ankara’da askerliği yapıyordu o zamanlar asteğmen levent. nöbeti yoktu, üç haftadır evinden, İstanbul’dan uzaktı. cuma günü mesai sonrasından, pazartesi sabahı 09.00’a kadar özgürdü. “tüm saatler, iki gün benim” dedi, arkasına yaslanıp, asteğmen adnan’a. adnan: “ben bu hafta ankara’da kalacağım. senin gibi aileme çok bağlı da değilim. onlar da beni merak etmiyor zaten!” dedi, sıkıntılı. “siz nasıl başarıyorsunuz anlamıyorum. biz öyle değiliz adnan.” levent: “nihat, aslanım” dedi, otoriter bir sesle. kapının yakınındaki masada posta listelerini kontrol eden nihat, “emret komutanım” diyerek, tok bir topuk selamıyla hazır ola geçti. belli belirsiz gülümsedi. sola eğilmiş başını, sol eliyle desteklerken, sağ eliyle trampet çalan adnan takıldı. “ne gülüyorsun lan!” nihat ciddileşmeye çalışırken, levent’e baktı. levent: “komutanın sana bir şey sordu” dedi. “lan olmasa, daha iyi olurdu adnan.” nihat ciddileşerek, esas duruşunu bozmadan, adnan’a döndü. “biliyorsunuz komutanım, ben hep böyleyim. bu huyum yüzünden başıma ne işler geldi.” adnan gülerek başını salladı, gülüşmeleri kahkahalara uzadı. “bilmez miyim? Şu birkaç ayda neler yaşadın bu huyun yüzünden.” “Çay içelim mi?” dedi levent. adnan arkasına yaslandı: “benim de komutanımsın, nasıl hayır diyebilirim ki?” nihat gülümsedi yine, belli belirsiz. saklamaya çalıştı, saklayamadı. adnan: “bak hala gülüyor, aslanımız” dedi. levent: “rahat” dedi. nihat gevşedi, rahatladı. “bize iki çay getir” dedi ardından. nihat, gösterişli bir topuk selamıyla, hazır ola geçti bir kez daha. sanki yüzlerce metre uzaklara duyurmak ister gibi, “emredersiniz komutanım” diye haykırdı. “abartma aslanım. İyi bir asker olduğunu biliyoruz” dedi levent, gülerek. nihat’ın gözlerinin içi güldü, kıpırdamadı bile. “posta yarın öğleden sonra gidecek. sen de soluklan biraz. Çay, sigara molası ver.” nihat iyice keyiflendi, “sağ olun komutanım” diye haykırdı. levent sağ elini sinek kovalar gibi salladı. “alışmış, kudurmuştan beterdir! hadi kaybol. Çayları da unutma.” nihat, “sağ olun komutanım” diyerek, topukları üzerinde, gösterişli bir biçimde döndü. topuklarını tok bir sesle, bir kez daha çarptıktan sonra, iki adımda kapıya ulaştı, çıktı. Çayları eşliğinde sigaralarını tüttürürken, adnan “eve çıkacak mısın?” dedi. - Çıkmayacağım adnan. resmi gideceğim bu kez. - İki gün resmi mi dolaşacaksın İstanbul’da? levent, imalı güldü. - arkadaşların isteği. bu kez, arkadaşların emri demiri kesiyor… - sivil olmadan, sivil olamayacağız anlaşılan. gülüştüler. - toplantıya daha çok var, ama ben de çıkmayacağım. - yürüyerek gideriz, biraz zaman geçer. - İyi fikir, öyle yapalım. az sonra nihat geldi. “mola sona ermiştir. sağ olun komutanım” diyerek bekledi. levent, “rahat” dedikten sonra masasına geçip, listelerle ilgilenmeyi sürdürdü. levent ve adnan, mesai çıkışı necatibey caddesi boyunca yürüyenlere katıldı. kızılay’da farklı birliklerde görevli arkadaşlarıyla buluştular. bir zaman beklediler, henüz gelmeyenlerin de katılmasından