi gene. Eşek Köroğlu sürünün gerisinde, sırtında kıl bir heybe ve en geride sıra sıra köpekler ve ihtiyar alacalı şeytan en geride…
Yabancı adam akşamki yerindeydi gene. Tepedeki yalnız ağacın dibinde, sırtını dayamış kalın gövdesine ve aynı şekilde öylece…
El kaldırıp selam verdi çoban. Dün akşamki gibi almadı adam gene. Belki de görmedi…

*
Gün öğleyi geçmişti.
Çoban, eşeği Köroğlu ile köye gelmişti. Süt güğümlerini indirdi yere. Sonra köy odasına gitti. Muhtara durumu söyledi.
“Yabancı adam Melek tepesinde… Dün akşamdan beri aynı şekilde… Arabası da tepenin eteğindeki o yerde…”

Muhtar, yanına üç kişi alıp gitti. Vaziyet çoban Horali’nin dediği gibiydi. Baktılar, arabanın camları kapıları kilitliydi. Adam Melek tepesindeydi. El ettiler, görmedi. Seslendiler, işitmedi.
Tırmandılar yamacı, yanına gittiler. Seslendiler, işitmedi. Dokundular, titremedi. Adam put gibiydi…
Sırtını yalnız ağacın gövdesine dayamış oturur vaziyette, dizlerini dikmiş, iki dizinin üstünde yaprakları açık bir defter, iki eliyle iki kanadından tutmuş öylece ve başı düşmüş göğsüne…
“Devrim bey!” dedi muhtar. Cevap gelmedi. İçinden tuhaf şeyler geçti o an ve biraz ürperdi muhtar. Karşısına gidip çömeldi hemen. Baktı, gözleri açıktı adamın. Baktığı yere baktı o ada, acaba ne vardı. Bakışları donmuş sayfadaki yazılarda, nedir diye merak etti o da. Okuyacaktı birkaç kelime ama terste kaldı. Defteri almak istedi. Uzandı ama adam vermedi. Elleri kerpeten gibi kilitlenmiş… O zaman korktu ve az geri çekildi.
“Raif…” dedi birinci azaya, “ölmüş bu adam galiba!”
Raif de acayip ürperdi o zaman. Sonra çabucak kendine geldi. Alnına değdi elinin tersiyle; adam buz gibiydi.
Tabii ya…
Zaten belliydi apaçık, nasıl akıl edemediler! Karasinekler göz nurunu içmiş adamın, vızıldayarak uçup duruyorlardı çevresinde sefilce…

***
“…tükendiğim andı. Hiç umut kalmamıştı. Keşke böyle olmasaydı ama ne diyebiliriz ki, takdiri ilahi işte…”

*
Kadın kovaladı, adam kaçtı.
Yakalanmadı.
Kadın kaçtı, adam kovaladı.
Tutamadı.
Kaçan yoktu aslında,
Kovalayan da…
Bu bir oyundu sadece.
Tuhaf bir oyun…
Adı aşk oyunu…
Oynadı insafsızlar acımadan.
Aşk ağladı kahrından.
İkisi de sustu.
Ama cezalanacaklar.
Aşk öcünü alacak,
Onlar da ağlayacak…
*
Ve tek bir bülbül ötüyordu yalnız ağacın tepesinde, nedense…

Tevfik Tekmen. Nisan/2009/ *Lüleburgaz*
alıntıdır

kaynak : hikayeler

TUT ELİMDEN

Posted by PearL | Yaşamdan Hikayeler | Pazartesi 6 Nisan 2009 05:02

Ozanı karşısında gören seher yaşadığı şokun etkisinden kurtulduktan sonra, ozanla uzun uzun konuşmaya dalar. Ancak ozan, hala utangaç bir tavırla kelimeleri ağzında yuvarladıktan sonra bir balon şeklinde kelimeler dökülür. Yüzünün kızardığını gören seher, başını masaya koyar ve uzun süre düşünür. Seherin yüzündeki mutlu ifadeyi ve şu an ki düşünceli halini gören ozan, yaşadığı şokun verdiği etkisiyle yuvarladığı kelimelerden dolayı kendisin suçlu hisseder ve seherle konuşmaya çalışır.

Seheri çocukluğundan beri sevdiğini, ancak bir kez bile olsun kendisine bakmadığını ona anlatır. En yakın arkadaşıyla sevgilisinin kendisini aldattığını öğrendikten sonra bile en çok üzülen kişinin kendisi olduğunu söyleyen ozan, `yeter ki senin mutlu olmanı istedim benimle olmasan bile, mutlu olmanı istedim. Sen bunu hak ediyorsun ve kalbimde yaktığım ateşin sadece beni yakmasını, sana zarar vermemesini istediğim için yıllarca sana olan aşkımı itiraf etmedim. Oysa sen hep güldüğünde güler, her ağladığında kahrolurdum. Bir annenin yavrusunu düşünmesi gibi senelerce seni düşündüm. Yokluğunda kaybolmanın verdiği üzüntü ve içtiğim sigaranın hesabı yoktu. Ama sen beni hiç bilmedin ve belki şu an da bile bu sözleri anlatmamı istemiyorsundur.`

Ozanın sözleri, karşısında şok olmakla birlikte kendisini suçlu hisseder. Sözleri bu kez seher, ağzında tıkayarak konuşamıyordu. Ama ozanı sevemeyeceğini düşünüyordu, ozanı mutlu edemeyeceğini ve asla eskisi gibi olamayacağını anlatmanın zor olduğunu hisseder. Sözüne bir düşünce ekleyip anlatmaya çalışır:

`Ozan, beni bunca zaman düşündüğünü bilmiyordum ve senin için ne kadar önemli olduğumu şimdi söylüyorsun. Yıllar önce çekingenlik yapmayıp, şu an ki gibi konuşmayı deneseydin, belki de şu an farklı bir konumda olmuştuk. Seni, bunca yıl fark etmiş olamamam, beni çok üzdü ancak, ben seni sevemem çünkü, beni en yakın arkadaşım ebruyla aldatan cenkten hamileyim. Şu anda ne olacak bilmiyorum 3 haftalık bebeğin canına kıymak da istemiyorum, sen bu kadar iyi birisin ve şu an bile benim için üzülmeye değmez, sen daha iyilerine layıksın,bundan emin ol ve beni kendime bırak` diye gelen cevap karşısında ozan, dalmış ve düşünüyordur. Kendisini suçlu hisseden, ozan uzun süre düşündükten sonra kararını açıklar: “TUT ELİMDEN` seninle bir ömür yaşamaya razıyım`…

Ali Esat Taş

alıntıdır
kaynak : hikayeler

Serzeniş

Posted by PearL | Yaşamdan Hikayeler | Perşembe 12 Mart 2009 22:32

Uykum var anne! Göz kapaklarımı açık tutamıyorum. Çok yoruldum fakat uykulu olmamın sebebi bu değil. Uyanık kaldıkça çaresizliğimi görüyorum aynada. Yapamıyorum be anne… Huzurda dolaşan insanların rivayetlerini kulak arkası edemiyorum. Sana göre hayata tutunmaya çalışıyorum ama yapamıyorum, biliyorum. Yine de kendi yanlışlarımı senin doğrularından üstün görmek istiyorum.

Yanlış adamım baba! Doğrularımın azlığından mıdır bilinmez ama söylenmemişleri de yalandan sayıyorum artık. Diyorsun ya hala uyum sağlayamıyorsun ortama diye. Haklısın baba… Sinirim gölgemden hızlı silah çekiyor batılı kovboylar misali. Yine de kendi ruhumu senin hak-hukuk tavrından üstün görmek istiyorum.

Haksızım dostlarım! Hakkımı aramaya mecalim yok, ayrı konu. Ancak haksızlığım, hakkına inanmadığınız düşüncelerimden geçiyor. Bir selam verip bin ah işittiğim ender insanlarsınız sizler. Haykırışlarımın yarı zamanlı nöbetlerinde çığlık çığlığa kasıldığım zamanlarda yoksunuz. Kayıplardasınız dostlarım! Yine de kendi haklılığımı sizin hakkınıza sığınarak terk ediyorum.

Kaybettim sevdiğim! Kayıp sütunlarda kaldım. Gazete başlıklarından uzaktayım. Soyu batasıca bir kaç nota eşliğinde yürüyor hayatım. Bari sen söyle be hayatım… Damarım çatlak, yüzüm kuru ve ıslak yollarda bir avuntu isteğim çok mu? Yoksun sevdiğim! Yine de kendi varlığımı senin yokluğunu düşünerek siliyorum.

Yokum, uykum var, yanlışım, haksızım, kaybettim… Neyim olacaksa bundan böyle, bir başıma bu ehl-i gaipte tüketmeye, isyanlarıma geçmişimi katarak, aklımı kalbime sokarak, sonları başlangıç sayarak yaşayacağım. Ölüyorum ey hayat! Yine de kendi hayatımı Azrail`in gölgesinden uzakta hissederek sürdürüyorum.

alıntıdır
Korhan Bora

İçimdeki Çocuğu Kaybettim

Posted by PearL | Yaşamdan Hikayeler | Perşembe 12 Mart 2009 22:30

Sahipsiz bir mavi balon gibi gözlerim.Yalnızlıktan alıntı yapılmış bir sayfaya düşülen dipnot gibi darmadağın içimdeki çocuk..Uçsuz bucaksız bir köyün yamacında kaybettim düşlerimi.Ellerimden salıverdim bendeki seni..Avuçlarımdaki yangına bir de senin özlemini ekledim..Uzaklaştırdım seni kendimden..Ben kötüyüm ya, ben kirli yüzüm ya..İçim sana kal derken dudaklarım kanlı bir gidişe mevzileniyordu..Senin benim yorgunluklarımın altında ezilmemeni, içindeki ekin boylu saçlı kızın ölmemesini istiyordum..Sustum sen kadar, seni iki yakaya böldüm..Bir yanım sana ırak iken, bir yanda sana yanmaktaydı..Gittin; her rüzgarda kokunu aradım..Her geleni, her kapı zilini sen sandım…Meğer sen benim kurabildiğim tek anlamlı cümlemmişsin. Öyle büyükmüşsün ki içimde; ben seni öldürdükçe sen bana kök salıyordun..Ta içime, ta köklerime..

alıntıdır
Selda Kale

Manevi Kirlilik

Posted by PearL | Yaşamdan Hikayeler | Pazartesi 9 Şubat 2009 04:06

Zehra okul dönüşü yine olağan işleriyle meşgul olurken bir taraftan da televizyondaki haberleri dinliyordu. Her zaman ki gibi haberler de haber den başka her şey mevcuttu.Şarkıcıların özel yaşamlarından tutun da yaza girerken hanımların gündemine bomba gibi düşen zayıflama metodları ve bilumum sözde sanatçıların zayıflama reçeteleri. Bir yığın içi boş öneriler.Kumandayı alarak diğer kanallara göz gezdirdi ama nafile.Sanki ağız birliği yapmışcasına hep aynı şeylerden dem vuruyorlardı. Kadınların sahil kenarlarında daha cazip görünebilme çabalarını bilen televizyoncular fırsatını bulmuşken dakikalarca bunun üzerinde konuşan konuklar çağırmışlardı.Her kafadan ayrı sesler çıkıyordu aslında.Reçeteler birbirinden o kadar farklıydı ki,birinin dediğini diğeri yalanlıyor onun aksine reçeteler sunuyordu izleyiciye.Ya merakla onları dinleyerek soru sorma telaşına girişen bu kadınlar kışın neredeydiler?

    Bu çabaları o zaman neredeydi? Şayet evlendikleri eşleri için zayıflamak istiyorlarsa kışında aynı hassasiyeti göstermeleri gerekmezmiydi?Yaza girer girmez bu kadar telaş yaşayanlar demek ki kendilerini başkalarına cazip gösterme telaşına girenlerdi.Haberin yanı sıra deniz kenarında bikinileriyle turlayan genç kızları gösteriyorlardı.Erkeklerin bakışları arasında gururla salınan bir yığın genç kız.Ve;

    - Eğer bizim dediklerimizi yaparsanız siz de böyle olabilir,insanların dikkatlerini üzerinizde toplayabilirsiniz.

    İmajı çizen sözde haberler.

     Zehra bitkin bir şekilde yığıldığı koltukta derin düşünceler içerisinde izliyordu bunları.Söyleyecek söz bulamıyor sadece acı bir tebessüm kondurmuştu o masum yüzüne.Zilin sesiyle irkilene dek sürdü bu hali.Kapıya yöneldiğinde hala bunları düşünüyordu.Kapıyı açıp arkadaşını gördüğündeyse yüzündeki acı tebessüm gitmiş,yerini sevinç ve özlemin bir arada olduğu neşe almıştı.Hasretle,özlemle sarıldı çok sevdiği arkadaşı Emine’ye.

