Büyülü Hayatlar

Posted by PearL | Toplumsal Hikayeler | Çarşamba 8 Nisan 2009 01:27

Yağmur yağdığı geceler o hiç uyumaz,çalışma masasında oturarak cama vuran yağmur damlacıklarının sesini huşu ile dinler,hülyalara dalardı.Hayalinde sırılsıklam ıslanmayı göze alarak,şehrin ıssız sokaklarında dolaşan ihtiyar bir adam olurdu.Sorumluluğu olmayan kuralsız,sınırsız yaşayan bu ihtiyara gizliden gizliye hayranlık duyardı.Yağmur ona hep ıssız sokakları,yersiz yurtsuzları çağrıştırırdı.Kendisini ıssız sokakların uzayan boşluğuna kaptırır,elindeki sımsıcak kahveden büyük bir yudum alırdı.Yağmurun odaya saldığı toprak kokusundan derince bir nefes çekip hayıflanırdı.Düşler alemindeki yolculuğu hiç bitmezdi. Şehrin kenar mahallelerinden birinde naylondan yapılmış derme çatma çadırda oturur,yağmurun naylonla temas anında çıkardıgı hoş musikiye dalar,ıslak zemin üzerine iki kat serilmiş yer yatağına uzanır derince bir uykuya dalardı.
Kimdi düşlerinde büyüttüğü yersiz yurtsuz kahramanlar.Ne yer ne içerlerdi.Nelere sevinir nelere üzülürlerdi.Yaşamdan neler beklerlerdi.Bazen bunları tahmin etmeye boşu boşuna ugraşır dururdu.Tahminleri kendi yaşadığı bolluk dünyasının gerçeklerinden bir adım öteye gidemezdi.Onun düşlediği hayalini kurduğuda bu gerçekler değildi.beynindeki kurguları cevaplayıp doyurabilecek gerçeküstü masallardı.Yersiz yurtsuzun bu havada kalmış tanımı onu derinden derine donkişotvari kahramanlıklar yapmaya iterdi.Yersiz yurtsuz kapılarını zaman zaman davetsizce çalan dilenci degildi.Köprü altlarında yatıp kalkan tiner koklayan,zaman zamanda insanları dehşete boğan zavallı sokak çocuğuda değildi.Öyle olsa niye özensindiki böyle bir hayata.Yersiz yurtsuzun yaşamında masalımsı bir yan,insanları kendine hayran bırakan asil ögeler bulunmalıydı.
Çingene köşe başında eli ayağı morarmış sürekli soguktan burnu akan,sırtında sarılı bebeğiyle köşede çiçek satan zavallı kız değildi,eli ayagı kir pas içerisinde içinde olması gereken okulun kapısında ayakkabı boyayan çocukta değildi.Çingene romanlarda okuduğu filmlerini seyrettiği saçlarında çiçekler takılı raks eden güzel esmer kızdı.Ona göre gariban çingene yersiz yurtsuz hep bir başkasıydı.Büyülü camda seyrettiği filimlerden,okuduğu kalın ciltli pahalı kitaplardan tanırdı dünyayı.Oysa ne canlar vardı degeri beş kuruş etmeyen.Ne zevkler vardı uğruna milyarlar feda edilen.Böylesine çelişki dolu acımasız bir yaşamı onun algılayıp kavrayabilmesi imkansızdı.O karnı tıkabasa dolu yumuşacık döşeğinde derin bir uykuya dalarken. hintli bir fakirin büyülü yaşamına öykünerek huzurlu bir uykuya dalardı.

Hasan Arslan
alıntıdır
kaynak : hikayeler

Kuşçu

Posted by PearL | Toplumsal Hikayeler | Çarşamba 11 Şubat 2009 03:15

Kuşçu beyaz tüylerinin sarmaladığı, kafa tasının içinde fıldır fıldır dönen kırmızı gözleri ,etrafı dikkatlice süzmesine karşın; telaşlı gözükmüyordu. sıcaktan bayılmış, kanat çırpmaktan yorulmuş belki de sabah mahmurluğunu üzerinden atamamış, kafası gövdesine gömülüydü. yatağımın kırışık çarşafları üzerinden kalkmadan dakikalarca ben onu seyrettim, o da etrafı! kanatlarını açıp, geriniyor; yeni doğan güneşi koltuk altlarına sıkıştırıyordu. bekliyorum gidecek diye, bekliyorum uzunca! sonunda gitmeseydi bağıracaktım. ‘sikti git, kuş beyinli salak! sinirlerimi germek için geliyorsun değil mi her defasında. beni kızdırmak, sinirlerime tohumlar ekip üzerine, gübre diye bokunla sıvazlamak istiyorsun.’ İyice gerilmiştim. düşündüklerimi söylemekten büyük zevk alan ben, hiç mahrum bırakmamıştım kendimden. kimseye bakmıyordum. baksam ne değişecek? surat ifadeleri ablak, uykumdan uyanmışım da rüyamda gördüğüm aşüfteye sövdüğümü sanıyorlardır muhakkak. hala geçmemişti sinirim. aptal kumrunun bu is dolu dış sıvalarında, nem ve rutubet örtülü duvarlarının, demir parmaklıklı camlarına tünemekle hangi amacı güdüyor? hiç anlamıyorum. hangi kuş beyinli bu cenabet yerde duraklamak, dinlenmek hatta soluklanıp yoluna devam etmek isteyebilir ki? buranın duvarlarına anca işenir… anladı da uçtu gitti! acıdım! ona değil, kendime acıdım. benim gibi kuş beyinliydi, bir farkla! tüylü gövdesinden kanatları uzanıyordu iki yana doğru. kalmak, pineklemek, yatağın içinde dönüp durmak, volta atmak gibi zorunluluğu yoktu. kanat çırparak uzaklaşırken cenabetlikten, bir küfür daha savuracaktım da, açamadım bayramlık ağzımı.gidişine kızıyorum sanacaktı, basarsam küfürü arkasından, sustum! bu kuş iyice sinirlerimi bozmuştu sabahın köründe anlaşılan. yüzüme çarptığım suya bile kızgınlığımı belli ediyor sertçe ıslatıyordum gözlerimi, kulaklarımı ağzımı,burnumu. İlk değildi bu. günlerdir seyredip, inceledim yaptıklarını. hep o idi gelen. hep sabahları gelir, hep ziyaret eder. her ziyaretinde birkaç dakika durup gider. bazen o gelmese bile arkadaşlarını yollar. bazen karşıdaki pencereye konup bana yan bakışlarıyla bir bakışı var ki, sitem dolu! o gün ya elime ne geçirdiysem fırlatmışımdır ya da küfürü basıp küstürmüşümdür. yine de dediğim gibi; en vefalı ziyaretçimdir o. en büyük sırrımda budur aslında: tek ziyaretçim benim! bir de annem vardır. Çamaşır ve erzakçı annem. başka şey bilmez. koğuştakiler kıskanmazdı da anamın getirdiği bir kutu sigarayı çekemezlerdi. ziyaret günü geldi. hep olurdu da umurumda değildi, her zamanki gibi. birazdan koğuş boşalır, doğacak o boşluk da keyfime bakabilirdim. dediğim gibi de oldu. -ziyaret vakti, ismini söylediklerim beni takip etsin… İsmimi duymak gibi beklentilerim yoktu. İyiden iyiye kurulmuştum yatağa. ayaklarımı yattığım yerden iki yana açıp gerindim. zorla esniyordum ama yeni uyanmıştım. İsimler teker teker okunuyor, ben esniyordum. yanımdaki, önümdeki, öte yanımdaki, hepsi tıraş olmuş: meraklı gözlerle gardiyana bakıyordu. İsmi okunan ayağa kalkıyor, üstüne başına bakıp, deminden beri titizlikle dikkat ettiği kıyafetlerini çekiştirip duruyordu. sonunda akıllanıp gardiyana doğru yaklaşıyordu. onlar üstünü başını düzelttikçe ben doğrulmuş ayak parmaklarımın aralarını ovuşturuyordum. beklenen oldu da rahatladım. kimse kalmamıştı. ben ve yataklar, pis çoraplar, rutubet! hepimiz birlik içinde kalacaktık birkaç dakika. koğuşun demir parmaklıklı kapısı çığlıklarla kapanırken öylece kaldım. elim ayak parmaklarımın arasında öylece kalmıştı. bakışlarım öylece… başımı geriye atıp kendimi yatağa bıraktım. tavana boş boş baktım. etraf boş, koğuş boş! uyuyacaktım ki uykum kaçtı. sigara yakıp, közüne baktım. -sen, yanan kül! bugün ziyaretçim ol. nefeslerim süremiz olsun… bir nefes daha çekip camdan dışarı üfledim. parmaklıklara çarpan dumanlar sıyrılıp havanın boşluğuna karışıyor, gözden yitiyor ben nefes çekiyorum. ufka bakıyorum. mahpus duvarlarından da öteye. dalıyorum uzaklara ya sigaramdan doğru dürüst nefes bile çekmemişim. -gelmedi işte. kaltak karı gelmedi. bir kerecik olsun sadece kendisini getirmedi. sesini taklit etsem aynısı çıkar ‘ nasıl geleyim oğlum eli boş? ayıplamazlar mı sonra? bak bak annesine, gelmiş de kuru laf getirmiş yanında. -ne getirdin bu sefer ana? -bildiğin şeyler oğlum iki çift don, şunlar gömleklerin, birkaç çift çorap! sonrası sessizlik. Çıt yok. sanki yıllardır evde, eteğinin dibindeyim. ayıp ana ayıp. düşünüyorum… -bir şeye ihtiyacın varsa söyle bir dahaki sefere getireyim. para da bıraktım müdürlüğe oradan alırsın. İhtiyaçlar, gereksinimler. yatıp kalkmak yatıp tekrar kalkmak,yatmamak geceleri, kalkmak istememek gündüzleri… bir karıya ihtiyaç duymak. hayata bak! küçükken sordukları soruya bak ‘ne olcan bakayım sen? doktor mu olacaksın, mühendis mi?’ Öğretmen olacağım, diye ağzımı şişire şişire cevaplar, sonra da başımın okşanmasını gözümü kapatarak beklerdim… -ben gidiyorum annem. dediğim gibi, bir şeye ihtiyacın olursa… -tamam ana tamam söylerim. hadi herkese selam… sigaramı bitirmiş ikincisine nefes almadan başlamıştım. sütü bozuk muyum ki ben hiç ziyaretçim yok benim. Şu aptal kuş bile gelmeyi kesti derken yatağıma doğru yürüdüm. belki bir dahaki sefere… -ziyaret vakti! İsmini söylediklerim benimle gelsin. gelelim bakalım. kaç hafta geçti kimse gelmedi. o bir sıkımlık kuş bile gözükmüyordu ortalıklarda. merakımdan hemen hemen her gün camın kenarında oturuyor, okuldan gelecek çocuğunu bekleyen veliler gibi bekliyordum gelecek diye. adım bile kuşcu’ ya çıkmıştı. kuşcu! onun yüzünden koğuşu birbirine katmıştım. niye yaptığımı, bir kuş için niye kendime düşman edindiğimi hala anlamış değildim. Üst dudağını kaşlarına kadar getirip, alt dudağını da kulaklarına monte ettiğim o puştla uğraşmak gerekiyordu şimdi de. gerçi işi tatlıya bağlamış gibi gözüktük ama arada yakalıyordum gözlerini. bende o kumruyu yakalayacaktım. yakalayıp iki çift laf diyecektim kırmızı gözlerine bakarak. tam bir hafta bekledim. sonunda gelmişti. sabah değildi. başının asaletli dik duruşundan eser yoktu. tüyleri yolunmuşa benziyordu. belki bir kedinin elinden zor kurtulmuş olabilirdi. zaten buralara da zor kurtulanlar düşer. hayattan ucuz yırtanlar! karıştırdığım çayı yatağın üstüne bırakıp da bakmadım bile. muhtemelen çarşafın nemine biraz katkıda bulunmuştur dumanı tüterin.ufak adımlarla yaklaşıyor,arada duraksıyordum. bu aralar, ürkek bakışların bana doğru çevrildiği vakit oluyordu. yaklaşırken adım adım, elimi çevikce parmaklıkların arasından nasıl geçireceğimi düşünüyordum. yakalayacak, yaralarını temizleyip, biraz dertleşecektim. fazla hissettirmişim ki pür dikkat bana bakıyordu. bakışı bir acayip. yana baktığında anlarım ki bu bana bakar. yan yan bakıp bana meydan mı okuyor yoksa çaktırmadan mı bakmaya çalışıyor kestirmek için düşünecek vaktim yoktu şu an. adımlarımı yavaşca atıp camın kenarı geldim.nefes alışlarından ürkmüş olduğu belliydi. kediden gerçekten paçayı zor kurtarmıştı vesselam. elimi ona göstermeden yavaşca camın kenarına yaklaştırdım. o anda dışarıdaki sesler beni kurtarmıştı. hayvan dikkatini o tarafa verdiği anda el çabukluğuyla parmaklıkların arasından sıkıca kavradım, korkuyla dolan bedenini. nefes alışlarında korkuyu içine çekiyor gibi hızlıydı. Ürkek ve titreyen bedenini sıkıca kavradım. İyice sıktım ki kaçamasın. -sonunda bana geldin. sonunda seninle karşılıklı konuşabileceğiz, derken koğuşta büyük bir alkış koptu. herkes kahkahayla gülüyordu. Şaşkın bakışlarımı anlamış olmalılar ki gülmeleri koğuşun sıvalarını dökmeye başladı şiddetinden. ben ve misafirim buradan gitmek istiyorduk. bunu o zaman çok iyi anladım. anladığımda kimse benimle ilgilenmemeye devam etti. herkes alakadar olduğu meşguliyetlerine gömüldü. bende fısıltıyla konuşmama devam ederken yatağıma oturdum. -Şu anam senin kadar olamadı biliyor musun? derken tek tek tüylerini yoluyordum. bilinçsizce yaptığım belliydi. suyu doldururken taşar da fark etmezsin ya onun gibi işte! - sen bana dışarıdan hayat getiriyordun. o don! sen konuşmazsın ama dilin yoktur bilirim. o niye susar? sen nedenini bilir misin? bilemezsin! o kadarcık beyninle bunları düşünür müsün sen hiç? o kanatlarının kıymetini bilir misin? derken sol kanadından tutup havaya kaldırdım. ‘Şu kanatları sana niçin verdiler? uçmak için.’ gözlerim dalıyor, kuşu artık umursamıyordum. anamı düşündüm de sinirlerim gerildi! tüm gücümle kanadını kendime doğru çektim. garip bir ses duydum sonra da sessizlik. herkes bana bakıyordu, ben boşluğa. elimi sıcaklık kapladı. yatağıma oturup koğuştaki herkese sırtımı döndüm. ‘ o puştla senin yüzünden kavga ettim de, ziyaretime tenezzül bile etmedin. reva mı bu?’ derken başını okşamaya başladım. tüm cesaretimi toplayıp ona bakmaya gücüm yetmedi. elimdeki sıcacık sıvıyı, tüylü kafasına bulaştırmıştım anlaşılan. okşadıkça hırsım artıyordu. boynundan iki parmağımla kavrayıp, bedeninden uzaklaştırdığım anda tüm gücüm tükenmişti. başımı geriye atıp yatağa uzandım her zamanki hareketimle. İki kumru vardı şimdi iki elimde de. ellerimi iki yana açıp gözlerimi tavana diktim. düşünmek istemiyordum…