sonra, kalabalık bir grup olarak sakarya caddesi’ne doğru hareketlendiler. saatler 22.00’yi gösterirken levent ve İstanbul’a gidecek dört arkadaşı daha birlikte kalktı. otogara gitmek üzere, vedalaşıp ayrıldılar caddeden. pahalı olmayan bir şirketten aldılar biletlerini. saatler 23.00’ü gösterirken, İstanbul’a doğru hareketlendiler. sabah 05.11’de arkadaşlarıyla vedalaşan levent, bostancı yakınlarında indi otobüsten. evine iki kilometreden biraz uzaktı hala. İndiği yer şehirlerarası otobüslerin durağıydı, hemen ilerisinde bir de taksi durağı vardı. durak vardı, ama durakta taksi yoktu. sabahın soğuk havasını içine çekip, “merhaba İstanbul” diye mırıldandı. “burada beklemektense yürürüm daha iyi. hem iki kilometre nedir ki? param da bana kalır.” saat 05.42’de evinin kapısındaydı. yeni günü karşılamaya hazırlanan evlerin ışıkları yanmaya başlamıştı. kışı aratmayan mart gününün sabahında, acele adımlarla işlerine koşturan birkaç insan görünüyordu. zile bastı, içerde bir hareketlenme oldu. kapıyı annesi açtı uykuya doymamış gözleriyle. elini öptü, sarıldılar. erkek kardeşi, “ankara’dan abim gelmiş, yaşasın” dedi, esneyerek. kız kardeşi: “hoş geldin abi. o dediğin şarkı ufuk ” diyerek banyoya girdi. babası yine uzaktan, zorlama bir sesle, “hoş geldin” dedi, oturduğu yerden. “hoş bulduk” diyen levent banyoya yönelirken, kardeşi ufuk: “banyo dolu abi. ablam girdi az önce. kızların hazırlanması da hep uzun sürer” dedi, hınzırca gülerek. ufuk, “ben uyanınca burada olacaksın, değil mi? abi dedi. annesi, “daha yeni geldi oğlum” dedi. ufuk bir kez daha esnedi uzun uzun. “İyi öyleyse, abime bir şey söyleyeceğim” dedi, esneyerek yatağına giderken. “kahvaltı birazdan hazır olur levent. sen biraz dinlen. yoldan geldin, yorgunsundur. yatmak ister misin?” - yorgun sayılmam anne. askerlikte daha düzenli yaşamaya alıştım. kolay kolay da yorulmuyorum. elimi-yüzümü yıkasam yeter. bir banyo yaptıktan sonra, belki biraz dinlenirim. - sen bilirsin. ben kahvaltıyı hazırlayayım. - yardım ister misin? - yok canım sağ ol. ben hazırlarım. - esra yardım eder belki. anne güldü. - esra mı? o kendine yetse yeter. bu saatte ayakta, ama işine yine yetişemez telaşından. - İnsanlar kolay değişmiyor anne. - orası öyle evladım. babası, salonda televizyonun karşısına geçmiş, biri bitmeden diğeri başlayan haberleri arıyordu yine. sabahın o saatinde aradığını da buldu, az sonra. - nasılsın baba? evde işler yolunda mı? babası söylediklerini duymamış gibi, bir habere söyleniyordu. “bunlar da memleketi daha beter yaptılar.” - memlekette olanların çoğu, olması gerektiği gibi değil. ev ne durumda? neler yapıyorsunuz? - bildiğin gibi, her şey iyi. levent buruk gülümsedi. - bildiğim gibiyse, sorun var demektir. - biraz sıkıntı var. ama herkesin var. devletin devlete borcu var. o anda anne girdi salona. “kahvaltı hazır. devletin devlete borcu var diye avunmak yetmiyor bey. bizi borçtan hiç kurtulamadık ki. Şimdi levent de yok. sıkıntı çok.” baba homurdandı. - ne yapayım? elimden gelen