    - Hoş geldin arkadaşım! İyi ki geldin.Ne kadar çok özlemişim seni.

    - Allah razı olsun kardeşim benim.Hoş bulduk. Nasılsın bakalım?

    - Allah’a şükürler olsun ki iyiyim.Ya sen nasılsın görüşmeyeli?

    - Hamdolsun kardeşim.İyiyim.

    Bir yandan konuşurken diğer yandan da oturma odasına doğru yöneldiler.Zehra arkadaşının yanına oturup hararetle konuşmaya başlamıştı.Emine de onun gibi sanki senelerdir görüşemiyormuşcasına hararetle katılıyordu konuşmaya.Bir ara ikisinin de televizyondaki haber dikkatlerini çekmiş olacak ki,dönerek kulak verdiler.Sağlık bakanlığından birileri ve spiker lokantalara ve diğer yiyecekle ilgili olan her yere baskınlar yapıyorlardı.Tabi ki manzara içler acısıydı.Kelimenin tam anlamıyla pislik içerisindeydi buralar.Uzun uzun böylesi yerleri gösterdikten sonra hava ve deniz kirliliğine sıra gelmişti.Denizlere atılan atıklar,ormanların çöp yığınlarına dönüşmesi ve konuyla ilişkin görüntüler gerçekten de

    ‘Bu kadarı da olmaz’ dedirtecek türden di. Emine heyecanla atıldı söze;

    - Çağın lafı oldu artık kirlilik.Deniz kirliliği,hava kirliliği,dışarıda satılan yiyeceklerin kirliliği,düzenlenen baskınlarda gördüğümüz pastane,lokanta,fırın,çikolata ve benzeri gıda maddelerinin imalatındaki kirlilik.Bizi öylesine kuşatmış,öylesine çevrelemiş ki sanki sonu gelmeyecek bu tür kirliliklerin.

    - Arkadaşım daha doğrusu insanoğlu elini attığı her yeri kirletiyor.Sadece kendi yaşadığı anı baz alarak gelecek nesli hiçe sayarak yıkıyor,kirletiyor,harabeye çeviriyor.Bunları yapanda biziz,sonra şikayet eden de.Ama bunların tümünü yine insan gücüyle ve azmiyle yok edebiliriz.Havayı kirleten unsurları ortadan kaldırarak,denize akan atıkların önünü tıkayarak,gıda terörünü de daha ciddi baskınlar ve hatta kapatmalar la caydırıcılık yoluyla ortadan kaldırabiliriz.Yani her birini halledebiliriz.

    Emine heyecanla dinliyordu arkadaşını.Konuyu başka bir yere bağlayacağını düşünerek bölmemek adına hiç konuşmuyor can kulağıyla dinliyordu onu.

    - Peki ya insanın kendi içinde oluşturduğu kirlilik.Bunu nasıl halledeceğiz?Yani kirlenen kalplerimizi nasıl arındıracağız manevi kirlerden?Maddi kirleri deterjanla,dezenfektanlar la yok edebilen insanoğlu Manevi kirlikten nasıl kurtulacak,ne şeklide arınacak?

    - Evet çok haklısın Zehra.Bizim gözlerimiz,kulaklarımız,ellerimiz ve ayaklarımız en önemlisi de yüreklerimiz kirlenmiş.Asıl bu kirlerden arınmamız lazım.Tüm bu kirlerle Rabbin huzuruna nasıl gideceğiz?Nasıl bizi affetmesi için yalvaracağız?

    - Doğru ilk önce tüm bu manevi kirlerden arınmalıyız .Abdest alarak uzuvlarımızı arındıralım bu kirlerden.Alnımızdaki kirlerden arınarak secdeye koyalım başlarımızı.Alınlarımız ak bir şeklide çıkmalıyız Rabbin huzuruna.Kuranı kerimde geçen;

    ‘Hayır eğer o,bir son vermeyecek olursa,andolsun,onu alnından sürükleyeceğiz.O yalancı ve günahkar alnından ‘

    Bu insan tipinden olmamak için alınlarımızı,tüm bedenimizi ve ruhumuzu temizlemeliyiz bu kirlerden.Sonra temiz bir şekilde çıkalım bizi yoktan var edenin huzuruna.Bizi affet demeye ,yalvarıp, yakarmaya yüzümüz olsun.Emine dün bu konuştuklarımızla ilgili bir olay okudum dur sana da okuyayım.Sahabenin bakış açısıyla bizim bakış açımız arasındaki farkı görmemize yardımcı olacak inşallah.

    - Evet arkadaşım seni dinliyorum.

    - Zübeyr İbni İshak anlatıyor;

    - Savaş öncesiydi.Savaşa hazırlık tamamlanmış gitmeye çok az kalmıştı ki,Abdullah ibni Abbas ile karşılaştım.Oda ailesiyle vedalaşmaktan dönüyordu.O bana;

    - Ya Zübeyr savaşa gitmeden dua edelim İlk önce sen dua et ben Amin diyeyim sonra ben dua edeyim ve sen Amin de.

    Dedi.Bende;

    - Peki dedim ve duama başladım.

    - Yarabbi bana Cihad meydanında öyle çetin kafirleri gönder ki hepsini öldüreyim.Seni yok sayanları bende yok edeyim.Mü’minleri muhafaza et Yarabbi.

    O büyük bir sevinçle ‘Amin’ dedi.Sonra o duasına başladı.

    - Yarabbi bana da Cihad meydanın da çetin ve inatçı kafirleri gönder Onlarla kıyasıya mücadele edeyim.Ve senin rızanı kazanayım.En sonunda da kafirlerden biri gelip beni öldürsün. Ve benim dilimi ellerimi,ayaklarımı,kulaklarımı,gözlerimi,burnumu kessin.Senin huzuruna bunlarsız geleyim.Sen;

    - Ya Abdullah gözlerin,kulakların,ellerin,ayakların,dilin ve burnun nerede?

    Diye sorduğun da bende;

    - Yarabbi ben bütün bu uzuvlarımı senin rızan doğrultusunda kullanamadım.Hepsinin hakkını veremedim.O yüzden onlarsız geldim diyeyim.

    Dedi ve gözleri yaşlı bir şekilde bitirdi duasını.Gönlüm böylesi bir duaya Amin demek istemese de daha önceden söz verdiğim için istemeye istemeye kalbim buruk bir şekilde Amin dedim.Ve savaşa yöneldik.Savaş sonrası Abdullahı tanıyamadık.Çünkü gözleri oyulmuş,dili,burnu,elleri ve ayakları kesilmiş bir şekilde şehit edilmişti.Rabbi onun bu duasını kabul etmişti.

    Sesi titreyerek,gözlerinden akan yaşlara aldırmadan okumasını bitirdi Zehra.Onu dikkatle dinleyen Emine de gözlerinden akan yaşlara hakim olamıyordu.Namaz vakti gelmişti ki onlarda tüm uzuvlarını temizlemek üzere Abdest alıp,alınlarını Rabbin huzurunda eğmek üzere derin düşüncelere dalarak kalktılar oturdukları yerden…

Mükerrem Bulut
alıntıdır
kaynak : HikayeArşivi

Yabancı Gelin

Posted by PearL | Yaşamdan Hikayeler | Pazartesi 9 Şubat 2009 03:54

Aysel,o gün yine her zaman yaptığı gibi olağan işleri ile vakit geçirmişti.Evin tek kızıydı. Ağabeyi de yurt dışında hem okuyor hem de çalışıyordu. Dört kişilik küçük bir aileye sahipti. Oysa o kalabalık bir aileye sahip olmak istiyor,onun da yanlışlarını düzeltecek,bilmediklerini ona anlatarak bilgi sahibi olmasını sağlayacak bir büyük ablasının olmasın çok isterdi.Ama takdir.İki kardeşle sınırlı,oldukça yaşlanmış anne-babasıyla yaşamaya çalışırken birde abisinin yurt dışında olmasıyla iyice azalmışlardı.Aysel orta okuldan sonra okumamış,ailesi onu birkaç sene Kur’an kursuna göndermişlerdi.Onlar için öldüklerinde arkalarından az da olsa Kur’an okuması çok önemliydi.Anne ve babası Namazlarını eda eden,gelişen hiçbir olaya müdahale etmeden,bana dokunmayan bin yaşasın mantığıyla başkalarının başına gelen her hangi bir olaya müdahale etmez hatta başları derde girer korkusuyla sessiz kalırlardı.Abisi onları sürekli bu konuda uyarmış,sessiz kalındığında o olayı yapanlarla aynı derecede günaha girerek,olayı gerçekleştirenler yüreklendirdiklerini bu hali terk etmelerini dile getiriyordu. Babası ile bu konularda sık sık tartışıyorlardı.Babası;

    - Oğlun sana ne?Sen neden gelişen olaylar hakkında yorum yapıyorsun sanki?Git oyunu kullan ondan sonrasına karışma.Duymamazlığa görmemezliğe gel.Sonra başın derde girer.Neden kendini ve geleceğini tehlikeye atıyorsun?Biz seni Kur’an kursuna bunları öğrenmen için mi gönderdik?Namazını kıl gerisine karışma.

     Evde sık sık bu tür tartışmalar yaşanır hale gelmiş,annesi ve Aysel de rahatsız oluyorlardı bu yaşananlardan.Enes her defasında babasına yumuşak bir ses tonuyla karşılık verse de bir türlü uzlaşamıyorlardı.Bazen Enes babasına tavsiye edercesine konuşunca babası yine kızarak;

    - Sen bana İslam’ı mı öğretiyorsun?Benim babam hocaydı.Ben kaynağından öğrendim her şeyi. Babam bize Namazın şeklinden tutta,nasıl ve ne şekilde Namaz kılarsak Allah bizden hoşnut olur,ellerimizi nasıl bağlayacağız,otururken ayaklarımız nasıl olacak ve diğeribadetlerde ki tüm şekilleri bana Babam öğretti.Sen bunları inkar mı ediyorsun?

    Enes de her defasında;

    - Babacığım ben yanlış biliyorsunuz demiyorum ki.Allah razı olsun beni kursa gönderdiniz de bilmediklerimi sizin sayenizde öğrendim.Ama okuduğunuz Kur’anın bir de anlamı var,bunu da sakın unutmayın.Mesela,Namazla ilgili ayetler o kadar açıkki,

    ‘Namazı ikame et.Çünkü Namaz insanı kötülükten ve fuhşiyattan alıkoyar’

    Yine sürekli Namaz içerisinde okuduğumuz Maun suresinde Yaradan ne güzel açıklıyor.

    ‘Vay o Namaz kılanların haline.Onlar Namazlarında gafildirler’

     Babacığım ben her ibadetimi hakkıyla yerine getirmek istiyorum. Namazımı gereği gibi ifa ederek bana yüklediği tüm sorumlukların bilincinde Allah Celle den başka ilahlık taslayanlara boyun eğmeden sadece tek olan Yaradanıma secde ederek beni tüm kötülüklerden ve hata yapmaktan uzaklaştıracak bir şekilde ibadet eden bir kul olmak istiyorum.Gayretim sadece bu noktada.Baba bunun neresi suç? Yanlış olan bir şeye karşı çıkmak şayet suçsa,Peygamber efendimiz de suçluydu.Çünkü Peygamber efendimiz de Kur’ana ters düşen her şeye karşı çıkmıştır.Ben acizane Peygamberin sünnetine uymak için bu şekilde davranıyorum.

    Yaşlı adam söyleyecek bir söz bulamayınca her zaman ki gibi mazeretleri sıralıyordu;

    - Ben bilmiyorum.Bildiğim tek şey,Alemin akıllısı sen değilsin.Başın derde girerse bende seni tanımam.Asla yardımda etmem,ona göre ayağını denk al!

    - Babam benim.Sen merak etme.Allah büyüktür.Ben de sana Yusuf aleyhisselamın dediğini diyebilirim sadece.

    ‘Onların beni çağırdıklarından zindan bana daha sevimlidir’

    Boş ver sen kafana takma bunları.Sadece bizim için dua et babacığım.Dua et ki,Allah ayaklarımızı bu dinde sabit kılsın,Dua et ki,Rabbim bizi cayanlardan değil de kararlı bir şekilde bu dinde sebat edenlerden eylesin.

     Aysel tüm bunları düşündü.Onun belli bir düşüncesi olmamasına rağmen çoğu zaman babasını haklı bulur,abisinin fazla dindar olmak için bu denli çalışmasını yersiz görürdü.Kendiside örtülüydü ve Kuranı da çok güzel okurdu.Öyle ki,dinleyenleri mest ederdi adeta.Böylesi toplantılara iştirak ettiğinde her kes onun okuması için ısrar eder oda kimseyi kırmaz arapçasını güzel bir şekilde okurdu.Manasını o da bilmiyordu.Ona manasının insanı etkileyen bir şey olduğunu anlatmamışlar aksine hocası;

    - Siz manasını anlayamazsınız.Onu ancak ilimde derinleşenler anlar.