alıntdır

Kara Kalem

Posted by PearL | Toplumsal Hikayeler | Çarşamba 11 Şubat 2009 03:14

Şarabım da bitmiş. yazık. son bir bardak hatta yarısına inmiş. bu da olmaz ki şimdi. tam sırası hem de o kadar ihtiyacım varken yıllanmış bir kırmızı şaraba.’ aklından geçenler bunlardı balkona çıkarken. yaz bitmiş, yavaş yavaş son baharın hüzünlü havası egemen olmaya başlamıştı. mahkemeyi düşündü; eşi yurt dışında olduğu ve mahkemeye gelmediği için tek celsede sona ermişti dava. İçeri geçti; uyuyan kızına baktı ve ‘yavrum günahın neydi ki senin, biricik kızım’ diyerek elini saçının üstünde gezdirdi. yanağına bir buse koyarak odadan çıktı. hayatını düşünüyordu, henüz otuzlu yaşlarda olmasına rağmen bezmişti hayattan. henüz on yedi yaşındaydı onunla evlendiğinde çok sevmiş ama o bu sevgiyi kötüye kullanmıştı bu yüzden onunla evlenmek zorunda kalmıştı, ama nereden tahmin edebilirdi hayatın onun için çekilmez olacağını. İnat etmiş eğitimini yarıda bırakmayarak üniversite diplomasını almıştı. Şimdi, iyi bir şirketin basın yayın danışmanlığını yapıyor; iyi de para kazanıyordu. onu aldatmasına, şiddete başvurmasına… her şeye ama her şeye göğüs germişti. ta ki on bir yaşındaki kızının kendisini öldürmeye kalkmasına kadar. son dakikada fark etmiş hemen hastaneye kaldırılarak yoğun bakıma alınmıştı.kendine geldiğinde polis sorgulamaları, doktorlar vs…hiç kimse neden intihar ettiği konusunda bir tek kelime bile alamamıştı ağzından.ancak, iki gün sonra ağzından bir şeyler çıktı. ‘anneciğim seni çok seviyorum, suçlu ben değilim. ne olur koru beni! ondan nefret ediyorum.’ ne demekti şimdi bu? hiçbir anlam verememişti kızının bu sözlerine. ‘canım kızım, bir tanem anlat bana. ben senin annenim; her ne olursa olsun yanında olmadım mı bugüne kadar? korkma kızım kimse bir şey yapamaz sana. anlat yavrum ne oldu?’ ‘babam… sevmediğim şeyler yapıyor bana. zorla öpüyor beni sen olmadığın zaman ve daha bir sürü şey yapıyor. Çok korkuyorum anne, çok!’ kız sonunda cesaret edebilmiş, babasının da yurt dışında olmasını fırsat bilerek anlatmıştı annesine olanları. kadın çılgına dönmüştü. nasıl olabilirdi, nasıl yapabilirdi böyle bir şeyi, nasıl? aklı hayali almıyordu bu durumu. Üç gün boyunca sakinleştirici iğnelerle ayakta durabildi. anında psikoloğa gitti. bu durumla bir şekilde başa çıkması gerektiğini biliyor; kızına destek olabilmek, onu bu durumdan –bu bunalımdan- kurtarabilmek için yaşıyordu adeta. hemen mahkemeye başvurmuş, boşanma davası açmış; eşinin de yurt dışından gelir gelmez cezaevine girebilmesi için talepte bulunmuştu. zengin bir pislikti aslında eşi, bunu biliyordu. ama, bu kadarını ömrü boyunca düşünse aklına getiremezdi. kızının durumu iyiye gitmeye başlayınca eve getirdi. her gün psikiyatrist geliyor, tedaviye devam ediliyordu. aradan bir yıl geçmişti. kızının durumu her geçen düzeliyordu. eşi, olanları avukatından öğrenmiş ve yurt dışından geri gelmemişti. ah bir gelseydi, onu ilk gördüğü yerde öldürmez miydi ki? bunun planını yapıyordu devamlı, onu ilk gördüğü yerde öldürebilmek adına bir tabanca bile edinmişti kendisine. bunları düşündüğü için, bütün mal varlığını 18 yaşına geldiğinde kullanması şartıyla kızının üstüne geçirdi. İnsanlar böyle işliyordu demek ki cinayeti, bu şekilde katil olunuyordu. oysa ki o bir karıncayı bile incitmeye kıyamazdı. Şarabı bitmişti. annesinin yıllar önce, bir gün okur diye yazdığı günlüğü okurken. İlk kez okumuyordu bu günlüğü. fakat kendini kötü hissettiği zamanlar hep eline alır; ona söylediği güzel sözleri; sevgisini hissetmek için okurdu bu satırları. tam on bir yıl önce bu zamanlarda çekmemiş miydi tetiği annesi? on üç yaşındaydı. olayların ardından iki yıl geçmiş; babası, unutulmuştur ümidi ile türkiye’ye dönmüştü. bir kez af dilemek için aramıştı eşini; o da hiç bozuntuya vermemiş, buluşmaya ikna olmuş gibi gözükerek gitmişti onu görmeye. kalbinin yumuşamasına hiç fırsat vermemişti geçen zamanda; öyle ki, her geçen dakikada bir nefret daha katıyordu içindeki acıya. ve gelmişti işte beklediği an. defterine son yazdığı sözler şunlardı: ‘kızım, yavrum, her şeyim. ne yapıyorsam senin için. sen safsın, tertemizsin ve biliyorum, bir gün mutlu olacak; işte, o gün bana hak vereceksin. seni canımdan çok seviyorum, işte bu yüzden de ölüme gidiyorum!’ göz pınarlarından iki damla yaş süzüldü kara kalemle yazılmış notun üstüne. ‘annem, her şey istediğin gibi; mutluyum ve huzurluyum. mekanın cennet olsun. ağlayan kızın yok artık! gözün arkada kalmasın.’ yazdı kara bir kalemle.