bu. - bu çok masum bir söz. biz hiçbir zaman işimizi bilemedik. birkaç ay sonra levent dönecek. bizi düşünmekten, kendi yaşamını düşünmeye zamanı olmadı çocuğun. - o da bu ailenin çocuğu. - babası değil ama. araya levent girdi. - anlaşıldı. burada her şey bıraktığım gibi. yine kavga nedeni olmasın, sorunları konuşmak. - kavga etmek isteyen kim evladım? her işe, türlü bahanelerle burun kıvırıp, üç gün orada, beş gün burada çalışmakla aile mi geçinir? baba susamadı. - her şey tanrıdan. bize bu kadar veriyor işte. - tabii. her şeyi tanrıya havale et, sorumluluklardan kurtul. ne güzel! esra, “hoş geldin abi” diyerek sarıldı levent’e. - hoş bulduk canım. nasılsın? - İyiyim abi. Şey biraz sıkışığım bu aralar. taksitlerim çok. - yani? esra fısıldadı. - bugün acelem var. otobüsle gidersem yetişemem işe. - ne kadar? esra mutfağa doğru bakındı. yine fısıldadı. - bir yol parası işte. maaşımı alınca veririm. anne karıştı söze, kahvaltılıkları masaya taşırken. - bari yalan söylemeyin. bugüne kadar hangi aldığınızı verdiniz ki abinize? - ama anne! - tabii. doğruyu söyleyince, ‘ama anne’. araya levent girdi. - sorun değil anne. - sorundan başka bir şeyimiz yok levent. sen de biliyorsun. - sen dertlenme anne. sorunlar çözülmek içindir. anne bir şey söylemeden mutfağa yollanırken, levent cüzdanını çıkardı. esra, “teşekkür ederim abi” diyerek parayı aldı, sevindi. sevinci sesine yansıdı, annesine seslendi. masaya yardım edeyim mi anne? - masa hazır kızım. Şimdi mi akına geldi. buyurun sofraya. levent, “ben önce bir banyo ziyareti yapayım” diyerek, anne kızı baş başa bıraktı. birkaç lokma atıştıran esra, “hoşa kalın” diyerek acele çıktı. baba, kahvaltısını bitirince, tek kelime söylemeden kalktı sofradan. koltuğa gömülüp, kanallar arası gezinmeye başladı yine. levent, “ellerine sağlık anne, toplamana yardım edeyim” dedi. - acelesi yok. ben toplarım evladım. Şimdi iki dakika keyif yapayım. anne oğul, birer sigara yakıp, keyif çayı eşliğinde tüttürmeye başladılar. - sıkıntılı mısın anne? - bildiğin şeyler. bir de dayının durumu var levent. - dayımın nesi var, neden haber vermediniz? yeni mi oldu? annenin gözleri buğulandı, levent sıkıldı. - yeni değil. ama çok da olmadı. asker ocağında bir de huzurun kaçmasın istedim. - seni böyle görünce, huzurum daha çok kaçıyor. - kaçmasın evladım. oldum olası, ailen sana yük olmaktan başka bir şey yapmadı zaten. - Şimdi boş verelim bunları. dayımın nesi var? - sinir hastası olup çıktı, o nankör ailesinin sayesinde. hastanede, bakırköy’de. - bakırköy’de mi? - delilerin arasında değil. sinir bölümünde, bazı insanların kendi isteğiyle gittiği bölümde… bir süre daha kalacak orada. - ne kadar kalacak? - doktoru bilir ne kadar kalacağını. - doktor ne diyor peki? - görüşmedik ki! - görüşmediniz mi? - nerde! büyük dayın arayacaktı doktoru. hala arayacak. - sen becerirdin bu işleri. neden onlara bıraktın ki? anne iç geçirdi. - neden olacak levent? ev bırakıp gittiğinden de berbat. baban üç gün çalışırsa, beş-on gün çalışmıyor. ufuk’un