    Diyerek uzaklaştırmıştı onları.Aysel de bu yüzden manasını anlamaya yönelik bir çabaya girişmemişti.Abisi izine geldiğinde ona da sormuştu ama o bu konuda çok hiddetli ve katıydı;

    - Olur mu hiç kardeşim.Bu nasıl bir mantıktır anlamıyorum.Allah insanı yaratacak sonra yarattığı insana bir kitap indirecek ve bunu da ancak alim diye nitelendirilen insanlar anlayacak.Böylesi bir şey olabilir mi?

    Anlayamadığımız bir kitap tan Allah bizi sorumlu tutar mı? Kur’an insanın yaşama biçimidir.Hayatı düzene sokan,aile,komşu,akraba,ana,baba,gibi yaşamımızın her anını düzenleyen bir kitaptır.Onların ısrarla üzerinde durdukları bu yaklaşım kesinlikle şeytani bir yaklaşımdı.Sakına onların tuzaklarına kapılma.Sen aklı başında birisin.Allah’ın sana gönderdiği tüm buyrukları birinci ağızdan öğrenmek istiyorsan Kur’anın anlamını da okumalısın.

    Evet sürekli bu şekilde tavsiyelerde bulunuyordu.Haklı olabilirdi aslında.Enes’in islam’a bakış açısı,yaşam biçimi,olayları değerlendirmesi,insanlarla ilişkileri o kadar mükemmeldi ki,çevrelerinde ki pek çok insan ona gıptayla bakıyor hatta onun arkadaşlarından bazıları onunla izdivaç yapabilmek istediklerini dile getiriyorlardı.Ama abisi üç senedir yurt dışındaydı.Evlenmeyi düşünmediğini de sık sık dile getiriyordu.Ama evlense deyine kendi gibi düşünen biriyle evleneceğini biliyordu.Kendiside dahil onun evleneceği kişiyi çok merak ediyorlardı.Hatta komşularından bazıları;

    - Yurt dışında birini bulur getirir,düşüncelerinden de vazgeçer siz merak etmeyin.Sorumluluk altına girince bu kadar katı kuralları olmaz diyorlardı.

    Aysel ağabeyini iyi tanıyordu ama yine de aileden uzakta bir sürü kızın arasından birini seçebileceğini,o kızın tarafına kayabileceğini düşünüyordu.Neden olmasın ki?Çevresinde bu şekilde olan olaylar çoğunluktaydı.Hatta abisinin en yakın arkadaşı bile cahil bir kızla onu İslam’ı anlatarak daha fazla sevaba gireceğini savunarak evlenmişti.Ama hiçte öyle olmadı.Her şeyi yavaş yavaş terk etmiş en son duydukların da da Namazını bile terk ederek, bir partiden aday olarak belediye başkanlığına kadar yükselmişti.Koltukla yaşadığı hayat arasında yaptığı tercihte o,tercihini koltuktan yana kullanmıştı.Enes bu olaya çok üzülmüş,yurt dışına çıkma isteğinin altında da bu üzüntü büyük rol oynamıştı.Zaman değişti şartlar ne gerektiriyorsa o şekilde davranmalıyız diye gerekçeler suna arkadaşına çok fazla kırılmıştı aslında.Enes’e göre topuklarının üzerinde gerisin geriye gidenlerden olmuştu.Senelerce aynı düşündüğü,peygamber efendimizin sünnetini beraber okuyup tatbik etmeye çalıştığı ,yeri geldiğinde bir simidi bölerek yedikleri,son kalan paralarını bile tereddütsüz beraber harcadıktan sonra yol paraları kalmadığı için saatlerce yürüyerek gidecekleri yere ayakları şişmiş vaziyette gittikleri halde asla şikayetlenmedikleri can arkadaşı, Müslüman kardeşim dediği arkadaşının değer yargılarının değiştiğine şahit olmak onu fazlasıyla üzmüştü.Kendisini defalarca uyarmasına rağmen bir sonuç elde edememenin verdiği buruklukla ayrılmıştı yurdundan.

    Aysel,abisinin ayrılma sebebi olarak görüyordu bu olayı.O kişiye kızgınlığı sadece bu yüzdendi.

     Saatine baktı.Zaman ne kadar da çabuk geçmiş,yaşananları düşünürken zaman kavramını unutmuştu sanki.Geçmiş onu çok etkiliyor,babası ile abisi arasındaki bitmek bilmeyen sürtüşmelerini bile özlüyordu.

    - Keşke tekrar gelebilse.Ah abi seni ne kadar özledik bir bilsen.

     Mutfağa doğru yöneldi. Akşam yemeğini hazırlamalıydı. Anne ve babası bir hasta ziyaretine gitmişlerdi. Onlar gelmeden yemek işlerini bitirmek için acele ediyordu. O henüz yemek işini bitirmişti ki, kapı çaldı. Hızla koşup kapıyı açtığında gelen anne ve babasına;

    - Hoş geldiniz.

    - Hoş bulduk yavrum. Neler yaptın bakalım biz yokken?

    - Hiçbir şey yapmadım. Abimi ve eski günleri düşünürken vakit geçmiş farkında olmadan.

     Annesinin gözleri doldu hemen.

    – Ah yavrum bende çok özledim Enes’imi. Neler yapıyor acaba?

     Sonra kızının hazırladığı sofraya baktığında boğazında bir şeyler düğümlenip kaldı sanki.

    - O ne yiyip içiyor acaba? Gurbette kimlerle dertleşiyor kim bilir?

     Babaları atıldı söze:

    - Sizde üzülecek bir şey buluyorsunuz. Ne yapacak kocaman adam. Yemeğini de yapar, arkadaş ta edinmiştir.Siz merak etmeyin. Hanım sende ağlamak için bahane arama!..

     Hep beraber yemeğe oturdular. Zoraki yemeğe çalışırlarken telefon sesiyle irkilmişlerdi. Anneleri koşarak açtı telefonu. Yüzünde gülücükler açarak konuşmasından arayanın Enes olduğunu anlamışlardı ki, onlarında asık olan yüzleri güldü. Annesi şaşkınlık ve sevinçle konuşuyordu. Aysel olan biteni anlamaya çalışsa da başaramamıştı. Nihayet konuşma bitince içeri gülerek girdi annesi:

    - Biliyor musunuz ne olmuş?

    - Ne olmuş hayırdır anne?

    - Hadi hanım meraklandırma bizi ne olmuş söylesene?

     Annesi daha fazla uzatmadan başladı anlatmaya.

    - Enes bir kızla tanışmış.Türk değilmiş. Evlenmeyi düşünüyorlarmış. Kendi aralarında nişan yapmışlar. Bizimle tanıştırmak için buraya getirecekmiş.

     Babanın yüzü asılmıştı:

    - Türk değil miymiş?

    - Değilmiş.

    - Allah Allah başımıza buda mı gelecekti. Alemin memleketinden bula bula dinsiz imansız birini mi bulmuş? Buradan az buçuk dini bilgisi olan birini bulurduk ona. Biz ne hayaller kurduk onun yaptığına bak! Yabancı birini bulmuş. Bari bir de kilisede düğün yapsaydı. Bu çocuk el aleme beni rezil etmek mi istiyor? Hanım düşünsene o kızı görenler bizim hakkımızda ne düşünürler? Hacı anne babanın gelinleri bir yabancı. Aman Allahım düşünmek bile istemiyorum.Ah Enes Ah!Ahir ömrümüzde bizim yüzümüzü güldüreceğine inme indirecek. Ben o kızla değil tanışmak görmek bile istemiyorum. Gitsinler başka yerde kalsınlar.

    - Dur bey hemen sinirlenme. Hele bir gelsinler yüz yüze bir görüşelim, bir tanışalım. Oğlumuz bizi utandıracak bir şey yapmaz. Mutlaka bir bildiği vardır.

     Babası sessizce düşüncelere dalarken Aysel ve Annesi çoktan hayaller kurmaya başlamışlardı bile.

     O gün aile erkenden kalkmış hazırlıklara çoktan başlamışlardı. Bugün onlar için çok özel bir gündü. Çünkü Enes ve nişanlısı memleketlerine geliyorlardı. Nihayet gelin hanımla tanışacaklardı. Bu olayı duyan akrabalar çoktan kulis yapmaya başlamışlardı bile. Hepsi de Enesin İslam’dan bahsettiği halde yabancı memleketten biriyle nişanlanmasını eleştiren sözler sarf ediyorlardı. Kim bilir ne kadar açık giyinen biriydi? Belki de Allah’a inanmayan hatta inkar eden biriydi. Enes nasıl böyle bir şey yapardı? Demek ki oda düşüncelerinden vazgeçmiş onların dediklerine gelmişti. Daha neler neler…

     Babası bunların bazılarını duymuştu. Duymasa bile öyle düşündüklerini biliyordu. Onlara mahcup olmak çok ağrına gidiyor, oğlunu savunmak istese de söylecek fazla bir söz bulamıyordu. Onlar sabırsızlık içerisinde bekliyorlardı ki, bir taksi yaklaştı kapının önüne. Enes ön kapıyı açarak dışarı çıktı. Anne ve Babası oğullarını görünce koşarak taksiye yöneldiler. Babası oğlunu görünce sevinse de gelin adayının yabancı olduğu gerçeğini kabullenemiyorlardı. Daha sonra arka kapı açılınca gördükleri manzara karşısında iyice şaşırmışlardı. Topuklarına kadar uzun pardüsesi ile büyük bir eşarp takmış sevimli ve nur yüzlü bir kız tebessüm ederek bakıyordu onları bekleyenlere. Enesin yanındakilere baktı. Enes anne ve babasına:

    Anneciğim işte size bahsettiğim gelininiz. Adı Zeynep.

    - Oğlum ama sen demiştin ki

    - Ne demiştim anne?

    - Sen Türk değil demiştin ya oğlum. Biz de zannettik ki ..

    - Anladım anne yorma kendini ben Türk değil dedim ama, Müslüman değil demedim ki. Zeynep sonradan müslüman olanlardan.

     Zeynep onların yanına yaklaşarak yarım bir Türkçe ile;

    - Anneciğim nasılsınız?

    - İyiyim kızım Allah’a şükür şu anda çok daha fazla iyiyim. Hoş geldin yavrum hoş geldiniz.

     Sonra Aysele dönerek:

    - Sende Aysel olmalısın abin senden o kadar bahsetti ki inan seni çok yakından tanıyorum. İnşallah seninle çok güzel anlaşacağız. Sizde babam olacaksınız değil mi?

    - Evet kızım. Hoş geldiniz İnan beni çok utandırdınız!

    - Neden babacığım bilmeden bir kusur mu işledim yoksa?

    - Hayır kızım asıl kusuru biz işledik. Enes senin yabancı olduğunu söyleyince senin giyimini ve düşüncelerini daha farklı olacağını düşünmüştük. Ama rabbime hamd olsun ki, sen bizden de dindar çıktın. Affet bizi kızım. Seni tanımadan, hakkında bir şey bilmeden bir sürü yorum yaptım. Allah da beni affetsin.

     O tüm bunları söylerken sesi titriyordu.Zeynep gülümsedi.

    - Enes’in sayesinde babacığım. O sadece bana değil benim gibi pek çok arkadaşıma gerçekleri görmemizde yardımcı oldu. Bize islamı anlattı. Onun yaşantısı, dürüstlüğü, tevazusu, insanlarla olan sohbeti, Allah’ın ayetlerini güzel bir şekilde açıklaması, Peygamber Efendimizin yaşantısından verdiği örnekler bize islamı sevdirdi.

    - Hadi kızım içire girip rahat rahat konuşalım. Eminim ki bize anlatacak, sizden öğrenebileceğimiz daha çok şey var…

Mükerrem Bulut
alıntıdır
kaynak : HikayeArşivi

Sahte Özgürlük

Posted by PearL | Yaşamdan Hikayeler | Pazartesi 9 Şubat 2009 03:52

Kim engeller bizi sevmekten? Kim engel koyaryüreklerimize?Kim karartır aslı aydınlık olan yüreklerimizi? Kim kazanır ve memnun olur bu karanlıktan? Aydınlık yüreklerin kol gezdiği, aydınlık insanlarla dolu bir şehirde,ülkede hatta dünyada yaşamak varken bunun tersi kime ne kazandırır acaba?

    Ana caddeye bakan evinin camından dışarısını seyre dalan Firdevs ….