alıntıdır

Çay Parası

Posted by PearL | Toplumsal Hikayeler | Çarşamba 11 Şubat 2009 03:13

ankara’da askerliği yapıyordu o zamanlar asteğmen levent. nöbeti yoktu, üç haftadır evinden, İstanbul’dan uzaktı. cuma günü mesai sonrasından, pazartesi sabahı 09.00’a kadar özgürdü. “tüm saatler, iki gün benim” dedi, arkasına yaslanıp, asteğmen adnan’a. adnan: “ben bu hafta ankara’da kalacağım. senin gibi aileme çok bağlı da değilim. onlar da beni merak etmiyor zaten!” dedi, sıkıntılı. “siz nasıl başarıyorsunuz anlamıyorum. biz öyle değiliz adnan.” levent: “nihat, aslanım” dedi, otoriter bir sesle. kapının yakınındaki masada posta listelerini kontrol eden nihat, “emret komutanım” diyerek, tok bir topuk selamıyla hazır ola geçti. belli belirsiz gülümsedi. sola eğilmiş başını, sol eliyle desteklerken, sağ eliyle trampet çalan adnan takıldı. “ne gülüyorsun lan!” nihat ciddileşmeye çalışırken, levent’e baktı. levent: “komutanın sana bir şey sordu” dedi. “lan olmasa, daha iyi olurdu adnan.” nihat ciddileşerek, esas duruşunu bozmadan, adnan’a döndü. “biliyorsunuz komutanım, ben hep böyleyim. bu huyum yüzünden başıma ne işler geldi.” adnan gülerek başını salladı, gülüşmeleri kahkahalara uzadı. “bilmez miyim? Şu birkaç ayda neler yaşadın bu huyun yüzünden.” “Çay içelim mi?” dedi levent. adnan arkasına yaslandı: “benim de komutanımsın, nasıl hayır diyebilirim ki?” nihat gülümsedi yine, belli belirsiz. saklamaya çalıştı, saklayamadı. adnan: “bak hala gülüyor, aslanımız” dedi. levent: “rahat” dedi. nihat gevşedi, rahatladı. “bize iki çay getir” dedi ardından. nihat, gösterişli bir topuk selamıyla, hazır ola geçti bir kez daha. sanki yüzlerce metre uzaklara duyurmak ister gibi, “emredersiniz komutanım” diye haykırdı. “abartma aslanım. İyi bir asker olduğunu biliyoruz” dedi levent, gülerek. nihat’ın gözlerinin içi güldü, kıpırdamadı bile. “posta yarın öğleden sonra gidecek. sen de soluklan biraz. Çay, sigara molası ver.” nihat iyice keyiflendi, “sağ olun komutanım” diye haykırdı. levent sağ elini sinek kovalar gibi salladı. “alışmış, kudurmuştan beterdir! hadi kaybol. Çayları da unutma.” nihat, “sağ olun komutanım” diyerek, topukları üzerinde, gösterişli bir biçimde döndü. topuklarını tok bir sesle, bir kez daha çarptıktan sonra, iki adımda kapıya ulaştı, çıktı. Çayları eşliğinde sigaralarını tüttürürken, adnan “eve çıkacak mısın?” dedi. - Çıkmayacağım adnan. resmi gideceğim bu kez. - İki gün resmi mi dolaşacaksın İstanbul’da? levent, imalı güldü. - arkadaşların isteği. bu kez, arkadaşların emri demiri kesiyor… - sivil olmadan, sivil olamayacağız anlaşılan. gülüştüler. - toplantıya daha çok var, ama ben de çıkmayacağım. - yürüyerek gideriz, biraz zaman geçer. - İyi fikir, öyle yapalım. az sonra nihat geldi. “mola sona ermiştir. sağ olun komutanım” diyerek bekledi. levent, “rahat” dedikten sonra masasına geçip, listelerle ilgilenmeyi sürdürdü. levent ve adnan, mesai çıkışı necatibey caddesi boyunca yürüyenlere katıldı. kızılay’da farklı birliklerde görevli arkadaşlarıyla buluştular. bir zaman beklediler, henüz gelmeyenlerin de katılmasından sonra, kalabalık bir grup olarak sakarya caddesi’ne doğru hareketlendiler. saatler 22.00’yi gösterirken levent ve İstanbul’a gidecek dört arkadaşı daha birlikte kalktı. otogara gitmek üzere, vedalaşıp ayrıldılar caddeden. pahalı olmayan bir şirketten aldılar biletlerini. saatler 23.00’ü gösterirken, İstanbul’a doğru hareketlendiler. sabah 05.11’de arkadaşlarıyla vedalaşan levent, bostancı yakınlarında indi otobüsten. evine iki kilometreden biraz uzaktı hala. İndiği yer şehirlerarası otobüslerin durağıydı, hemen ilerisinde bir de taksi durağı vardı. durak vardı, ama durakta taksi yoktu. sabahın soğuk havasını içine çekip, “merhaba İstanbul” diye mırıldandı. “burada beklemektense yürürüm daha iyi. hem iki kilometre nedir ki? param da bana kalır.” saat 05.42’de evinin kapısındaydı. yeni günü karşılamaya hazırlanan evlerin ışıkları yanmaya başlamıştı. kışı aratmayan mart gününün sabahında, acele adımlarla işlerine koşturan birkaç insan görünüyordu. zile bastı, içerde bir hareketlenme oldu. kapıyı annesi açtı uykuya doymamış gözleriyle. elini öptü, sarıldılar. erkek kardeşi, “ankara’dan abim gelmiş, yaşasın” dedi, esneyerek. kız kardeşi: “hoş geldin abi. o dediğin şarkı ufuk ” diyerek banyoya girdi. babası yine uzaktan, zorlama bir sesle, “hoş geldin” dedi, oturduğu yerden. “hoş bulduk” diyen levent banyoya yönelirken, kardeşi ufuk: “banyo dolu abi. ablam girdi az önce. kızların hazırlanması da hep uzun sürer” dedi, hınzırca gülerek. ufuk, “ben uyanınca burada olacaksın, değil mi? abi dedi. annesi, “daha yeni geldi oğlum” dedi. ufuk bir kez daha esnedi uzun uzun. “İyi öyleyse, abime bir şey söyleyeceğim” dedi, esneyerek yatağına giderken. “kahvaltı birazdan hazır olur levent. sen biraz dinlen. yoldan geldin, yorgunsundur. yatmak ister misin?” - yorgun sayılmam anne. askerlikte daha düzenli yaşamaya alıştım. kolay kolay da yorulmuyorum. elimi-yüzümü yıkasam yeter. bir banyo yaptıktan sonra, belki biraz dinlenirim. - sen bilirsin. ben kahvaltıyı hazırlayayım. - yardım ister misin? - yok canım sağ ol. ben hazırlarım. - esra yardım eder belki. anne güldü. - esra mı? o kendine yetse yeter. bu saatte ayakta, ama işine yine yetişemez telaşından. - İnsanlar kolay değişmiyor anne. - orası öyle evladım. babası, salonda televizyonun karşısına geçmiş, biri bitmeden diğeri başlayan haberleri arıyordu yine. sabahın o saatinde aradığını da buldu, az sonra. - nasılsın baba? evde işler yolunda mı? babası söylediklerini duymamış gibi, bir habere söyleniyordu. “bunlar da memleketi daha beter yaptılar.” - memlekette olanların çoğu, olması gerektiği gibi değil. ev ne durumda? neler yapıyorsunuz? - bildiğin gibi, her şey iyi. levent buruk gülümsedi. - bildiğim gibiyse, sorun var demektir. - biraz sıkıntı var. ama herkesin var. devletin devlete borcu var. o anda anne girdi salona. “kahvaltı hazır. devletin devlete borcu var diye avunmak yetmiyor bey. bizi borçtan hiç kurtulamadık ki. Şimdi levent de yok. sıkıntı çok.” baba homurdandı. - ne yapayım? elimden gelen bu. - bu çok masum bir söz. biz hiçbir zaman işimizi bilemedik. birkaç ay sonra levent dönecek. bizi düşünmekten, kendi yaşamını düşünmeye zamanı olmadı çocuğun. - o da bu ailenin çocuğu. - babası değil ama. araya levent girdi. - anlaşıldı. burada her şey bıraktığım gibi. yine kavga nedeni olmasın, sorunları konuşmak. - kavga etmek isteyen kim evladım? her işe, türlü bahanelerle burun kıvırıp, üç gün orada, beş gün burada çalışmakla aile mi geçinir? baba susamadı. - her şey tanrıdan. bize bu kadar veriyor işte. - tabii. her şeyi tanrıya havale et, sorumluluklardan kurtul. ne güzel! esra, “hoş geldin abi” diyerek sarıldı levent’e. - hoş bulduk canım. nasılsın? - İyiyim abi. Şey biraz sıkışığım bu aralar. taksitlerim çok. - yani? esra fısıldadı. - bugün acelem var. otobüsle gidersem yetişemem işe. - ne kadar? esra mutfağa doğru bakındı. yine fısıldadı. - bir yol parası işte. maaşımı alınca veririm. anne karıştı söze, kahvaltılıkları masaya taşırken. - bari yalan söylemeyin. bugüne kadar hangi aldığınızı verdiniz ki abinize? - ama anne! - tabii. doğruyu söyleyince, ‘ama anne’. araya levent girdi. - sorun değil anne. - sorundan başka bir şeyimiz yok levent. sen de biliyorsun. - sen dertlenme anne. sorunlar çözülmek içindir. anne bir şey söylemeden mutfağa yollanırken, levent cüzdanını çıkardı. esra, “teşekkür ederim abi” diyerek parayı aldı, sevindi. sevinci sesine yansıdı, annesine seslendi. masaya yardım edeyim mi anne? - masa hazır kızım. Şimdi mi akına geldi. buyurun sofraya. levent, “ben önce bir banyo ziyareti yapayım” diyerek, anne kızı baş başa bıraktı. birkaç lokma atıştıran esra, “hoşa kalın” diyerek acele çıktı. baba, kahvaltısını bitirince, tek kelime söylemeden kalktı sofradan. koltuğa gömülüp, kanallar arası gezinmeye başladı yine. levent, “ellerine sağlık anne, toplamana yardım edeyim” dedi. - acelesi yok. ben toplarım evladım. Şimdi iki dakika keyif yapayım. anne oğul, birer sigara yakıp, keyif çayı eşliğinde tüttürmeye başladılar. - sıkıntılı mısın anne? - bildiğin şeyler. bir de dayının durumu var levent. - dayımın nesi var, neden haber vermediniz? yeni mi oldu? annenin gözleri buğulandı, levent sıkıldı. - yeni değil. ama çok da olmadı. asker ocağında bir de huzurun kaçmasın istedim. - seni böyle görünce, huzurum daha çok kaçıyor. - kaçmasın evladım. oldum olası, ailen sana yük olmaktan başka bir şey yapmadı zaten. - Şimdi boş verelim bunları. dayımın nesi var? - sinir hastası olup çıktı, o nankör ailesinin sayesinde. hastanede, bakırköy’de. - bakırköy’de mi? - delilerin arasında değil. sinir bölümünde, bazı insanların kendi isteğiyle gittiği bölümde… bir süre daha kalacak orada. - ne kadar kalacak? - doktoru bilir ne kadar kalacağını. - doktor ne diyor peki? - görüşmedik ki! - görüşmediniz mi? - nerde! büyük dayın arayacaktı doktoru. hala arayacak. - sen becerirdin bu işleri. neden onlara bıraktın ki? anne iç geçirdi. - neden olacak levent? ev bırakıp gittiğinden de berbat. baban üç gün çalışırsa, beş-on gün çalışmıyor. ufuk’un dersleri birbirinden kötü… esra desen, kendi havasında… gerçi kız çocuğu. evlenme çağına geldi çoktan. baktı ailesi bir şey yapamıyor, kendince gelecekteki evine hazırlanıyor, tüm kazancıyla. maaşı taksitlerine gidiyor. - ben bir banyo yapayım. sonra doktoru ve dayımı ziyaret ederiz. olur nu? anne buruk gülümsedi. - bu iş bile sensiz olmadı, olamadı. sağ ol evladım. - sen de sağ ol anne, böyle bir anda işe yaramayacağım da, ne zaman yarayacağım. hadi iş başına… anne gözyaşlarını tutamadı, “sağ ol evladım” diyerek, levent’e sarıldı. banyo sonrası, levent önce dayısını sonra da doktoru aradı. kendisini tanıtıp, hasta dayısıyla ilgili görüşmek üzere, randevu aldı. annesi rahatladı. sonucu büyük dayısına bildirdi. saat 10.30’da bostancı deniz otobüsleri iskelesinde buluştular. deniz otobüsü, yenikapı’ya uğradıktan sonra saat 11.30’da bakırköy iskelesine yanaştı. bakırköy, çoğu zaman olduğu gibi, sahilden başlayarak kalabalıktı yine. artık yerinde olmayan eski zuhurat baba parkı’nın yakınlarındaydı doktorun