dersleri birbirinden kötü… esra desen, kendi havasında… gerçi kız çocuğu. evlenme çağına geldi çoktan. baktı ailesi bir şey yapamıyor, kendince gelecekteki evine hazırlanıyor, tüm kazancıyla. maaşı taksitlerine gidiyor. - ben bir banyo yapayım. sonra doktoru ve dayımı ziyaret ederiz. olur nu? anne buruk gülümsedi. - bu iş bile sensiz olmadı, olamadı. sağ ol evladım. - sen de sağ ol anne, böyle bir anda işe yaramayacağım da, ne zaman yarayacağım. hadi iş başına… anne gözyaşlarını tutamadı, “sağ ol evladım” diyerek, levent’e sarıldı. banyo sonrası, levent önce dayısını sonra da doktoru aradı. kendisini tanıtıp, hasta dayısıyla ilgili görüşmek üzere, randevu aldı. annesi rahatladı. sonucu büyük dayısına bildirdi. saat 10.30’da bostancı deniz otobüsleri iskelesinde buluştular. deniz otobüsü, yenikapı’ya uğradıktan sonra saat 11.30’da bakırköy iskelesine yanaştı. bakırköy, çoğu zaman olduğu gibi, sahilden başlayarak kalabalıktı yine. artık yerinde olmayan eski zuhurat baba parkı’nın yakınlarındaydı doktorun muayenehanesi. randevularına yedi-sekiz dakika erken gelmişlerdi. sekretere geldiklerini bildirip, muayene olmayacakları halde, muayene ücretini ödediler. Ödemenin çoğunu üstlenen levent makbuz istedi. sekreter, gönülsüzce verdi serbest meslek makbuzunu. tam saatinde doktorun odasındaydılar. geniş salonda herkes için koltuk vardı. levent kendilerini tanıttı. doktor, ne istediklerini sordu. levent, doktoru olarak dayısının durumu hakkında bilgi almak istediklerini söyledi. doktor, o ana kadar bilinenleri anlattı. dayısı sinir hastasıydı. tedavi için kontrol altındaydı. İyileşinceye kadar, hastanenin ilgili bölümündeki klinikte kalacaktı. levent doktoru dinledikten sonra, “bu kadar mı?” dedi. doktor şaşırdı, biraz da kızıyor göründü. “hasta ve kontrol altında” dedi, sıkıntılı bir ifadeyle. - hastamızın iyileşmesini, en başta biz de isteriz doktor bey. ancak… doktor araya girdi. - ben doktorum. İnsanların iyiliğini isterim. - Şüphesiz öyledir, doktor bey. bunun için hipokrat yemini de ettiniz. - her doktor eder. levent gülümsedi. - ancak dayım fiili bir durum olmadan, şikayet üzerine getirilmiş. eşinin ve kızının şikayeti üzerine. doktorun rengi değişmeye başladı. kendisini kontrol etmeye çalışıyordu sanki… kekeledi. - do… doktor olan benim. ne yapılacağını bilirim. - ben doktorluğunuzu sorgulamıyorum. bu beni aşar. - beni kızdırıyorsunuz delikanlı! - neden? biz muayene için değil, bilgilenmek için geldik. kulaktan dolma anlatılanlarla değil, konunun birinci derecedeki ilgilisiyle görüşüp bilgilenmek için geldik. bilgilenip, hasta yakınları olarak, hastamız için bundan sonra ne, ya da neler yapmamız gerektiğini öğrenmek için geldik. bunun da bedelini ödedik. karşılığını almamız gerekmiyor mu doktor bey? bu hakkımız, değil mi? levent sekreterden aldığı makbuzu gösterdi. doktorun bakışları, elindeki makbuzla levent arasında gidip geldi bir zaman. - her şeyin bir bedeli var. - evet, haklısınız. biz de ödedik bedelini. Şimdi de karşılığını