     Firdevs hanımın beyninde cirit atıyordu cevabını bir türlü bulamadığı bu sorular.Dakikalarca dışarıyı seyrettikten sonra bir karara varmıştı.Evet onlarca insan geçmişti ard arda.Ama hepsinin yüzü asılmış, zoraki görevlerini tamamlayan işçiler veya günlerini doldurmaya çalışırken volta atan mahkumlar gibiydi her biri.

    Memnuniyetsizlik artık diz boyuydu. İnsanlar yaşamaktan bıkmış sadece nefes alıp veren yığınlar olmuş gibiydiler. Haber programlarından,günlük yaşantılarımıza kadar her saniye olumsuzdu sanki. Her doğan gün yeni bir olumsuzluk ve suçla doğuyor, her saniye bir kötülüğe daha davetiye çıkarıyor gibiydi. Kötülükleri ve olumsuzlukları örtmeye artık hiçbir şey kafi gelmiyordu.

     İşin garibi kötülük bile itibar görür hale gelmiş,hayatın ve yaşamın bir gereği muamelesi yapılıyordu. O derece normal, o derece sıradan ve o derecede olağan hayatın bir gerçeği oluvermişti içten içe. Tüm bu kötülüklerin temelini düşündü sonra. Öz benliğinden uzaklaşan insanın yaşamdan zevk alması, kendisine ve karşısındakilere değer vermesi olanaksızdı aslında. Sahte bir değer yüklenmişti içi boş olgulara.Güzellikler öcü gibi gösterilirken, onun yerine birilerinin işine yarayacak olan sahte güzellikler zorla kabul ettirilmişti zaten şaşkın olan bu insan yığınına.Bir şey ne kadar çok gösterilirse o gayet olağan hale geliyordu. En kötü olaylar ile sürekli medyada manşet olarak verildiğinde hayatın bir gerçeği oluveriyordu. Birde meşhur olabilmenin bir yolu. Adının iyi veya kötü duyulması önemli değildi. Önemli olan bir şekilde adını duyurabilmekti çoğu için. Adını bir şekilde duyuranda itibar görüyordu zaten. İtibar bit pazarına düşmüştü velhasıl.

     Firdevs hanım koltuğa yığıldı ve derin düşüncelere dalmıştı ki karşı ki duvarı boydan boya kaplayan reklam ilişti gözüne.Bu bir araba lastiği reklamıydı. Kadınla alakası olmayan bir reklamda bile yarı çıplak bir kadını teşhir etmekteydiler. Allah’ın kadına verdiği değerle günümüzde ki insanların kadına bakışını kıyasladı sonra.

    Neydi kadın? Allah kadını nasıl tanımlıyordu peki?

    İlk insanın yoldaşı, ilk kadın Hz. Havva dan günümüze kadar hayatın mektebi ilk eğiticisi,ilk yetiştirme yurdunun hocası,nesillerin mürebbiyesidir kadın.Daha farklı bir değişle İnsan toplumunun başlangıç noktasıdır aslında. İlk önce çocuğunu sütüyle besleyen,göğsünde büyüten sevgi yumağı anne ve bir erkeğin yoldaşı bazen ardında bazen yanı başında mücadele veren gizli varlık.Hayatın her safhasına damgasını vuran bir olgudur kadın. Ama bunun ötesinde başlı başına bir bireydir.Hem de etkin bir birey.Ayetlerde ve hadislerde hep bu şekilde görmüş ve bu şekilde davranmıştı Firdevs hanım.Kadın bazen müşfik ve korumacı bir anne, bazen fedakar ve cefakar bir eş, bazen de evlat vasfıyla önemli bir varlık olarak süregelmiş olmasına rağmen toplumun kadına bakışı onu fazlasıyla rahatsız ediyordu.Kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü dönemlerden bile daha cahilane modernizm adı altında yerin dibine gömülen kadınlar insanlığın neresinde olabilirdi? Karşıdaki reklama baktığında yüreği daralıyor,gözleri buğulanıyor ve kendini bu denli aşağılayanlara acıyordu Firdevs hanım.

    Akşama kadar televizyonda yayınlanan reklamları düşündü sonra. Onlarda sadece et yığınlarıyla reklamı tercih ediyorlardı. Kendi kardeşlerini bacılarını, arkadaşlarını, akrabalarını bile salyaları akarak seyreden ve bundan dolayı yüzü kızarmayanlar, kadını cinsel obje olarak teşhir edenler ne kadarda masumane gösteriyorlardı kendilerini. Ne kadar savunuyorlardı kadını ve asla vermedikleri haklarını.

    Ne hazindir ki kadına çok fazla değer verdiğini haykıran bu toplum cahiliyeden bile daha fazla aşağılıyordu. Aşağıların aşağısına itiyorlardı onu.Bu reklamda olduğu gibi en alakasız reklamlarda bile onun vücudunu teşhir ederken yüzü kızarmayan bu insanlar kadını ve erkeği eşit görüyoruz masallarıyla uyutuyorlardı aslında insanlığı. İnsanların gözlerine baka baka yalan söyleyen bu zavallılar kötülüğün en büyüğünü yapıyorlardı aslında.Evindeki mahremiyet kalktığında mı özgür olacaktı kadın? Öz benliğinden uzaklaştığında mı özgürüm diyebilecekti? Mahrem yerlerini teşhir ettiğinde mi saygınlık kazanacaktı? Eşlerinden başka erkeklerin hayallerini süslediklerinde mi modern olabileceklerdi? Hiç tanımadığı insanların odalarının duvarlarında posterleri asıldığında mı itibar kazanacaktı?

     Sorgulamayan,eleştirmeyen, yorum yapıp düzeltmeyen vücudunu kullanarak sınıf atlamayı düşünecek kadar beyinsiz yığınlar olmuşlardı. Her gün bir başkasıyla yakalanan manken bozuntuları utanmadan sıkılmadan poz veriyorlardı kameralara.

    - Biz görsel bir iş yapıyoruz o yüzden de fiziğimize dikkat etmek zorundayız derken kırıtan bu zavallılar gösterecekleri bir şeyleri kalmayınca ne yapacaklardı peki? Kucaktan kucağa itilen bu zavallılar mı özgürdü? Bedenleriyle itibar uman bu et yığınlarımı özgürdü? Binlerce genç kızın kanına girerek ailelerinden kaçmasına vesile olarak yüzlerce ocak söndürdüklerinin farkına varamayan bu aşağılanmışlar mı özgürdü? Her gün medyada farklı biriyle farklı mekanlarda sahte gülücükler saçarak seyredenlerin özenmesine sebep olarak kendi yaşantılarından memnun olmayan yığınlar yaratan bu sahte insancıklar mı özgürdü? Sahte güzellikleriyle, estetikleriyle ortada salınan bu içi boş çuvallar mı özgürdü? Yarı çıplak gezmeyi marifet zanneden bu akılsızlar mı özgürdü? Özgürlük bunun neresinde diye düşündü Firdevs hanım. Evet gerçektende özgürlük bunun neresindeydi?

     İslam’ın kendilerine tanıdığı özgürlüğü beğenmeyen bu zavallılar esareti özgürlük olarak algılıyorlardı maalesef. Köle pazarlarında teşhir edilen, güzelliklerine ve gösterişlerine göre rağbet gören kölelerden ne farkları vardı ki onların? Çağdaş köleler özgür olduklarını düşüne dursunlar şeytan onlara yaptıklarını süslü göstermekte her geçen günde sayılarını arttırmakta olması daha da içini acıtıyordu onun. Her geçen saniye bir kötülüğe şahit olmak ve düzeltememek ne kadar kötü. Ne kadar acı bunlara şahit olmak. Ve ne hazin düzeltememek.

    Firdevs hanım bu düşünceler içerisindeyken dışarıdan ezan sesleri birbirine karışarak içerisinin kasvetini yok etti bir anda. Bir yandan ezanı dinlerken diğer yandan gözü hala duvardaki resme takılıp kalmıştı. Ezan bitene kadar buğulu gözlerle baktı durdu.Yavaşça yerinden kalkıp Rabbin çağrısına kulak vererek abdest alıp namaza durdu. Namaz sonrası yine dualarla Rabbinden yardım istedi. Hem kendi hem de az evvel düşündüğü herkes için.

    Tevbe edip onları yoktan var eden yaratıcılarının çağrısına kulak vererek gerçek özgürlüklerine kavuşmaları için.

    Çağdaş kölelikten gerçek özgürlüklerine kavuşmaları için.

    Sahte özgürlük maskelerini çıkarıp yoktan var edenin insana bahşettiği sınırsız özgürlüklerine kavuşmaları için…

Mükerrem Bulut
alıntıdır
kaynak : HikayeArşivi

Sararmış Resim

Posted by PearL | Yaşamdan Hikayeler | Pazartesi 9 Şubat 2009 03:50

Çaresiz bir şekilde yatarak ölümü bekleyen bir kadın. Boş, izbe, kömürlükten bozma bir oda. Eşya yok denecek kadar az. Camları kapatan yırtılmış bir perde, kırık dökük olan masanın üzerindeki karton kutuda birkaç tabak, yine birkaç kaşık, çatal, iki tencere bir tava, yerde bir ufak tüp. Mutfak eşyası bundan ibaret. Duvarda çerçeveli, siyah beyaz, kenarları sararmış eski bir resim.Belli ki mutlu bir aile tablosu bu. Anne, baba ve üç çocuk,sarmaş dolaş bir şekilde poz vermişler.Çocuklardan ikisi annesinin kollarında sıkıca kavranmış.Korunmanın himaye edilmenin verdiği güvenle sokulmuşlar annelerine.Büyük çocukta babasının şefkatli kucağında kendinden emin bir şekilde oturmuş..Hepsinin yüzünde garip bir tebessüm. Yatan Fatma nine’ ye bakarak tebessüm ediyor gibiler.Odanın bir köşesinde ufak bir lavabo.Diğer köşede de eski bir karyola.Asılı olan resimdeki üç çocuğun annesi Fatma nine hastalık ve fakirlikle mücadele ederken çocukları resimden seyrediyorlar annelerini.Minik yüzlerinde ki anlamsız bir tebessüm eşliğinde onları yoklukla yemeyip yediren,giymeyip giydiren,zorluklarla,bin bir türlü sıkıntıyla büyüten, okutan, adam eden ve evlendiren annelerini seyre dalmışlar.

    Öksürükten tıkanan Fatma nine güçlükle yerinden doğrulup sızlayan bacaklarının ağrısına rağmen yavaş yavaş masaya tutundu.Düşmemek için gayret gösterirken bir eliyle suyunu yudumluyor diğer eliyle de masadan sımsıkı kavramış vaziyette, titreyen ve derman kalmayan bacakları vücudunu taşıyamaz haldeydi.Suyunu içince tekrar yatağa dönmek onun için o kadar zordu ki. Her basışında bacaklarındaki kemiklerin bir bir kırıldığını düşünüyordu.Dayanılmaz acı içerisinde yatağa attı kendini.Eski olduğundan dolayı gıcırdayan karyolaya oturup karşısında ki resme baktı bir an.Bu resmi her gördüğünde yüreği titriyor,kalbi daralıyor,nefes alamaz hale geliyordu sanki.İster istemez yaşlar,buruşmuş göz kapaklarından, derin çizgiler oluşmuş yanaklarına doğru akıyordu.Her bir çizgi bir acıyı temsil ediyordu sanki.Her acıda bu çizgileri daha da derinleştirmiş,kapanması imkansız hale getirmişti maalesef.Yaşadığı ve unutamadığı her olayın imzasıydı bu çizgiler.Artık iyiden iyiye ışığı sönmüş gözleriyle duvarda asılı duran resme her baktığında yüzündeki çizgilerin daha da belirginleştirdiğini hissediyordu.