muayenehanesi. randevularına yedi-sekiz dakika erken gelmişlerdi. sekretere geldiklerini bildirip, muayene olmayacakları halde, muayene ücretini ödediler. Ödemenin çoğunu üstlenen levent makbuz istedi. sekreter, gönülsüzce verdi serbest meslek makbuzunu. tam saatinde doktorun odasındaydılar. geniş salonda herkes için koltuk vardı. levent kendilerini tanıttı. doktor, ne istediklerini sordu. levent, doktoru olarak dayısının durumu hakkında bilgi almak istediklerini söyledi. doktor, o ana kadar bilinenleri anlattı. dayısı sinir hastasıydı. tedavi için kontrol altındaydı. İyileşinceye kadar, hastanenin ilgili bölümündeki klinikte kalacaktı. levent doktoru dinledikten sonra, “bu kadar mı?” dedi. doktor şaşırdı, biraz da kızıyor göründü. “hasta ve kontrol altında” dedi, sıkıntılı bir ifadeyle. - hastamızın iyileşmesini, en başta biz de isteriz doktor bey. ancak… doktor araya girdi. - ben doktorum. İnsanların iyiliğini isterim. - Şüphesiz öyledir, doktor bey. bunun için hipokrat yemini de ettiniz. - her doktor eder. levent gülümsedi. - ancak dayım fiili bir durum olmadan, şikayet üzerine getirilmiş. eşinin ve kızının şikayeti üzerine. doktorun rengi değişmeye başladı. kendisini kontrol etmeye çalışıyordu sanki… kekeledi. - do… doktor olan benim. ne yapılacağını bilirim. - ben doktorluğunuzu sorgulamıyorum. bu beni aşar. - beni kızdırıyorsunuz delikanlı! - neden? biz muayene için değil, bilgilenmek için geldik. kulaktan dolma anlatılanlarla değil, konunun birinci derecedeki ilgilisiyle görüşüp bilgilenmek için geldik. bilgilenip, hasta yakınları olarak, hastamız için bundan sonra ne, ya da neler yapmamız gerektiğini öğrenmek için geldik. bunun da bedelini ödedik. karşılığını almamız gerekmiyor mu doktor bey? bu hakkımız, değil mi? levent sekreterden aldığı makbuzu gösterdi. doktorun bakışları, elindeki makbuzla levent arasında gidip geldi bir zaman. - her şeyin bir bedeli var. - evet, haklısınız. biz de ödedik bedelini. Şimdi de karşılığını bekliyoruz. bir zaman sessiz kaldılar. sonra, doktor daha sakin görünürken sordu. - ne istiyorsunuz* - hastanız olan dayımla ilgili tüm gerçekleri. - dayınız hasta ve kontrol altında. biraz düşündü. - Önümüzdeki hafta, klinik doktorlarından oluşan heyet karar verecek dayınız için. - Şu an, biz ne yapmalıyız? yapmamız gereken bir şey, var mı? doktor sakinliğinden uzaklaşmaya başladı yine. - heyetin kararını bekleyeceğiz. aslında iki doktor, sokaktaki bir insanın da normal olup olmadığına karar verebilir. bunu biliyor muydunuz? - bilmiyordum. Öğrettiğiniz için, teşekkür ederim. güldü, doktora dikildi bakışları. ağır ağır konuştu. - İkinci doktor kim? söyler misiniz? dayım, buraya getirilmeden önce de sokakta değil, evindeydi. değil mİ? doktor, kızgınlığını saklayamadı bu kez. İşaret parmağını hafif bükerek, tepeden-tırnağa levent’i gösterdi birkaç kez. - böyle gelmenizin nedeni, beni baskı altına almak mı? - nasıl gelmek? - bu kıyafetle gelmek. levent başını salladı, güldü. - kıyafet dediğiniz, benim üniformam. görevimin gerektirdiği üniforma. buraya gelmek için seçilmiş bir kıyafet değil. bu sabaha kadar varlığınızdan, dayımın yaşadıklarından ve buraya geleceğimden, benim de haberim yoktu. açıklamak zorunda değilim. ancak, madem konu buralara geldi, gelmişken nedenini öğrenmek ister misiniz? doktor, huysuzlandı. - evet. İsterim. - arkadaşlarım, bir kez de resmi gel diye ısrar etmişti. onların isteği üzerine böyle geldim, bu kez. - Şimdi oldu. levent güldü yine. - sizin dayımın eşimin bazı akrabalarının; iyi günlerinde “müdür bey” diyerek her sıkıştıklarında yanına koştuklarından… o koşturanların tanıdıkları bir hemşirenin, “merak etmeyin, ben ayarlarım hastane işini” dediğinden haberiniz var mı? hemşire, doktor ve doktorlardan daha mı bilgili ve yetkili? yalnızca bazı akrabalarının sözlü şikayetlerine dayandırılarak, araştırılmadan bir insan hastaneye yatırılabilir mi? doktor masasında oturmuş, elindeki kalemi çeviriyordu sürekli. bakışları artık doğrudan değil, kaçamak yöneliyordu, arada bir levent’e. sonra kalemi bıraktı, telefona uzanıp iki kez tuşladı. az sonra kapı tıklatıldı. gelen sekreterdi. - buyurun doktor bey. - konuklarımız bir şey içmek ister, belki! kimse bir şey istemedi. levent, “teşekkür ederiz, çok konukseversiniz “ dedi. doktor yine kalemi çeviriyordu, “bir şey değil” dedi. “Çıkabilirsiniz aydan hanım.” sekreter çıktı. sessizliği levent bozdu. - evet. ne yapalım dersiniz, doktor bey? - Şu hemşireyi araştıracağım. - ya biz söylemeseydik? doktor sinirlendi. - eşiyle, kızı “bizi öldürecek” demişlerdi. - size mi söylediler. - dayınız hastaneye yatırıldıktan sonra. buraya gelmişlerdi. - sizce öldürür müydü, gerçekten? - belli olmaz! sinir hastalarının ne yapacağı, önceden belli olmaz! dikkatli olmak gerekir. söyleyebileceklerim bu kadar. - ya yapacaklarınız? doktor kızdı, sesinin tonu yükseldi. - ben önlem aldım yalnızca. kapı yine tıklatıldı. gelen sekreterdi. kapıdan başını uzatıp sordu, çekinerek. - bir sorun var mı, doktor bey? - yok. sorun yok, konuşuyoruz yalnızca. Çıkabilirsin. - peki doktor bey. sessizlik geri geldi. doktor “başka bir şey var mı? diye sordu. - sizin söyleyeceğiniz var mı? bu kez doktor güldü. - bakın, ortada bir komplo varsa bile, ben parçası değilim. biraz acele ettim, ama bunu ne olur, ne olmaz diye yaptım. başka bir nedenle değil. - ben art düşünceniz var demiyorum. - ama beni suçluyorsunuz. - suçlamıyorum, öğrenmeye çalışıyorum. - benim anlatacaklarım bu kadar. zamanınız da doldu zaten. - normal olarak bir muayene ne kadar sürüyor? doktor bir an sustu. - en çok yarım saat. levent saatine baktı. kolunu döndürerek saati gösterdi doktora. - daha on iki dakikamız var. araya dayısı girdi. ayağa kalkıp, levent’in yanına geldi. - doktor bey her şeyi anlattı işte levent. hadi çıkalım. - hayır dayı. anlatacakları evet, ama yapacakları bitti mi acaba? doktor: “ne yapacağımı sanıyorsunuz?” dedi. - bunu siz bilirsiniz. doktor olan sizsiniz. - tamam. konuştuklarımızdan sonra, dayınızın hemen pazartesi günü, heyet karşısına çıkmasını saklayacağım. ama diğerlerinin yaptıklarından sorumlu değilim. - değilsiniz. herkes kendi yaptığından sorumlu… bir hata ya da suç varsa, yapan ve yapanlar ödeyecek elbette. doktor ayağa kalktı, “iyi günler” dileyip, çıktılar muayenehaneden. dayısı, “doktoru iyi kızdırdın levent” dedi. - kızacak ne vardı. biz durumu öğrenmek için gelmedik mi? - orası öyle de… o gün, hastanenin bazı bölümleri için ziyaret günüydü. doktordan sonra hastaneye gittiler. ziyaret saati sona erene kadar ayrılmadılar klinikten hava, daha da sertleşmişti. giyimleri hava için uygundu, aldırmadılar. klinikle ana giriş arasındaki geniş alanı adımlamaya başladılar, bir yandan sohbet ederken. geniş alanın ortalarına gelmişken, “abi bir saniye” seslenişiyle durdular. sesin geldiği yöne döndüler. İki akıl hastasıyla karşılaştı bakışları. birkaç metre ileride dikiliyordu iki hasta. o havada ince pijamalarıyla dışarıdaydılar. kalkık omuzlarıyla başlarını korumaya çalışıyor; biri çaprazlama birbirini kavramış kollarını sürekli aşağı-yukarı oynatarak ısınmaya çalışıyordu. diğerinin iki eli beli hizasında kenetlenmiş, birbirini ovalıyordu. sonra elleri ayrıldı. sağ elinin işaret parmağını hafifçe bükerek yukarı kaldırdı, çekingen bir öğrenci benzeri… “bize çay parası verir misin abi?” dedi, çekingen bir ses tonuyla. levent elini cebine attı. bunu gören hasta, levent’e doğru yürüdü, gülerek. İki adım ötesinde durdu. omuzlarını yukarı kaldırıp, kollarını göğsünde kenetledi, bekledi. levent cüzdan kullanan bir insandı. ancak o gün, o soğuk havada, yollarda sürekli cüzdan çıkarmamak için bozuk paraları cebindeydi. cebindeki bozuk paraları kavrayan elini açarken, “çay ne kadardır acaba burada?” diye düşünüyordu. sonra vazgeçti, avucunu hastaya uzattı. hasta iki adım daha atarken, dudaklarındaki sahtelikten uzak gülümseme genişledi. hasta levent’e baktı. levent avucunu oynatarak, “kendin seç, ne kadar gerekiyorsa” dedi. hastanın iki parmağı bir cımbız oldu, paraları evirip, çevirmeye başladı. dört metal parayı alıp, levent’e baktı. o güzel gülümsemesiyle, “sağ ol abi” dedi, arkasını dönüp uzaklaşırken, levent, “yeter mi aldığın?” dedi. “bak burada daha çok para var.” yürüyüşünü sürdüren hasta başını çevirip, “yeter abi, sağ ol” dedi. hala ilk karşılaştıkları andaki görünümünü koruyan diğer hastayı birkaç adım geçmişti ki, geri döndü. “abi bize para verdi. hadi çay içelim” dedi, yüksek sesle. diğer hasta oralı olmadı. bakışları levent’e yönelikti. ama levent’e mi, kendi bildiği bir yere mi bakıyordu? bilinmez… parayı alan hasta geri gelip, arkadaşının koluna girip, ters yöne çevirdi. sonra diğer yanına geçip, yeniden koluna girdi. yirmi beş-otuz metre uzaklıktaki, bir imalat atölyesine benzeyen binaya doğru yürümeye başladılar. parayı alan hasta koluna girdiği arkadaşını adeta sürüklerken, sürüklenenin bakışları arkadaydı. yine kendi bildiği bir yere bakan bakışlarına aldırmayan arkadaşının dudakları kıpırdıyor, sürekli bir şeyler söylüyordu. birkaç metre daha, birkaç adım daha derken; sonunda girişe ulaştılar. açılan metal kapı gürültüyle kapanırken, gözlerden kayboldular. “hadi gidelim levent” dedi dayısı. levent yaşattığı yerden yaşadığı yere döndü, dayısına baktı. “evet gidelim, dayı.” bakışları, hala açık, üşümeye başlayan avucuna kilitlendi. elini cebine sokarken, annesi “bir çay parasına mutlu oldu garipler” dedi. levent başını sallayarak buruk gülümsedi. “olanakları olamayan anlamında garip olabilirler anne.” dedi. “ama normal olmayan anlamda, kimin garip olduğu karışık… normalin ne olduğu da tartışılır.” annesi, yeni görüyormuş gibi baktı oğluna. “söylediklerin de bayağı karışık levent” dedi, güldü. “sen çocukken de böyleydin. sorularınla büyükleri çıldırtmakta üstüne yoktu.” levent, diğer eliyle omuzuna vurdu yavaşça, üst üste, birkaç kez. “İyi misin anne?” dedi. “sayende iyiyim evladım. daha iyiyim, sağ ol” dedi. “sen sağ ol anacığım” dedi. “bu her şeye değer”. annesi güldü, kolunu büktü. levent annesinin koluna girdi, adımlarını o’na göre ayarladı. birkaç adım önlerindeki, kol kola yengesi ve dayısını izleyerek, çıkış kapısına doğru yürüdüler.

alıntıdır

Caminin Önündeki Teyze

Posted by PearL | Toplumsal Hikayeler | Çarşamba 11 Şubat 2009 03:10

onu hemen her zaman görürdüm. caminin dışında, bir köşede oturur, birşeyler satmaya çalışırdı. bunlar hep aynı şeylerdi. örme çetik yani patik,çakmak,selpak gibi şeylerdi. ben ne zaman görsem alacağımdan değil ya alırdım işte. mesela çetik 5 diyorsa ben 10 veriyordum. bu bana nasıl bir duygu verirdi bunu anlatamam. ne güzel ama dilenmiyordu. orada oturup, o çetikleri örüp satmaya çalışıyordu. beni tanımıştı artık. önünden geçerken elimde ne varsa onunla paylaşmak bana keyif veriyordu. o da o çakmak çakmak mavi gözleriyle bana sessiz, anlamlı sadece gülümseyerek bakardı. yaşı belki 74-75 gibiydi. hey gibi seneler hey… kimbilir, gençliğinde nasıl da güzeldi. o gözlerinin güzelliği yetiyordu insana. yazık ki birgün bile sohbet edememiştim. ama merak ediyordum bu teyzeyi işte. bu merakım fazla sürmedi. bulunduğum yerin yerel gazetesinde birgün bu teyzeyi gördüm. meğer hayat ona nasılda acımasız, gaddar davranmış. bir oğlu varmış bu teyzenin. eşini trafik kazasında kaybettiği ayın 3 ay sonrasında o tek oğlunu da trafik canavarına kurban vermiş. o kadar üzüldüm ki… benim merak edip de soramadığım soruları bir gazeteci sormuştu. düşünsenize bir anda yapayalnız kalmış. bir dayanağı yok. o da bu şekilde hayatını idame ettirmeye çalışıyordu. ah be teyzeciğim çoktandır seni görmüyorum. merak edip de sormaya da korkuyorum. acaba sanada mı birşey oldu diye.. bak bayram geliyor. hadi geç yerine otur. otur ki içim rahatlasın. bu aralar bende çok üzgünüm teyze. şu anda bile gözyaşlarıma hakim olamıyorum. hadi otur da selpak alayım senden. gözyaşlarımı silmek için….