    Yanında heybetle duran sırdaşı, hayat arkadaşı Hüseyin bey, büyük oğlu Rıza, ortanca oğlu İbrahim ve en küçük oğlu Yakup.O resmin çekildiği yıllar her şey ne kadar da güzeldi. Maddi olarak çok iyi geçinemeseler de, yinede mutluydular. Ufak şeylerle mutlu olabiliyorlar,Rablerine şükür edebiliyorlardı.Geçmiş gözünün önüne geldi Fatma ninenin. Genç kızlığı, anne ve babasını kaybettikten sonra tek akrabası olan teyzesinin yanında sığıntı gibi yaşadığı,horlandığı, azarlandığı, itilip kakıldığı, yediği bir kuru ekmeğin bile hesabını vermek zorunda kaldığı yıllar. Gece sabahlara kadara sessiz sessiz ağlaması, sabah ta hiçbir şey olmamış gibi tüm işlerin üzerine yığılmasını asla unutamıyordu. Teyze çocuklarının onu sürekli aşağılamaları,onların okula giderken boynu bükük bir şekilde ardından bakıp kalması,akşam onlar ders yaparlarken ki tatlı telaşlarını unutması mümkün müydü? Oysa okula gitmeyi, eline aldığı her şeyi okuyabilmeyi ne kadar da çok istiyordu. Teyze çocuklarının kitaplarını eline aldığında yazılarını okuya mamak çok acı veriyordu ona. Eniştesinin bütün ağır işleri ona yaptırması, sürekli hakaret ederek aşağılaması hiç hatırlamak istemediği anlardı onun.Çünkü her hatırladığında gözlerindeki yaşlara hakim olamıyor, yüreğini derin bir sızı kaplıyordu. Ama hayatı boyunca peşini hiç bırakmamıştı bu hatıralar. Yüreğinin bir köşesi hep buruktu bu yüzden. Her tebessüm etti dakika o kara günler aklına gelince yüzü asılıyordu ister istemez. O yılları yaşamış olarak düşünmüyor,

    - Ben yaşamaya evlendikten sonra başladım. O zaman insan olduğumu anladım. Kendimi o zaman doğmuş addettim.

    Diyecek kadar da iyi bir eşe sahip olmuştu. Allah onun acısını dindirerek onu kendisini geliştirebileceği bir eşle ödüllendirmişti. Bu şekilde inanıyor, bu şekilde davranıyordu.Rabbine ne kadar şükretse azdı.Teyzesi ve eniştesi onun evlenip yanlarından gitmesini hiç istememişlerdi. O gittiğinde evdeki işleri kim yapacak,kimi azarlayarak hor göreceklerdi? O,ısrar edince zar zor razı olmuşlardı. Evleneceği kişinin fakir olması onun için hiç önemli değildi.

    - Çalışıp kazanırız.Allah sağlık,sıhhat ve iman versin hepsi olur inşallah diyerek bunun önemsiz olduğunu vurguluyordu çoğu zaman. Hiç kimsenin desteği ve hiçbir eşyaları olmadan sade bir şekilde evlenip bir göz odada yaşamaya başlamışlardı. Birbirlerine destek olarak yaşamlarını sürdürürken birinci çocukları Rıza dünyaya geldiğinde mutlulukları bir kat daha fazlalaşmıştı. Bu arada eşi ufak bir dükkan açarak ticarete atılmıştı. Gelen rızkıyla geliyordu mutlaka.Bir kaç sene sonra da ikinci oğulları İbrahim dünyaya geldiğinde babası Hüseyin beyin işleri oldukça büyümüştü. Daha geniş ve ferah bir eve taşınmışlardı bile. En küçük oğlu Yakup doğduğun da zengin denebilecek kadar düzelmişti durumları. Durumları değiştikçe değer yargıları da bu değişime ayak uydurmaya başlamıştı.Fatma hanım da Hüseyin beyde de eski şükürlerinden eser kalmamış daha fazla para kazanma hırsı bürümüştü her ikisini de.Paranın bol olması demek itibar görmeleri demekti, saygınlık demekti, sınırsızca tüketmek demekti. Sanki geçmişte çektikleri sıkıntıların, parasızlığın acısını çıkarmak istercesine daha fazla zengin olup insanlara tahakküm etmekten zevk alır hale gelmişlerdi. Para, araç olmaktan çıkıp, amaç olmuştu her ikisi içinde. Hele de ona eziyet eden, aşağılayıp, hor gören teyze ve eniştesinin onlara karşı değişen tutumları çok hoşlarına gidiyordu Fatma hanımın. Bir zamanlar fakir, kimsesiz bir genç kızken sürekli azarladıkları kimsesiz Fatma ya, şimdi zengin olduğu için itibar göstermeleri onu insanlara karşı daha da acımasız yapıyordu. Aslında insanların ona değil de parasına itibar ettiklerinin farkına varamayacak kadar da kör olmuştu gözleri. Geçmişini tamamen unutan, şükretmeyen, israf eden, gösterişe kapılıp Rabbini bile unutacak kadar kendisini kaptıran Fatma hanım her geçen gün daha da fazlalaştırıyordu bu durumunu.Eşi de ondan farksızdı.Artık helalle haramı birbirine karıştırır hale gelmiş;

    - Para gelsin de nereden, kimden ve nasıl gelirse gelsin diyebilecek kadar değişmişti.

    Kendilerinde kalmayan iyilik ve doğruluğu,dürüstlüğü ve yardımlaşma duygusunu doğal olarak çocuklarına da anlatamıyorlar onları tamamen Yaradan dan uzak bir şekilde yetiştiriyorlardı.Fatma hanım, bunun farkında bile değildi maalesef. Ta ki eşini, içki ve kumar illetine kaptırana kadar. O bir zamanlar kurtarıcısı olarak düşündüğü eşinin sermayelerini başka kadınlarla tüketip onları eski yaşantılarına mahkum ettirene kadar. Parayla kazandıkları sahte itibarları yok olana kadar. Yapmacık dostlarının yavaş yavaş etraflarından çekilmelerine şahit olana kadar.Gelen hacizlerle evini eşyalarını kaybedip eski yaşantısından daha da kötü bir duruma gelene kadar.

    Eşini ayık bulamadığı için tüm yükü omuzlarında hissederek, bir fabrikada iş bulup hem çalışıp hem de çocuklarıyla ilgilenmeye başlamıştı. Bu arada çocukları büyümüş, büyük oğlu askere gitmiş, ortanca oğlu üniversite de okuyor, en küçük oğlu ise lise son sınıftaydı.Ne kadar çabuk geçmişti yıllar. Hayatını ne kadar da çabuk tüketmişti. Yılların su gibi akıp gitmesine,boş ve amaçsız yaşantısına bir son veremeden orta yaşı çoktan geçmişti. Paranın onu bu derece değiştireceğini asla düşünmezken ne hale gelmişti farkında olmadan. Bir zamanlar hayatına o yön verirken, bu defa hayat onu yönlendirmişti. Bunun farkına çok geç varabilmişti ama. Şimdi tövbe etmek, ağlayıp sızlamak, pişmanlık ifade eden sözler sarf etmek ne fayda sağlardı ki ona? Bir rüyadan uyanır gibi uyanmış,yaptıklarının farkında,yüreğindeki eziklikle çocuklarının hatırına sürdürmeliydi yaşamını. Onları büyütmeli, imanlı birer insan olabilmeleri için uğraş vermeliydi.

    ‘Ağaç yaşken eğilir’

    sözü çok doğruydu. Oysa o, tüketme ve harcama çılgınlığına daldığında çocukları çoktan büyümüş,bir şeyleri anlatma yaşları çoktan geçmişti. Çok geç kaldığının o da farkındaydı. Askerdeki oğlu orada evlenip onların yanına bile gelmemişti. Parasız kalmalarından onları sorumlu tutuyor olmalı ki kendini kurtarmaya yönelik bir yön çizmişti hayatına.Annesine yazdığı mektupta;

    - Beni arayıp sormayın burada gayet iyiyim. Sizin yükünüzü çekecek durumda değilim.Zengin birinin kızıyla evlendim ve ailem yok dedim. Beni seviyorsanız unutun. Rıza diye bir oğlunuz yok farz edin.

    Yok farz etmek bu kadar kolaymıydı peki? Tüm yaşananları hiç yaşamamış saymak mümkün olabilirmiydi? Yüreğine taş basarak iki oğluyla ilgilenmeye başladı. Bu arada eşinin iflas durumunu kaldıramayarak kalp krizinden ölmesi de eklenince ne yapacağını şaşırmıştı.Kime sığınacağını,kimden yardım isteyeceğini bilmez haldeydi.Dünyanın yükünü omuzlarında hissediyor bazen de kaldıramayacağını düşünüyor,sabahlara kadar göz yaşı döküyordu ama sabah olup yavrularını gördüğünde de;

    - Çocuklarım için mücadeleye devam etmeliyim. Bu imtihanı kazanmalı diğer evlatlarıma şimdiye kadar veremediğim İslami bilgileri vererek onların kurtulmasına vesile olmalıyım diyerek daha bir azimle doğruluyordu çöktüğü yerden. Bir zamanlar ona değer veren, önemseyen, parası olduğu için itibar eden hiçbir yakını yoktu etrafında. Sahte dostlar, parasına itibar edenler bir bir dağılmışlardı etrafından.İnsanlığa değil de maddiyata hürmet eden maskeli insanlar hayatına hiç girmemişler gibi yok olmuşlardı. Dostluklar bu kadar sahte, ilişkiler bu kadar pamuk ipliğine bağlı olabilirmiydi? Düşündükçe çıldıracak gibi oluyordu .

     Sabah’ın erken saatlerinde rızıklarını temin etmek için fabrikaya giderken, akşam evdeki işleri yapıyor, eve ondan önce gelen yavrularına iş yaptırmıyor tüm yükü omuzlamasına rağmen bu da yetmiyordu.Oğullarıyla aralarında uçurum gittikçe kapanması imkansız hale gelerek iyice açılmıştı. İbrahim yaşadıkları bu hayattan annesini sorumlu tutarak sürekli tepkiliydi ona karşı.Her soru sorduğunda kötü bir şekilde karşılıklar veriyordu ona. Üniversitedeki arkadaşları gibi gezip, dolaşamamasının, onlar gibi değişik kıyafetler giyerek eğlence merkezlerinde para harcayamamalarının, her şeyden mahrum kalmalarının intikamını çıkarıyorlardı onlar için canını dişine takarak çalışan annelerinden. Dinden,imandan uzak bir hayata gözlerini açmış olan bu çocuklara İslami meseleleri anlatmak o kadar zordu ki.Buna şahit olmak çok acı veriyordu ona.

     İşten eve döndüğünde küçük oğlu Yakup’un hala eve dönmediğini gören Fatma hanım merakla beklemeye başladı. İbrahim her zaman ki gibi oturmuş elinde ki kitapla meşgul oluyordu.Annesiyle diyaloğa girmemek için her zaman yaptığı bir şeydi bu. Havanın kararması üzerine Fatma hanım iyice meraklanmıştı sesi titreyerek İbrahime dönüp ;

    - Bu çocuk neden gelmedi? Başına bir şey gelmiş olmasın.

    - Ne gelecek.Kocaman çocuk.

    - Oğlum bu kadar geç kalmamıştı ama.

    - Kim bilir belki o da bu fare yuvasından kurtulmak için kaçmıştır.Rahat bir yerde yaşıyordur tıpkı Rıza abim gibi.

    Fatma hanım bu konuşulanların onu ne kadar üzdüğünü fark etmeyen oğluna bakarak karşılık verdi;

    - Oğlum neden böyle şeyler söylüyorsun? Allah’a şükür aç değiliz açıkta değiliz. Şükretmemiz lazım. Bunları da bulamayanlar var.

    - Sen bu aç ve açıkta olmamak mı diyorsun? Yaşamak mı bu? Adam gibi bir yemek yediğimiz yok, eğlenmek yok, harçlık yok, yokların kol gezdiği bir hayat bizimki. Bizde var olan sadece yokluk. En iyisini yapıyorlar bir gün bende kaçıp kurtulacağım bu iğrenç yerden. Bol para kazanabilecek bir iş bulayım ardıma bile bakmadan terk edeceğim burayı.Siz de ne haliniz varsa görün.Bir boğaz daha eksilir işte.

    Fatma hanım ne diyeceğini şaşırmış,boğazında düğümlenen sözcükleri sıralayamadan yutkundu. Gözleri camda, kulakları İbrahim de kalbine çöreklenip duran acı da eklenince gözlerinden yaşlar hücum etti. Ellerinin tersiyle gözyaşlarını silerken dayanacak güç bulamıyordu kendinde. Kendini yapayalnız ve çaresiz hissediyordu. Tek sığınağı Yaradanıydı. Dua ederken kapıdan sesler gelince koşarak açtı kapıyı. Gelen oğlu Yakup tu. Oğluna yanaşıp sımsıkı kucaklamak, bağrına basmak istedi ama Yakup eliyle annesini kendinden uzaklaştırdı.

    - Oğlum çok merak ettim. Nerede kaldın? Hiç bu kadar gecikmezdin ne oldu?

    - Bundan sonra böyle. Okuldan sonra çalışacağım. Arkadaşlarla iş bulduk. Senin verdiğin yetmiyor ne yapalım.

    - Ne işi bu oğlum?

    - Boş ver sen para gelecek ya ona bak.

    İbrahim merakla atıldı söze;

    - Yakup parası güzelse bende çalışayım. Ne işi olursa olsun. Yeter ki bol para versinler.

    - Çocuklar sakına haram olan bir iş yapmayın. Allah hesabını sorar mutlaka. Üç günlük dünyada iyi yaşayayım derken ahiretinizi mahvetmeyin.