alıntıdır

Dedeciğim

Posted by PearL | Toplumsal Hikayeler | Çarşamba 11 Şubat 2009 03:08

Evliliğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında eşi bütün bağları kopardı ve “Ya ben giderim, yada baban bu evde kalmayacak” diyerek rest çekti. Eşini kaybetmeyi göze alamazdı. Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası sevdiği ve kendini seven bir eşi ve birde çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hala ona ölürcesine seviyordu. Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak, böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı. Babasına lazım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can “Baba bende seninle gelmek istiyorum” diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular. Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik can sürekli babasına “Baba nereye gidiyoruz ?” diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu. Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi. Sonra diğer malzemeleri taşıdı en sonda babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi. Tipi adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı.Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü. Öyle üzgündü ki Dünya başına göçüyor gibiydi. O bu duygular içindeyken babası yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu. Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi yanaklarını ve ellerini defalarca öptü. Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can’ın elini tutup hızla barakayı terketti. Arabaya bindiler. Can yola çıktıklarında ağlamaya başladı neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu. Can “Baba sen yaşlandığında bende seni buraya mı getireceğim” diye sorunca Dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında “Beni affet baba” diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış ve çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Oğlu “Baba beni affet, sana bu muameleyi yaptığım için beni affet” diye hatasını belli ediyordu.. Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu… “Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın. Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum

alıntıdır

Fani

Posted by PearL | Toplumsal Hikayeler | Çarşamba 11 Şubat 2009 03:07

sarı hoca vaaz kürsüsüne çıktığında cemaatin her biriyle göz göze gelmek için özel bir çaba sarf ediyordu. her birinin gözünün içine bakıyor dikkatlerin kendi üzerinde toplanmasını sağlamaya çalışıyordu. cemaate baktığında tanıdık yüzlerin yine tanıdık ifadelerini gördü. kimisi etrafındakilerle konuşuyor, kimisi nasılsa daha vakit gelmedi dercesine kireç boyalı duvara yaslanmış uyukluyordu. her cuma, cami bu insanlarla ancak doluyordu . pek vaaz dinledikleri söylenemezdi ama yine de buradaydılar işte. bu camiye geleli belki bir ay olmuştu. vaaz dinleyenlerin ilgisizliği geldi geleli sarı hocaya da dert olmuştu. bir keresinde birisine bu ilgisizliğin nedenini sorduğunda: -anlamıyor bu millet hocam; anlayacağı dilden anlatacaksın bunlara, demişti. İşte şimdi bunu deneyebilirdi. ellerini kürsüye dayayıp hafifçe doğruldu: -aziz cemaat. şimdi sizlere bir hikaye anlatacağım. İçerisindeki ibretleri sizlere soracağım. İyi dinleyin ! cemaatte bir kıpırdanma oldu. yavaş yavaş homurdanmalar da başladı. aradan çatlak bir ses: -hocam bırak şimdi hikayeyi. vaazını ver sen, işimize gücümüze bakalım. bir başkası: -evet hocam, eşimiz dostumuz bekler; hikayenin sırası mı şimdi? sarı hoca hiç istifini bozmadan anlatmaya başladı: -bundan asırlar önce bağdat valisi aynı zamanda kadısı, şehrin gelir gider işlerine bakacak, şehirde düzeni sağlayacak, belediye hizmetlerini görecek, her işini adalet üzerine yapacak ve allahın rızasını gözetecek bir yönetici aradığını söylemiş. valinin etrafındaki insanlar bir araştırma yaptıktan sonra fani adında çok iyi bir insanın bu için biçilmiş kaftan olduğunu söylemişler. valinin isteği üzerine bu fani denen adamı huzura çağırmışlar. cemaat artık ister istemez kendini hikayenin akışına kaptırmıştı. köşede uyuklayan yaşlı amca bile uyanmış etrafındakilere fahri mi? diye soruyordu. etrafındakiler ise fani amca fani diyordu. dikkatlerin yeniden kendi üzerinde toplandığını fark eden sarı hoca anlatmaya devam etti: -kadı efendi bu fani denen adamın, hakikaten çok iyi bir insan olduğuna karar vermiş. faniye iş teklifini yapmış, peygamberimizin en hayırlı insanın, insanlara faydalı olan kişi olduğu hakkındaki hadisini hatırlatmış. fani bu işe evet demiş ama bir şeyi söylemeyi de unutmuş. meğer bizim fani, okuma-yazma bilmiyormuş. valinin ise en çok önem verdiği şey gelir-gider hesabı imiş. fani, ben işimi doğru yaptıktan sonra fark etmez demiş kendi kendine. derken bizim fani, koskoca bağdat şehrine yönetici olmuş. aradan yıllar.. yıllar geçmiş. fani koskoca şehirde düzeni tek başına sağlamış. her işi en güzel haliyle yapmış. para gerektiğinde vali veya kadı efendi ona sınırsız bir hazine sunuyormuş. fani de milletin ihtiyacını bu kaynaktan karşılıyormuş. her şeyden memnun olan vali, gün gelip de faniden hesap defterini isteyince, faninin eli ayağı buz kesmiş. hiç müsriflik etmemiş ama bunu valiye nasıl ispatlayacak ? sarı hoca son cümlesini cemaate doğru elini uzatarak sorunca, insanlardan allah allaaah - bak sen şu işe - eh be fani - diye sesler yükseldi. sarı hoca elini sessiz olun manasında kaldırdı. sükunet sağlandığında devam etti: -fani hesap defteri tutmadığı için kadının karşısına çıkmadan önce kendisine yardımcı olabilecek birilerinin olup olmadığını düşünmüş. aklına üç arkadaşı gelmiş. onlardan yardım isteyebileceğini ummuş. bu üç arkadaşından birisini çok çok çok seviyor. birisini çok seviyor, diğerini de sever gibi oluyormuş. en çok sevdiği arkadaşını her gün görmek istermiş. onu bir gün görmese dünyası kararır, hasta olurmuş. onsuz hiç yapamazmış. İkincisini haftada, ayda bir görse yetermiş. Üçüncüsünü yılda bir iki defa görse iyi olur ama, o kadar da önemli değilmiş. -en çok sevdiğim arkadaşıma gideyim, demiş. en çok sevdiği arkadaşının yanına gidip: -dostum başımda böyle bir iş var, bana nasıl yardımcı olursun? diye derdini anlatınca, arkadaşı: -vallahi fani.. biliyorsun seni çok severim. sen de beni çok seversin .hatta herkes beni çok sever .sözüm her yerde geçer. lakin o kadının mahkemesinde sözüm hiç geçmez. o bakımdan sana yardımcı olmam mümkün değil, demiş. fani, aldığı bu beklenmeyen cevap karşısında iyice kahrolmuş. hayalleri yıkılmış bir şekilde oradan ayrılmış. son bir umutla; - en çok sevdiğim arkadaşım yardım edemiyor. bari şu ikinci derecede sevdiğim dostuma gideyim, belki ondan bir yardım görebilirim, demiş. gidip ona da derdini anlatınca, arkadaşı, yarım ağızla, yarım gönülle: -eh, hadi bakalım, seninle beraber gidelim bari, demiş. mahkeme kapısına yaklaştıkça iyice telaşlanmaya başlamış fani. -ya bu arkadaşım da yardım etmezse, diyormuş kendi kendine. cuma cemaatinin yüzlerinde rahatlama ifadelerini gören sarı hoca, amacına ulaştığını anlamıştı. artık herkes pür dikkat hocanın ağzına bakıyordu. hoca devam etti: fani, kendisi ile birlikte mahkemeye giden bir arkadaşı olduğuna çok sevinmiş. mahkeme kapısından içeri rahat girmiş. ancak arkasına dönüp bir bakmış ki ne görsün? İkinci derecede sevdiği arkadaşı mahkeme kapısını faninin üzerine kapatıp onu kadı efendi ile baş başa bırakmış, ortadan kaybolmuş. fani onun da kendisini yalnız bırakmasına çok üzülmüş. bir bakmış ki kadı efendinin üzerinde adalet kılıcı bütün haşmetiyle asılı duruyor ve kadı efendi hışımla onu bekliyor. faninin dünyası kararmış. bir an felaket bulutlarının tepesine çöktüğünü düşünmüş. herkes tarafından sevilen ve yaptığı işleriyle mutlu olan fani, bu işin sonunda idam edilmek veya en azından zindanları boylamak korkusu ve üzüntüsünden yıkılacak gibi olmuş. kadı efendi sordukça faninin korkusu ve kabusu artıyormuş. -hadi bakalım fani! Çıkar şu gelir-gider hesabını, defterini demiş kadı. fani söyleyecek söz bulamamış. Öylece kalakalmış. derken hiç beklenmedik bir şey olmuş. mahkeme kapısı aniden açılmış ve içeri üçüncü derecede sevdiği arkadaşı girmiş. -bir dakika kadı efendi.. demiş. fani şaşkın şaşkın bakarken arkadaşı elinde tuttuğu kalın bir defteri kadıya uzatmış. -buyur kadı efendi. faninin hesap defteri budur. o bilmez ama ben onu çok sevdiğim için, onun hesap defterini tutmuştum. İşte tüm gelir-gider bu defterin içindedir demiş fani şaşkınlıkla seyrederken, kadı defteri bir güzel incelemiş. faniye dönüp: -Çok güzel fani. kurtuldun, demiş. böylelikle de bizim fani kurtulmuuuuş… sarı hoca bunları söyledikten sonra elleri iki yana açılmış halde öylece kaldı. hoca cemaate, cemaat hocaya bakıyordu. sarı hoca arkasına yaslanırken hafifçe gülümseyerek: -eeee aziz cemaat. nasıl? hikayemi beğendiniz mi? dedi. cemaatin arasından; -İyi de hocam, sen hikayenin başında bir ibretten bahsettiydin? biz bişey anlamadık. bu nasıl hikaye? hem bu faniyi niye anlattın ki şimdi? diyen, vaaz başlamadan önce homurdananlardan birisiydi. sarı hoca içten gülümsemesiyle cemaate seslendi: -ey cemaat. hepimiz birer fani değil miyiz? bu dünyada yaptığımız işlerin hesabı bir gün bir mahkemede sorulmayacak mı? bizler faniyiz temsilde hata olmasın, sayın ki o mahkemenin kadısı, büyük ilahi mahkemenin yegane hakimi cenab-ı haktır. bizim üç arkadaşımız var. birisini en çok seviyoruz.. bir gün görmesek içimiz rahat etmiyor. ve o en çok sevdiğimiz arkadaşımızın bize o mahkeme gününde hiçbir faydası yok. kimdir bu? malımız, mülkümüz, paramız, imkanlarımız. onlar, büyük ahiret mahkemesinde bize fayda vermezler. İşimize yaramazlar. İkinci derecede sevdiğimiz arkadaşımız da var. onu da haftada, ayda bir görsek yetiyor. fakat o da bizi mahkeme kapısına kadar götürüyor. İçeri giremiyor. bu kimdir? eşimiz,dostumuz, akrabamız.onlar da bizi ancak kabre kadar götürürler. Üstümüze toprağı kapatıp bir an önce evine işine dönerler. oradan sonra onlar da yok. ancak mahkeme kapısından içeri giren, senede bir iki defa karşılaştığımız ve bize : -ne o fani? selam vermesek bizi görmeyeceksin. ne bu dalgınlık ? diye ilgisiz kaldığımız o dostumuz kim? bir süre cemaatten ses çıkmadı. bunun üzerine sarı hoca son düğümü de çözdü: -Üçüncü arkadaşımız ise mahkemede bizi kurtaracak olandı. bu ise ; bu dünyadaki iyi amellerimiz, kiramen katipleri. sevaplarımızı ve günahlarımızı yazan melekler. İyi amellerimizi mahkeme-i kübrada bir defter halinde getirecek olurlarsa ebedi pişmanlık ve azaptan kurtuluruz inşallah! cemaatin yüzünde heyecanla karışık bir sevinme ve hayret ifadeleri görülüyordu. sarı hoca bu sefer etkili bir vaaz yaptığına inanmıştı. derken müezzinin allahu ekber, allahu ekber sesi duyuldu. hoca fatiha çekerek doğruldu ve: -hadi bakalım, vakit geldi ey cemaat. Şimdi hesap defterini tutma vaktidir, dedi.

alıntıdır

Sıcak Bir Çorba

Posted by PearL | Toplumsal Hikayeler | Çarşamba 11 Şubat 2009 03:06

0 gün ferahlık restoranına gitmeden önce neler olabileceği hakkında hiçbir şey düşünmüyordum. tek düşündüğüm sıcak bir çorba içip kemiklerimi ve bedenimi az da olsa ısıtabilmekti. o yüzden soğuktan titreyerek içeri girdiğimde oranın sıcaklığıyla öncelikle ani sıcaklık karşısında ürperme banak bana çok hoş gelmişti. garson bana oturacağım yeri gösterirken sıcaktan buharlaşan gözlüğümü cebimden çıkarttığım mendilimle siliyordum. oturur oturmaz garsonun menüyü getirmesine fırsat vermeden bir çorba istedim. sadece çorba. ne olduysa garson çorbamı getirmeye gittikten sonra oldu. ben çorba gelene kadar dışarıyı gözetleyip vakit geçirme düşüncesi içinde idim. yollar tamamen karlarla kaplanmıştı. arabalar zor bir şekilde ilerliyordu. hareketli bir ortamdı açıkçası. karların güzelliği ise ayrı bir hoşluktu. birden acı bir fren sesiyle irkildim. arabanın teki hızını alamamış ve duramamıştı. buzlar üzerinde delice kayıyordu. olan oldu. araba olanca hızıyla dükkana girmişti. dükkanın köşede olması arabanın içeriye rahatça girmesine etken olmuştu. araba içeriye girer girmez öncelikle girdiği yerdeki masayı ve masanın etrafındakileri birkaç metre fırlattı. ardından içeride bir arbede koptu.kaçışanlar , bağıranlar , ağlayanlar. en önemlisi yardım isteyenler. araba ilk masaya çarptıktan sonra durmamış ve birkaç masa ve insana daha zarar vermişti. durum korkunçtu. İlk şoku atlattığımda kime yardım edebilirim diye düşündüm. hemen önümde yatan kişiye yöneldim. yüzüstü yerdeydi. yüzünü göremediğim bu şahsın hemen boynuna parmaklarımı dayadım. hareket yoktu. Ölmüştü. genelde dükkanların en sessiz yerlerinde oturmayı sevdiğimden kazadan etkilenmeyen bir ben gibiydim. o yüzden benden başka hareketleneni görememiştim. demin kontrol ettiğim adamın ölümüne sanırım ilk ben şahit olmuştum. bir sesle irkildim. bir yardım sesiydi bu. nerden geldiğine bakınca arabadan geldiğini gördüm. arabayı sürenden geliyordu bu ses. bir çırpıda gitmeye çalıştım. lakin gittiğim yerler kırık masalar , sandalyeler ve bir dolu kırık eşyayla dolu olduğundan gitmem az da olsa uzadı. arabaya gittiğimde o bayanı gördüm. arabayı süren bayanı. ne de gençti. ahh neler olduğunu anlatamayacağım. gerçekten durumu vahimdi. vücudunda bulunan cam parçalarını söylesem durumu anlarsınız. “Çıkar onları !, “Çıkar onları!!” diye yalvarıyordu bana. Çıkartamazdım ki! vücuduna daha fazla zarar verme olasılığı vardı. ona beklemesini söyledim. ambulansın hemen oraya varacağını endişelenmemesini biraz aha dayanabilmesini söyledim. dinlemiyordu. “Çıkar onları!!” tek duyduğum buydu ve hıçkırıkları. hiçbir şey yapamıyordum. elimden hiçbir yardım gelmiyordu. arabaya da sıkışmış olması beni iyice zor durumda bırakıyordu. “Çıkar onları!!!” dedikçe ben daha da telaşlanıyordum. lanet olsun bir şey yapamıyordum!!! “Çıkar onları!!!” son kez duydum. nabzına baktım yoktu… maalesef yatıştıramamıştım bile onu hiçbir şey yapamamıştım. en azından son isteğini yerine getirebilir ve camları çıkartabilirdim. evet bu ona daha da acı verecek ve onu ölüme daha da yaklaştıracaktı ama öyle bir durumdaydım ki daha başka bir şey düşünemiyordum. tek düşündüğüm birilerini kurtarmaktı. başaramamıştım. dükkana gelenler vardı. yaralıları kurtarmak için toplanmışlardı. bazıları sadece seyrediyorlardı. sadece izliyorlardı. burada adamlar can çekişirken , ölürken onlar sadece izliyorlar ve bir şey yokmuş gibi de hemen çekip gidiyorlardı. aşağılıklar!! allah’tan içeriye yardım amaçlı gelenler vardı. en azından bir işe yaramaya çalışıyorlardı. bari işleri düzgün yapsalar da ambulans gelene kadar durumu idare etselerdi ve etseydim. bir ses daha duydum. daha doğrusu o sesi ancak fark edebildim. olaylar beni bazı sesleri ayırt etmememde zorlaştırmıştı. duyduğum sese yöneldim. yerde birisi daha yatıyordu. hafif hafif soluk alış verişini duyabiliyordum. daha doğrusu göğsünün aşağı yukarı hafifçe iniş çıkışından görebiliyordum. oranın gürültüsünden bazı seslerin duyulmasına imkan yoktu. yanına doğru eğildim. “yardım edin!!” diyordu. ayağı kırılmıştı. kanıyordu. böyle giderse kanamadan ölebilirdi. bir sopa lazımdı öncelikle kırık bacağın olduğu yere o sopayı kullanarak kırık kemiğin ayrık durmasını engellemeliydim. eşyalar parçalandığından kırık tahta bulmam zor olmadı. hemen onu alarak kırık bacağa yanaştırıp gömleğimin kolundan yırttığım bir parçayla onu bacağına bağladım. bacağını bağladığım bayana haber vermediğimden birdenbire bacağında duyduğu acıyla bağırmaya başladı. sessiz olması gerektiğini ona yardım etmeye çalıştığımı söyleyerek sakinleştirmeye çalıştım. bir nebze de olsa başarılı oldum. sesi kısıldı , kısıldı ve en sonunda durdu. bu duruma sevinmiştim aslında. kadından bir süre daha ses alamayınca onu dürttüm. hareket etmiyordu. bir daha dürttüm. gene hareket etmedi. nabzına baktım , atmıyordu. aman allah’ım ben ne yaptım böyle!!!? hemen suni teneffüs yapmaya başladım ve kalp masajı. İşe yaramadı. nefes almıyordu. kahretsin almıyordu. “nefes al be kadın , nefes al!!” diye bağırmaya çalıştım. ben bağırdıkça etraftakilerin dikkatini çektim. bir kısmı gelip beni ondan uzak tutmaya çalıştı. “o öldü geri getiremezsin artık” diyerek hollywudvari bir şekilde beni sakinleştirmeye çalıştılar. İşe yaradı mı? yaramadı tabi. ambulansın sesini duyunca sevindim. belki birkaç kişiyi kurtarırlar diye. ambulanstan inen doktorlardan birisi içeri girdikten sonra bacağı kırık olan ve ölen bayanın yanından geçerken “kardeşim biz gelmeden neden yaparlar şu işlemleri! yanlış bağlamış tahtayı kim bağlamışsa. yazık olmuş kadına” ve benzeri laflarını söylerken benim kulağımda “yanlış bağlamış! , yanlış bağlamış!” sözleri çınlamaya başladı. onu ben öldürmüştüm! o kadını ben öldürmüştüm. kendime sinirlenince beni sakinleştirmeye çalışanlardan kurtulmaya çalıştım. İşe yaramadı. bu sefer de sinirden ağladım. oturduğum yere çöktüm ve ağlamaya devam ettim. İlk ikisini kurtarma ihtimalim belki çok azdı ama üçüncüsünü resmen kendi ellerimle öldürmüştüm. sadece bacağı kırılmıştı ve ben onu kurtaracakken yanlış bir hareketle öldürmüştüm. ben bir katilim!!! katilll