    - Sen merak etme anne inan tıpkı babam gibi olacağım. Çok para kazanan hali gibi. Onları yiyip çocuklarını zor durumda bırakan hali gibi değil.

    - Neden böyle konuşuyorsunuz çocuklar. Takdir böyleymiş. Nasipten ötesi olmuyor işte.

    - Ne nasibi ya. Anne şunu kafana sok, babam paraları başka kadınlarla bitirdi tamam mı. Nasip falan değil. Onu, hayatım boyunca affetmeyeceğim. Bu halde olmamızın tek sebebi o. Bu gerçeği kimse değiştiremez.

    Fatma hanımın boğazında kelimeler düğümlendi. Söyleyecek söz bulamıyordu oğullarına. Artık iyice şartlanmış çocuklarına ne söyleyebilirdi ki? Sessice mutfağa yöneldi. Gözyaşlarını içine akıtarak yemeği hazırladı.İştahla yemek yiyen çocuklarına dalarak seyrederken kendi hiçbir şey yiyemiyor sadece için için ağlıyordu.

    Günler bu şekilde gelip geçiyor, çocuklarıyla hiç konuşamaz hale gelmişti. Annelerine zerre kadar saygı duymayan,asi birer evlat olduklarını görmek onu iyice yıpratıyordu. Vaktinden önce çökmüş,hem fabrika hem de evdeki işleri yapamaz hale gelmişti.Bunu görmelerine rağmen çocukları yine de ona yardımcı olmuyor, umursamıyorlardı bile. Bu arada İbrahim, aynı işte çalıştığı bir kızla evlenip bir ev tutmuşlardı. Anne si ve kardeşinin halini hatırını sormaya bile gelmiyordu. Karısı beğenmediği için evlerine bile gelmiyor,onları ve yaşadıkları yeri küçümsüyordu.Fatma hanım onlara gittiğin de onunla hiç ilgilenmiyorlar,bir an önce gitmesi için bekliyor gibiydiler.Yakup zaten kendi halinde eve sürekli geç geliyor,annesinin soru sormasına bile fırsat vermiyordu.Bu geç gelmeler ve şüpheli halleri annesini çok düşündürüyor,yasal olmayan bir şeyler yaptığını düşünmek bile istemiyordu.Ama korktuğu başına gelmiş,bir dükkanı soyarken yakalanan küçük oğlu hapse girmişti bile.Yaptığı hatanın bedelini senelerce hapiste yatarak ödeyecekti. Ya annesi, onu zorluklarla büyüteyim diye canını dişine takan annesi bu olayı nasıl hazmedecekti. Bir anda bol para kazanma hırsı onu ne hale getirmişti. Tüm olumsuzlukların üst üste gelmesinden dolayı artık tahammül gücü kalmamış,hayatın yükünü taşıyamaz hale gelen vücudu yığılıp kalmıştı. Komşuları İbrahimi çağırdılar. Bitkin bir şekilde yatan annesinin yanına gelen İbrahim neşesi kaçmış ağabey ve kardeşine kızıyordu.

    - Bana yükleyip kaçın bakalım.Ben ne yapacağım. Karımla aram mı açılsın?Annemi bizim evde istemiyor.Ne yapayım şimdi.

    Fatma hanım titreyen sesiyle zorlanarak cevap verdi;

    - Sen merak etme yavrum. Ben burada yaşarım. Sizin keyfinizi kaçırmam.

    - Nasıl yaşayacaksın. Kirayı verememişsin. Ev sahibi beni buldu. Elimde ki son parayı ona verdim.Ben de kiracıyım biliyorsun. İki evin birden kirasını nasıl vereyim. Of ya ne yapacağım şimdi.

    - Oğlum üzme kendini ben başımın çaresine bakarım.

    - Bu evi boşaltalım. Sen tek kişisin iki odaya ne gerek var. Tek odalı bir ev tutalım sana.Kirası da az olur tamam mı?

     Fatma hanım söyleyecek söz bulamıyor, çaresizlikten sürekli ağlıyordu. Oğlu;

    - Ben akşam gelirim. Şimdi işe gitmem lazım.

    - Güle güle oğlum. Gelinime selam söyle.

    Yattığı yerden bile doğrulamıyordu. Akan gözyaşlarından ıslanan yastığa sarılıp hıçkırarak ağlıyordu. Elinden gelen sadece buydu çünkü. Aradan üç gün geçmesine rağmen İbrahim gelmemiş, üstelik haber bile göndermemişti. Belli ki eşini ikna edememişti. Onu tanıyan ve yaşadığı zorluklara şahit olan komşuları da bu duruma çok üzülüyorlardı. Sokağın çıkışında tek odalı,yıkık bir gecekonduyu tamir ederek Fatma hanımı oraya taşıdılar. En azından kira vermeyeceği için biraz daha rahat olacağını düşünüyorlardı.Hiç tanımadığı, oğulları yaşındaki delikanlılar, yürüyemeyen Fatma hanımı ellerinde taşıyarak yeni evinde ki yatağına götürdüler.Komşularına baktı bir bir.Ağlamaktan kurumaya başlayan yaşlı gözleriyle, onun için çırpınan komşularına.Kendi canından,kanından olan evlatları değil de hiç emeği geçmemiş insanlara muhtaç kalmıştı.Yemeyip yedirdiği,giymeyip giydirdiği, zor şartlarda yetiştirdiği evlatları yoktu yanında.Şimdi o oğullarına muhtaçtı ama onların her ihtiyaçlarını gidermek için gece gündüz çalışan annelerinin ihtiyaçlarını gidermekten acizlerdi. Komşular bir bir gidip onu yeni evinde yalnız bırakmışlardı. Arada ona yemek getiren, evini toparlayıp, süpüren, Fatma ninenin tüm işlerini halleden yine komşuları oluyordu. İbrahim’e söylemelerine rağmen bir kere bile gelip annesine bakmamıştı. Ne yediğini, ne içtiğini, nasıl yaşadığını hiç merak etmemişti.

     Tüm bunları düşündü Fatma nine. Kenarları sararmış resme her baktığında geçmişe dalıp kalıyor yaptığı hataları bir türlü hazmedemiyordu.Hatalarının bedelini ödüyordu sanki.Paranın esiri olmasının, vereninde alanında sadece Allah olduğunu unutmasının, Yaratıcısını unutmasının neticesiydi bunlar. Yaratıcısını unutup,çocuklarını imandan uzak bir ortamda yetiştirmesinin neticesiydi.Şimdi bu köhne evde yapayalnız kalmasının sebebi,asi evlatlar yetiştirmesiydi.Doğru olanı gösterememişti ki onlara.Güzel örnek olamamıştı.Bedelini de bu şekilde ödüyordu işte.Yatağından zorla doğrulup,titreyen bacaklarına aldırmadan yavaşça ilerleyip duvarda asılı olan resmi alıp tekrar yatağına döndü.Kollarıyla sımsıkı kavradı resmi.Bir zamanlar kurtarıcı olarak düşündüğü eşi Hüseyin,askerde evlenip bir daha da arayıp sormayan büyük oğlu Rıza,tüm masraflarını karşılayarak evlendirdiği ve evine misafirliğe bile gidemediği ortanca oğlu İbrahim ve utanç verici bir suçtan dolayı hala hapiste olan küçük oğlu Yakup.Hiç biri yoktu yanında.

    Yattığı yerde sımsıkı sarıldı bir zamanların mutluluk tablosu olan resme. Kendilerine sarılamadığı evlatlarının cansız resimlerine sarılarak özlem gidermeye

     Ertesi gün gelen komşusu onu bu şekilde buldu. Artık nefes almıyordu Fatma nine. Yaradanına gitmişti. Boş olan bu dünyayı, kıyamadığı evlatlarını, sevdiklerini ve sevmediklerini bırakarak binlerce kez tövbe ettiği Rabbine yönelmişti.

    Komşusu Fatma ninenin elindeki resmi almak istese de son kalan gücüyle sımsıkı kavramış resmi bir türlü alamadı elinden. Belli ki özlem ve hasretini dindirmek istercesine kenarları sararmış bu siyah beyaz resme sarılarak yönelmişti onu yoktan var eden Rabbine…

Mükerrem Bulut
alıntıdır
kaynak : HikayeArşivi

Rağmen Sevgisi

Posted by PearL | Yaşamdan Hikayeler | Pazartesi 9 Şubat 2009 03:49

Okul çıkışı arkadaşları birbirleriyle şakalaşarak evlerine doğru yöneldiler. Arkadaşlarının keyfi yerindeydi ama o derin düşüncelere dalmış bir türlü ayak uyduramıyordu. Ertesi gün yetişmesi gereken kompozisyonu düşünüyor,bu aklına geldikçe de neşesi kaçıyordu.Kompozisyon konusu onun en zayıf olduğu konuydu çünkü. Sevmek. Onun çok yabancı olduğu,hiç tatmadığı,yaşamadığı bir duyguyu nasıl geçirecekti kağıda? Ona kim yardım edebilirdi acaba? İşten gece yarısı gelen onun varlığından bile habersiz babası mı? Konkenden,gezmekten evin yolunu unutan annesi mi? Gece barlardan, eğlence merkezlerinden sabaha karşı dönen ablası mı? Hiç biri yardım edemezdi ona. Çünkü onlarda sevgiyi daha doğru bir deyimle sevmeyi bilmiyorlardı ki.İnsan bilmediği bir olguyu tarif edemezdi mutlaka.Selim kafasını kurcalayan bu düşünceler içerisinde evine gelmişti bile. Her zaman ki gibi evde kimseler yoktu.Üzerini değiştirip bir şeyler atıştırdıktan sonra aklına mahalle camisinin imamı geldi. Ne zaman başı sıkışsa hemen ona gidiyor dertleşiyor veya aklına takılan soruları soruyor, hayatı sorguluyorlardı beraber. Ona sorarak dersini yazabileceğini düşününce sabahtan beri asık olan yüzüne tebessüm konuvermişti. Hazırlanıp çıktı evden.Mustafa hocanın ona mutlaka yardım edeceğini biliyor olmanın verdiği rahatlıkla koşar adımlarla camiye gelmişti bile. Caminin içine girdiğinde cemaatin namazda olduğunu görünce sessiz bir şekilde arka tarafta bir yere oturup onları izlemeye başladı. Dört, beş sıra dizilmiş cemaat, hocanın okuduğu sureler, aynı anda rukuya varan, aynı anda secdeye varan bir sürü insan. Çok güzel bir manzaraydı bu. Arka sırada ufak bir çocuk çekti dikkatini.Oda büyükler gibi gayet ciddi bir şekilde ayak uydurarak kılıyordu namazını.Selim camiyi süzdü sonra tavanlardaki işlemeleri,ortadaki büyük avizeyi,mimberi,mihrabı,seccade desenli halıları,şekilli camları ve daha bir sürü özelliğiyle farklı bir havası vardı buranın.Her girdiğinde değişik bir huzur kaplıyordu içini. Tarifi imkansız,içini rahatlatan,ona huzur veren bir havaydı bu. O tüm bu düşünceler içindeyken namaz bitmiş cemaat sessizce dağılıyordu bile.

    En son Mustafa hoca çıkacaktı ki arka tarafa sinip kalmış Selimi görünce durakladı. Tebessüm ederek baktı delikanlıya. Göz göze geldiklerinde her ikisinin de yüzleri gülmüştü. Sessizliği Mustafa hoca bozdu;

    - Hoş geldin Selim.Nasılsın?

    - İyiyim hocam.Siz nasılsınız?

    - Allah’a şükür iyiyim. Gel istersen bahçeye çıkalım sana bir çay ısmarlayayım da öyle sohbet edelim ne dersin?

    - Tamam hocam. Siz bilirsiniz.