alıntıdır

Bir Babanın Pişmanlığı

Posted by PearL | Toplumsal Hikayeler | Çarşamba 11 Şubat 2009 03:04

ben bir babayım. 17 yaşında bir kızım vardı. her şeyi normal bir aileydik. bir gün hayatımıza beklenmedik birisi daha girdi. kızımla aralarında bir şeyler olan bir çocuk. kızımız anne babasından bir şey saklamak istemediği için delikanlıdan bize bahsetti. biz tabiki bunu doğal karşılamadık.okulunun geleceğinin olduğunu söyledik. böyle bir şey için yaşının küçük olduğunu söyledik. ve çocuktan ayrılması için baskı yaptık . kızımız yetmedi tanımadığımız iyimi kötü mü olduğunu bilmediğimiz çocuğu da tehdit etmeye kadar götürdük olayı.. kızımızın ne kadar hakkı varsa elinden aldık. kullandığı sevdiği eşyalara kadar. eve hapsettik okuldan eve evden okula dedik kızımıza. onu bir mahkuma çevirdik. ama bizi dinlemedi çocukla devam ettiler tabi biz bunu sonradan öğrendik. gizlice görüşmeye devam etmişler. biz hala onların sevgisinden emin olamadık..çocuğun kızımızla dalga geçtiğini düşündük. onların sevmek için küçük olduğunu düşündük. ama dalga geçcek bir çocuğun sevmese neden bizim o kadar tehdidimizden sonra devam edebileceğini..sevmenin yaşı olmayacağını düşünemedik. bir gün devam ettiklerini öğrendim. ve bu sefer çok daha fazla sinirlendim. hatta kızıma vuracak kadar ileriye bile gittim.konuşmuyorduk. akşam eve geldiğimde benimle konuşmaya çalışıyordu bense suratımı asıp bir köşede oturuyordum…ve bir sabah kalktığımda hayatımın en kötü günüyle karşı karşıyaydım. kızımı uyandırmak için odasına girdim..ve karşılaştığım manzarada donup kalmıştım..kızımın kafası ve kolunun biri yatağından aşağı doğru sarkmıştı..yerde 3 tane boş hap şişesi duruyordu.. ve başucunda bir kağıt parçası. filmlerde her zaman gördüğüm bu manzara gözlerimin önündeydi ve yerde yatan benim kızımdı.. o an buz gibiydim.önce cansız bedenine uzun uzun baktım bağırarak ağlamak istedim sesim çıkmadı. yavaşça yanına gittim ve ona sarıldım. sonra başucundaki kağıdı elime aldım bir şeyler yazmıştı. okumaya başladığım an beklide hayatımın en büyük vicdan azabının başlangıcıydı. kızım o kağıda bunları yazmıştı. “ sevgili babacım ve annecim ilk olarak tek istediğim şey beni affedin. belki siz haklıydınız.ama bende kendimce haklıydım. belki daha küçüğüm belki biraz saf birazda masumum ama sevginin yaşı yoktur.bunu çok iyi biliyorum ve onu sevdim gerçekten çok sevdim..ve sevdiğimle ailem arasında bir seçim yapamadım. Çünkü hiçbirinden vazgeçmek istemedim. o bana böyle bir seçim sunmadı.. hep sizle bigün tanışmak istediğini.hatta size anne ve baba demek istediğini söyledi bana beni sevdiğine o kadar emindimki.ama siz anlamadınız.bana tercih sundunuz. ve sebep olarak derslerimi okulumu gösterdiniz. ama bilmediğiniz bir şey vardı..ben onun için ders çalıştım hep onunla iyi bir gelecek için.şimdi hem sizi hem kendimi bu acıdan kurtarıyorum.keşke her şey daha farklı olsaydı..abimin kız arkadaşı olduğunda afferim oğluma dediniz.o kızın bi ailesi yokmuydu ? bizi böyle ayırıp gizlice görüşmeye itmek yerine sizde sevdiğimi tanımaya çalışsaydınız.ona dair şeyleri öğrenseydiniz.böylece bende sizden hiçbirşey saklamazdım.ama siz yapmadınız.geri kalmış düşünceleriniz için kızınızdan vazgeçmeyi kabullendiniz..ve ben daha fazla dayanamıyorum.. gidiyorum…beni affedin..” orada o anda yaptığım hatanın farkına varmıştım. ama hala kendimi haklı görüyordum içimde bir yerlerde ta ki.. kızımın sevdiği çocuk gelip bana ikimizin de hayatını mahfettiniz..sevdiğimi elimden aldığınız yetmedi onu öldürdünüz diyip bana o öldürücü bakışlarla bakana kadar..işte o an bütün suçumu anlamıştım..ama artık çok geçti. neyi değiştirirdi ki ? kızımı bana geri getirebilir miydi ? hayir. asla da geri getirmeyecek..ben onu kaybettim. hemde geri kalmış saçma düşüncelerim yüzünden.. belki filmlere benziyor bu hikaye ama hepsi gerçek..2 kişinin hayatını mahfettim. kızım öldü..sevdiği o çocuksa günlerce onun mezarı başında bekledi ağladı..kendini mahfetti ve sonunda delirdi.. ben hergün kızımı ziyarete gidiyorum o ürkütücü mezarlığa.. hergün yalvarıyorum beni affetmesi için..sizce affeder mi ? o kadar çok var ki böyle durumları yaşayan insanlar..eğer bu yazdıklarımı okuduysanız ve eğer sizde bir anne veya babaysanız. Çocuklarınızın fikirlerine saygı gösterin ve onların yanında olduğunuzu hissettirin..yanlış yada doğru kararlar bırakın hayat onların siz sadece yanlarında olun.güvenlerini kazanın. sizden hiçbir gizlileri olmamasını sağlayın.. beklide hala saçmalık olarak geliyor ama bir sevdikleri varsa katı kurallar yerine onların birlikte oldukları insanları tanımaya çalışın..çocuğunuz kız ya da erkek.. artık bende fark ettim ki sevginin yaşı yok.. ve ben kızımın annesini daha 18 yaşındayken ailesinden gizlice kaçırarak evlenmiştim..bunlara karşı çıkmama rağmen bende aynı şeyleri yaşamıştım..hangimiz genç olmadık hangimiz sevmedik ki ? ben yavrumu kaybettim. tek isteğim bir ana bir baba daha evlatsız kalmasın.evladının acısını görmesin…

alıntıdır

Borcum Vardı

Posted by PearL | Toplumsal Hikayeler | Çarşamba 11 Şubat 2009 03:01

oldukça yaşlı bir adam ,kendisi gibi kamburalaşıp yere yanaşmış bir ağacın altında ağlıyordu. biraz önce irikıyım bir genç yanına sokulmuş ve kendisinden içki parası istedikten sonra bir de tokat atmıştı. yaşlı adamın yere yıkıldığını görenler, hemen yardımına koşup: - geçmiş olsun dede ,dediler. o serseri ne istedi ki senden? adamcağız bir şey olmamış gibi toparlanmaya çalışırken: - eski bir borcum vardı, onu istedi , dedi. yapması gerekeni yaptı sadece… Çevresindekiler, ihtiyar adamı yerden kaldırdıktan sonra eline bastonunu tutuşturup aceleyle işlerine koşuştular. herkes ayrıldığında, hadiseyi başından beri görmüş olan bir delikanlı onun koluna girerek: - fazla hırpalandınız, dedi. ağacın gölgesinde biraz oturalım mı? yaşlı adam yorgun bakışlarını yukarıya yöneltip : -benim bu ağacın altında dinlenmeye hakkım yok yavrum dedi. Ölünceye kadar da olmayacak. delikanlı, söylenenden bir şey anlamamıştı. meraklı gözlerle kendisine bakarken, onun tekrar hıçkırıklara boğulduğunu farketti. yaşlı adam ,iniltiye benzeyen bir sesle: - elli yıl kadar önceydi,diye devam etti. rahmetli babamı,sigara parası almak için bu ağacın altında azarlamıştım. yani biraz önce evladımın beni dövdüğü yerde. delikanlı ne diyeceğini bilemedi ve şimdi biraz daha bitkin görünen ihtiyarın sakinleşmesini bekledikten sonra, onu arabayla evine bırakmayı teklif etti. adam, titrek adımlarla yoluna koyulurken: - evim oldukça uzaklarda yavrum. ama ben yürüyerek gideceğim oraya. babamın da onu azarladıktan sonra, üzüntüsünden yayan döndüğü gibi. hem şehir dışındaki kabristana uğrayıp bir yasin le öpeceğim ellerinden…

alıntıdır

Sonraki Sayfa »
site ekle - Toplist

Kiisel


Zirve100 Site ekle