     Mustafa hoca önde, Selim mahcup bir şekilde arkada bahçedeki masaya oturmuşlardı bile. Güllerle donatılmış, hanımeli ile bezenmiş, mis gibi kokan, tertemiz şirin bir bahçeydi burası. Çay içilen bölümde büyük bir de kütüphanesi vardı bu çay bahçesinin.Mustafa hoca kendi imkanları ve gayretiyle oluşturmuştu bu bahçeyi.Bahçeyi o kazmış,rengarenk çiçekleri o dikmiş,kendi evindeki ve topladığı kitapları ciltlettirerek o oluşturmuştu bu güzellikleri. Selim tüm bunları bildiği için olsa gerek Mustafa hocaya çok fazla saygı duyuyor,onu her gördüğünde yüzü mahcubiyetten kızarıyordu.O hep başkaları için uğraşırken kendisinin hiç kimseye hayrı dokunmayan, kendi ihtiyaçlarını karşılamaktan bile aciz olması utandırıyordu onu.Gıpta ediyordu Mustafa hocaya.Onunla bir aradayken öyle güzel şeyler öğreniyordu ki.Sadece anlattıkları değil,yaptıklarıyla örnek olan bu insana özenmemek imkansızdı.Mahalleyi de çok değiştirmişti.İnsanlara güler yüzle anlatması,herkesin yardımına koşması,maddi manevi pek çok insanın ihtiyacını gidermeye çalışması tüm mahalleliyi memnun ediyor ellerinden gelen yardımı onlarda yapıyorlardı. Bir iyi insan, bir mahalleyi bu kadar değiştirirse, Mustafa hoca gibi birkaç iyi insan neler yapabilirdi kim bilir?Selim,Mustafa hocanın yüzünde ki aydınlığı,gözlerindeki o ışığı ve kalbinin güzelliğini o kadar çok takdir ediyordu ki,çevresindeki pek çok insandan daha fazla saygı duyuyordu ona.İçi boş elbiselere gösterilen hürmetin aksine, içi tamamen dolu elbise sahiplerine saygı duyulmalıydı. Anlattığı dini yaşayarak gösteren, örnek alınan, ilmiyle amel eden bir insana saygı duyulmazmıydı? Selim,Mustafa hocayla göz göze geldiklerinde hoca tebessüm ederek sordu;

    - Özlettin kendini Selim kardeş. Neler yapıyorsun bakalım? Uzun zamandır görüşemedik.

    - Evet hocam gerçektende birkaç haftadır görüşemedik… Dersler çok yoğun. Sizin verdiğiniz kitabı okudum ufak notlar tuttum oradan. Daha sonra getiririm. Bugün kafamda başka şeyler vardı tamamen unutmuşum.

    - Önemli değil Selim kardeş. Ben genelde neler yaptığını sordum.

     - Hocam, öğretmenimiz sevgi üzerine bir kompozisyon yazmamızı istedi.Bende yazacak bir şey bulamadım. Aklıma siz geldiniz. Bizim evde pek hayata geçmeyen bir kavram bu biliyorsunuz. Veya başka yerlerde bunu telafi etmeye çalışıyoruz desek daha doğru bir ifade olur.Babam işini seviyor,annem konken partilerini,ablam da barları.Tabi bunları sevmek öğretmenin önemle üzerinde durduğu verdiği sevgi kavramına giriyor mu bilmiyorum.

    Mustafa hoca müşfik bir edayla dinliyordu. Senelerdir aynı mahallede yaşadıkları halde Selimin babasını bir kere bile camide görememişti. Yolda karşılaşsalar bile selam vermeyecek kadar da kendini üstün gören bir insandı.Öğrenmeye istekli,hayatı sorgulayan bu delikanlının ailesi bir birinden o kadar kopuktu ki.Gözleri parlayan bu delikanlıyı çok seviyordu Mustafa hoca.Öğrenmek için çabalayan,ailesinin yaşantısını sorgulayan ve kendisine huzur verecek bir yaşantıyı arzulayan bu delikanlı ona çok şey öğretmişti aslında. Kimseyi ailesine bakarak değerlendirmemeyi, hiç ummadığı bir insanın bile içinde gizli kalan öğrenme arzusunun olabileceğini,bunu açığa çıkarmak için nasıl bir metod izlemesi gerektiğini hep ondan öğrenmişti.Her tanıştığı insanı bir kitap gibi okumayı seviyordu o.Her insandan alınacak dersler mutlaka vardır diye düşünüyordu çünkü. Sürekli kendi yaptığımız hatalardan ders alacak kadar uzun yaşayamıyordu ki insan. Başkalarının hatalarından da ders almalı, hayatını bu doğrultuda şekillendirmeliydi.

    Selim ve ailesi de ders aldığı kişilerin başında geliyordu. Meraklı gözlerle kendisini dinleyen Selime dönerek;

    - Beraber araştırırız Selim.Toplumdaki sevgi kavramından,olması gereken sevgiye kadar hepsini konuşuruz tamam mı?

    - Çok iyi olur hocam.Bu konunun benim için ayrı bir önemi var. Okuduğum zaman arkadaşlarımın da düşünmesine sebep olabilecek bir yazı yazmak istiyorum. Yüksek not alma endişesi değil benimki.

    - Anlıyorum Selim.Ben bu konuda bildiklerimi anlatayım sana. Sen içinden uygun olanları yazarsın olmaz mı?

    - Çok iyi olur hocam sizi dinliyorum.

    - Selim,sevgiyi anlatan o kadar çok yazı okudum ki sayısını ben bile unuttum. Her halde uygulayamadığımız fakat içimizde ukte olan bu duyguyu satırlara dökerek rahatlıyoruz.Toplum olarak belki de en cimri davrandığımız duygudur sevmek.Sevgimizi belli etmek,sevdiğimizi söylemek noktasında ve hissettirmek noktasında hep cimri davranmışızdır.İnsanlara kızgınlıklarımızı rahatça belli ediyoruz,öfkelerimizi şamar gibi suratlarına indiriyoruz. Onları yargılamada, insafsızca eleştirmede haddinden fazla cömertiz ama bu cömertliği sevgiye gelince hep frenliyoruz. Toplum olarak ağız birliği yapmışcasına dilimizin ucuna kadar gelen bu sözcüğü zoraki yutuyoruz.Sevmek ve sevdiğini söylemek oysa ne kadar güzel,ve o kadar doğal ki.Tıpkı sevildiğimizi karşımızdakinden duymak gibi.

    - Evet hocam ne kadar güzel anlatıyorsunuz. Size gelmekle çok iyi yapmışım.

    - Dur daha bitmedi. Bu konu üzerine cilt cilt kitaplar, yazılar yazılmıştır.. Sana Peygamber efendimizle ilgili bir olayda anlatayım. Resulün sevgi anlayışını da öğrenmiş oluruz.Peygamber efendimiz bir sahabiyle birlikte oturuyor.Sohbet halindelerken karşıdan başka bir sahabinin geçtiğini görüyorlar.Peygamber efendimizin yanındaki sahabi,karşıdan geçmekte olan kişiyi göstererek,

    - Ya Rasulallah. Ben bu arkadaşımı Allah için çok seviyorum.

    Rasulullah tebessüm ederek sorar;

    - Peki bunu ona söyledin mi?

    - Hayır ya Resulallah

     - Neden peki? Git ve bunu ona söyle der.Peygamber Efendimizin yanından kalkan sahabi uzaklaşan arkadaşını yakalayarak güleç bir şekilde konuşmaya başlar;

    - Ben seni Allah için çok seviyorum ey arkadaşım,

    Arkadaşı şaşırmıştır ama bu durum çok hoşuna gider ve oda tebessüm ederek karşılık verir;

    - Allah razı olsun arkadaşım. Bende seni Allah için çok seviyorum. Sarılarak ayrılırlar.

     Günler sonra Peygamber efendimiz o sahabiyle tekrar karşılaşır. Ama morali bozuk ve yüzü asılmış olup dalgın dalgın yürüyen sahabiye sorar;

    - Hayırdır kardeşim bu ne dalgınlık.

    - Ey Allahın Rasulü. Hani geçen gün sizinle konuşurken karşıdan geçerken kendisini çok sevdiğimi söylediğim arkadaşım var ya

    - Evet bende sana git bunu söyle demiştim.

    - İşte o arkadaşımın ölüm haberini aldım üzüntüm ondandır. Peygamber efendimiz sırtını sıvazlayarak karşılık verir,

    - Allahdan geldik ve yine o na döneceğiz. İyi ki onu çok sevdiğini söyledin.

     Evet selim kardeş şimdi bizde bir düşünelim. En son kime onu sevdiğimizi söyledik? Veya bunu hissettirdik? En son ne zaman sokakta gördüğümüz bir çocuğun sadece sevgimizi belli etmek için başını okşadık?Ne zaman tanımadığımız birine sırf Allah rızası için selam verip gülümsedik? En son ne zaman üst kattaki komşumuzun gürültüsünden rahatsız olsak da şikayetlenmedik? En son ne zaman alt kattaki komşumuzu düşünerek daha yavaş sessiz olup çevremizdekileri uyardık?

    En son ne zaman hasta olan birini kendimizi mecbur hissetmeden sadece Yaradan rızası için ziyaret ettik? İnsanların stres içinde olduğu şu günümüzde birbirine bağırmak için bahane ararken biz ne zaman öfkemizi yuttuk? Karşımızdakinin öfkesini anlayarak sakinleşmesini bekledik? En son ne zaman arabayla giderken bizi sollayan birine kızmayarak arkasından söylenmedik? Ona sakin bir şekilde ne zaman yol verdik. Ne zaman işveren işçisinin hatasını hoş görüp,görmezden geldi? Ne zaman karşımızdakini sırf insan olduğu için sevdik? Tanımasakta,işimize yaramasa da,çıkarımız olmasa da, karşılık vermeden sınırsız, hesapsız, sorgusuz bir şekilde sadece Allah ın yarattığı bir kul olduğu için onun değer verdiğinden dolayı bizde değer vererek sevdik? Ne zaman?

     Bu örnekler o kadar çok ki. Ama benim anlatmaya çalıştığım bu değil. Kavram kargaşasının diz boyu olduğu bu toplum,sevgi kavramını da yanlış anlamış ve yanlış anlatmıştır. Israrla üzerinde durulması gereken konuda bu olmalı bence. Her hareketimizi ve her davranışımızı belli kalıplara oturtan bizler sevgiye de bir kalıp uydurup oraya hapsetmişiz. Öyle ki bu kalıptan taşmaya çalıştıkça budayarak yok olmaya mahkum etmişiz. Aslında nedir sevmek?

    Sınırsız, hesapsız, yorumsuz, çıkarsız, kalıpsız ve en önemlisi de karşılıksız..

     Selim can kulağıyla dinliyor, Mustafa hocanın ağzından çıkacak her kelimeyi özenle yerleştiriyordu hafızasına. Mustafa hoca soğumaya başlayan çayından bir yudum alıp konuşmasına devam etti;

    - Biz sevgimizi bir takım şartlara bağlamışız. Zorunluluklar çerçevesinde sevmişiz. Hep bir çıkar ve beklentimiz var sevdiklerimizden. Direktifler vermişiz onu sevmek için, buna çok hakkımız varmış gibi. Kimi zaman zoraki bir sevgi çeşidi olan ÇÜNKÜ SEVGİSİYLE sevmişiz karşımızdakini. Mecburi yaşanan bir olgudur ki, örnekleri çokça mevcuttur.

    ‘Seni seviyorum çünkü benim çocuğumsun’

    ‘Seni seviyorum,çünkü benim istediğim gibi davranıyor ve giyiniyorsun’

    ‘Sizi seviyorum çünkü benim her istediğimi alıyorsunuz’

    Sizi seviyorum benim komşularımsınız,akrabalarımsınız vesaire.

    Birde şartlı sevgi çeşidi yaygındır bizde.Buda EĞER SEVGİSİDİR.

    ‘Eğer benim istediğim gibi davranırsan seni çok severim’

    ‘Eğer karnende kırık olmazsa seni çok severiz’

    ‘Eğer takdir getirirsen seni çok severim’

    ‘Eğer her şey farklı olsaydı seni sevebilirdim gibi.

    Aslında olması gereken bir sevgi türü de RAĞMEN SEVGİSİDİR

    ‘Sen benim istediğim gibi davranmasan da ben seni seviyorum’

    ‘Oğlum sen takdir getirmesen de biz seni çok seviyoruz’

    ‘Babam sürekli hatalarımı yüzüme vursa da yine de her şeye rağmen onu çok seviyorum’ şeklinde örnekleri çoğaltabiliriz.

     Her şeye rağmen sevebilmek gerçek sevgi oluyor yani. Diğerleri sevgi maskesiyle dolaşan şartnameler sadece. Dayatmalı ve şartlara bağlı olan bir duygu sevgi olamaz Mustafa hoca iyice soğuyan çayından son bir yudum daha alıp, parlayan gözleriyle Selime bakarak atıldı söze;

    - Bu arada Selim ben seni Allah için çok ama çok seviyorum.

    Selim şaşırmıştı. Ama bu sözler o kadar çok hoşuna gitmişti ki oda yürekten kalbinde hissederek sevgi hanesinin en başında olan bu örnek insana hitaben karşılık verdi;

    - Mustafa hoca bende seni Allah için çok seviyorum. İnşallah Rabbim de bizleri sever.

    - İnşallah Selim kardeş inşallah….

Mükerrem Bulut
alıntıdır
kaynak : HikayeArşivi

Gömleği Arkadan Yırtılanlar

Posted by PearL | Yaşamdan Hikayeler | Pazartesi 9 Şubat 2009 03:47

Sararıp dökülmeye başlayan yaprakları, gökyüzündeki kara kara yağmur bulutları, adeta insanın yüreğine ürperti veren tüm güzelliklerin üzerine çökmüş olan sisli havaya camdan bakarken, sevinçle hüznü bir arada yaşıyordu Zeynep.

    Onu tanıyan arkadaşları çağın Zeynep’i lakabını takmışlardı. Ortaokulu, liseyi dışarıdan vermiş nihayet üniversite kapısına dayanmıştı.Bu arada lakabına yakışır bir şekilde bir gazetenin köşesinde yazdığı Kur’an merkezli, vahyi esas alan hikayeyi araç olarak kullanıp kaleme aldığı yazılarından dolayı bir çok kimse onu tanır, taktir ederdi. Çevresinde gördüğü aykırılıkları vahiy süzgecinden geçirip kaleme alır, insanların önüne sıkılmayacakları bir tarzda kaleme alıp koyardı. Oysa artık kendi hikayesinin başlayacağından habersizdi. Ertesi gün sınavı vardı ama o,sınavdan çok sınava alınıp—alınmayacağı endişesini taşıyordu. Devamlı dua ediyordu. Rabbine sığınıyor, ondan yardım bekliyordu. Tüm bu duygular benliğini kuşattığı bir anda acı acı çalan kapının zil sesiyle irkildi Zeynep. Gelen en yakın arkadaşı, sırdaşı, aynı düşünceleri paylaştığı onun için canı-cananı Haticeydi.

    - Selamünaleyküm. Zeynep’im nasılsın?

    - Aleykümselam. Hamdolsun Hatice.Hoş geldin buyur içeriye.

     Beraberce içeri girip karşılıklı oturur oturmaz Zeynep hararetle atıldı söze;

     - Tamda ifadesi mümkün olmayan düşünceler içerisindeyken geldin çok iyi oldu.Seni gördüğüme o kadar çok sevindim ki anlatamam.

     Hatice Zeynep’in heyecanını, telaşını sezmiş olacak;

    - Hayırdır.Sınav stresi erken başlamış olmalı.

    - Keşke öyle olsa. Bu sınav benim ve benim gibi düşünenler için gerçekten bir dönüm noktası olacak gibi.

    Hatice arkadaşının endişesini anlamış,onu rahatlamak istercesine müşfik bir şekilde karşılık verdi;

    - Zeynep endişelenmene gerek yok. Biz duruşumuzu muhafaza edelim yeter ki. Sana uğramamdaki sebep hem seni görmek ,hem de akşam okuduğum ayetlerin düşünce dünyamda estirdiği fırtınalar….

    Gece okuduğum surenin etkisinden olacak uyuyamadım. Belki de çoğu defa gözümüzün önünde olan, okuduğumuz bu ayetler zinciri beni adeta tekrar diriltti.

    - Hatice arkadaşım sen ne diyorsun?Seni dirilten bu ayetler hangileri, hangi sure bu?

    - Zeynep’im Yusuf suresi. Yusuf (as) kıssasını bilirsin. Yusuf peygamberle kralın eşi Züleyha’nın arasında geçen söz ve eylem aşamalarını hatırlar mısın? Hani Yusuf (as) oldukça yakışıklı bir gençti. Öyle ki,Züleyhayı Yusufu beğenmesinden dolayı eleştiren ve bunun içinde saraya davet edilerek karşılarına çıkan Yusufa bakan bayanlar, onu görünce neredeyse parmaklarını keseceklerdi. İşte Yusuf (as)’dan muradı olan Züleyha, bu niyetini Yusuf’a açtığında Rabbin nimeti sayesinde teveccüh etmiyor Yusuf. Bu noktada ortamdan kaçmaya çalışan Yusuf’a arkadan müdahale edip çekmeye çalışırken Yusuf (as)’ın gömleğini arkadan yırtar Züleyha. Muradına eremeyen Züleyha bu sefer de iftira atar Yusuf’a. Şahitler dinlenir ve karar çıkar

    - Şayet Yusufun gömleği önden yırtılmışsa suçlu olan Yusuftur.Yok eğer arkadan yırtılmışsa suçlu olan Züleyhadır.

     Yusuf (as) lehinde karar çıkar ve Züleyha suçlu bulunur. İşte Zeynep kısaca kıssa bu şeklide gelişir.

    - Evet Hatice kıssayı bu haliyle biliyorum bende.

    - Zeynep bu ayetleri okuyunca bir an kendimi sahabilerin yerine koydum. Her ikimizde aynı ayetlerle muhatabız. Onlar ve biz. Aynı menbaadan kana kana içmeye çalışan bizler. Neden aynı tavırları sergileyemiyoruz? Vahyin onlarda bıraktığı etki ile bizim üzerimizde bıraktığı etki neden aynı olmaz? Neden fark eder ki?

    - Hatice haklısın. Bu bizim en önemli hastalığımız. Belki de bizler yaşantımızda vahyi konuşturacak iken, vahyin karşısında konuşmuşuz. Durumumuzu, konumumuzu, her şeyimizi ifade etmek için, meşrulaştırmak adına vahye gitmişiz. Her şeyimizi ona onaylattırmışız. Yürüyen Kuran olan bir peygamber gerçeği ortada iken vahyi hayata taşıyamamışız. Hep bir takım endişeler kuşatmış bizleri. Ben’lik duygularımızı aşıp ta Biz diyememişiz ki hiç. Biz demenin hazzını tadamamışız ki.

    - Evet kardeşim katılıyorum tüm dediklerine. Ama bu Yusuf suresi beni çok düşündürdü. Gömleğin yırtılmasındaki anlam nedir? Gömlek önden-arkadan yırtılmış olsa ne ifade eder ki? Derken çözdüm. İşte o an sahabilerle aynı frekansı yakaladığımı hissettim. Her şey Yusuf (as) ile Züleyha da saklı. Yusuf (as) Züleyha’ ya meyletmedi, yönelmedi. Yüzünü muvahhid olarak Rabbine çevirdi. Züleyhadan kaçtı, ondan Rabbine hicret etti. Züleyhanın muradından çok Rabbinin muradına koştu. Acaba bugün vahyi yaşantıya hakim kılma yönündeki engeller nelerdir? Bunlar bizim için birer Züleyha değil midir? Bize Allah ve Resulünden daha sevgili gelen Züleyhalarımız nelerdir? İşte asıl gündem bu olmalı. Pratikteki Züleyhalarımızı tesbit edip, bunlar karşısında Yusuf (as) gibi bir duruş sergileyemediğimiz an kaybettiğimizin işaretidir. Bizle bu kavgada gömleği arkadan yırtılanlardan olmak durumundayız. Bu ise devamlı önde olduğumuza işaret eder. Önde olan biziz geride olanlar ise Züleyhalarımız. Arkaya dönmeden, bakmadan emrolunduğumuz gibi dosdoğru olmak kaydıyla yüzümüzü Rabbim’ize çevirmeliyiz.

    - Hatice gerçekten ben bu ayetleri hiç böyle düşünmemiştim. Aman Yarabbi. Tüylerim ürperdi. Çoğu zaman kıssa der geçeriz. Ama öyle mi kardeşim. Sen bugün bana Rabbim’in bir lutfu oldun. Hatice şimşekler çaktırdın düşünce dünyamda. Tamda sınav arifesinde. Nasıl ki Yusuf (as) gömleğini çıkarmadıysa benim gömleğimde örtümdür. Tesettürümdür. Şimdi anladım. Ben bu kıssaya muhtaçmışım. Bu kıssa beni diriltti. İşimi kolaylaştırdı.

     Tüm bunları ifade ederken Zeyne’in gözleri ışıl ışıl parlıyor. Kabına sığmaz bir hale bürünüyordu. Sanki bayramdı o an onun için. “Rabbin verecek ve sende hoşnut olacaksın” emri tezahür ediyordu.

     Hatice ile Zeynebin sohbetleri ilerledikçe ilerledi. Nihayet ilerleyen saati dikkate alan Hatice;

    - Kardeşim Zeynebim. Artık kalkmalıyım. Ama duamız odur ki, “Rabbimiz Züleyhalarımız karşısında gömleği arkadan yırtılanlardan eyle. Bizi bağışla. Bize merhamet et. Sensin bizim mevlamız. Bizim senden başka kimimiz, kimsemiz yok. Bizlere yardım eyle.(AMİN) Rabbim yarın ki imtihanında yar ve yardımcın olsun. O sığınağın, o yaranın, o gören gözün, yazan kalemin olsun. Sen ve senin gibi çağın Zeyneblerine….

     Her iki arkadaş birbirlerine şimdiye kadar hiç yaşamadıkları bir duygu seli ile sarılıp, kucaklaştılar., selamlaşıp ayrıldılar.

    Zeynep; Haticenin sözlerini düşündü, durdu. Derken hayli ilerleyen zamanı görünce Namazını kılıp,derin düşünceler içerisindeyken uykuya dalıp gitti .

     Sabah erkenden sınava gireceği okulun yolunu tuttu.Yol boyunca hemen hemen nereye baksa sınava girecek insanların telaşlı halini, koşuşturmalarına şahit oldu.Otobüslerde, özel araçlarda, kaldırımlarda sınav yarışı daha şimdiden başlamıştı sanki. Nihayet öğrenciler sınav numaralarının son rakamına göre grup grup sınava girecekleri sınıflara alınmaya başlamıştı ki, Zeynep’i başörtülü olmasından dolayı endişe sardı bir an. Ama o her an hazırlıklıydı. Problemsiz bir şekilde diğer öğrencilerle beraber oda sınava gireceği anfi şeklindeki oldukça büyük salona girdi. Salondaki diğer arkadaşlarıyla da bekleme sürecinde oldukça güzel sohbetler, diyaloglar geliştirdi.Salondaki diğer öğrencilerde onun başörtülü bir şekilde sınava girebilmiş olmasından memnun gibiydiler. Hem neden olmasınlardı ki? Hemen hemen bir çoğumuzun Annelerinin, bacılarının başları örtülü değil miydi? Bir bez parçasından rahatsızlık duymak asıl yobazlık değil de neydi? Derken soru kitapçıkları dağıtılmaya başlandı. İşte tam o sırada sınav komisyonu başkanı ve beraberinde adeta badygard gibi gezen birkaç kişiyle sınav salonuna geldi. Gözler sanki bir şey arıyordu. Değerli bir şeyini kaybetmenin verdiği endişeyle aranan yüz ifadesi vardı sanki. Derken Zeynep ile göz göze geldi.

    - Hanımefendi lütfen dışarı gelir misiniz? Bu şekilde sınava girmeniz mümkün değil.

     Bu ifade Zeynep kadar sınava giren diğer arkadaşlarını da üzmüş, birkaç kişinin sözlü ifadeleri fayda vermemişti. “Çağın Zeynebi” ismi ile amil olan bu genç kız oturduğu sıradan ayağa doğru doğruluyor. Ve Züleyhasını kurban ediyordu.

    - İmtihan için geldiğim bu ortamdan, imtihanı kazandığıma inanarak çıkıyorum. Benim için Rabbimin imtihanı daha çetin, daha zor. Ben onu kazanayım da varsın bu imtihana girmeyeyim. Yusuf (as) ifadesiyle;

    “…Rabbim zindan, bunların beni kendisine çağırdıkları şeyden daha sevimlidir. ..”(Yusuf.33) ayetini okudu.

     Zeynep yavaş yavaş oturduğu masasından çıkıp, gösterildiği gibi dışarıya doğru ilerlerken geride bıraktığı koskoca anfideki yüzlerce kardeşi ayağa kalkmış çağın Zeynebini desteklercesine alkış ritmi tutuyordu. Zeynep hıçkıra hıçkıra koşar adımlarla dışarı çıkarken bahçede en yakın arkadaşı adeta onun önünü beklemekteydi. En sevdiği arkadaşı Haticeydi bu. Aralarında birkaç metre kadar bir mesafe kalmıştı ki, bir an durakladı Zeynep. Elleriyle gözyaşlarını silip, hıçkırıklarını içerisine gömdü adeta. Kendini toparladı. Yüzlerce öğrenci yakınının olduğu okul bahçesindeki sessizliği Zeynebin feryadı bozdu;

    - Hatice . Kardeşim Haticem. Züleyhama arkamı döndüm. Gömleğimde arkamdan yırtıldı.Şahid ol kardeşim şahid ol.

     İki kader arkadaşı kalabalığın alkışları arasında çevirdikleri bir taksiye atlayarak yoğun trafiğin arasında kaybolup gittiler….

Mükerrem Bulut
alıntıdır
kaynak : HikayeArşivi

Sonraki Sayfa »
site ekle - Toplist

Kiisel


Zirve100 Site ekle