bekliyoruz. bir zaman sessiz kaldılar. sonra, doktor daha sakin görünürken sordu. - ne istiyorsunuz* - hastanız olan dayımla ilgili tüm gerçekleri. - dayınız hasta ve kontrol altında. biraz düşündü. - Önümüzdeki hafta, klinik doktorlarından oluşan heyet karar verecek dayınız için. - Şu an, biz ne yapmalıyız? yapmamız gereken bir şey, var mı? doktor sakinliğinden uzaklaşmaya başladı yine. - heyetin kararını bekleyeceğiz. aslında iki doktor, sokaktaki bir insanın da normal olup olmadığına karar verebilir. bunu biliyor muydunuz? - bilmiyordum. Öğrettiğiniz için, teşekkür ederim. güldü, doktora dikildi bakışları. ağır ağır konuştu. - İkinci doktor kim? söyler misiniz? dayım, buraya getirilmeden önce de sokakta değil, evindeydi. değil mİ? doktor, kızgınlığını saklayamadı bu kez. İşaret parmağını hafif bükerek, tepeden-tırnağa levent’i gösterdi birkaç kez. - böyle gelmenizin nedeni, beni baskı altına almak mı? - nasıl gelmek? - bu kıyafetle gelmek. levent başını salladı, güldü. - kıyafet dediğiniz, benim üniformam. görevimin gerektirdiği üniforma. buraya gelmek için seçilmiş bir kıyafet değil. bu sabaha kadar varlığınızdan, dayımın yaşadıklarından ve buraya geleceğimden, benim de haberim yoktu. açıklamak zorunda değilim. ancak, madem konu buralara geldi, gelmişken nedenini öğrenmek ister misiniz? doktor, huysuzlandı. - evet. İsterim. - arkadaşlarım, bir kez de resmi gel diye ısrar etmişti. onların isteği üzerine böyle geldim, bu kez. - Şimdi oldu. levent güldü yine. - sizin dayımın eşimin bazı akrabalarının; iyi günlerinde “müdür bey” diyerek her sıkıştıklarında yanına koştuklarından… o koşturanların tanıdıkları bir hemşirenin, “merak etmeyin, ben ayarlarım hastane işini” dediğinden haberiniz var mı? hemşire, doktor ve doktorlardan daha mı bilgili ve yetkili? yalnızca bazı akrabalarının sözlü şikayetlerine dayandırılarak, araştırılmadan bir insan hastaneye yatırılabilir mi? doktor masasında oturmuş, elindeki kalemi çeviriyordu sürekli. bakışları artık doğrudan değil, kaçamak yöneliyordu, arada bir levent’e. sonra kalemi bıraktı, telefona uzanıp iki kez tuşladı. az sonra kapı tıklatıldı. gelen sekreterdi. - buyurun doktor bey. - konuklarımız bir şey içmek ister, belki! kimse bir şey istemedi. levent, “teşekkür ederiz, çok konukseversiniz “ dedi. doktor yine kalemi çeviriyordu, “bir şey değil” dedi. “Çıkabilirsiniz aydan hanım.” sekreter çıktı. sessizliği levent bozdu. - evet. ne yapalım dersiniz, doktor bey? - Şu hemşireyi araştıracağım. - ya biz söylemeseydik? doktor sinirlendi. - eşiyle, kızı “bizi öldürecek” demişlerdi. - size mi söylediler. - dayınız hastaneye yatırıldıktan sonra. buraya gelmişlerdi. - sizce öldürür müydü, gerçekten? - belli olmaz! sinir hastalarının ne yapacağı, önceden belli olmaz! dikkatli olmak gerekir. söyleyebileceklerim bu kadar. - ya yapacaklarınız? doktor kızdı, sesinin tonu yükseldi. - ben önlem aldım yalnızca. kapı yine tıklatıldı. gelen sekreterdi. kapıdan başını uzatıp sordu, çekinerek. - bir sorun var mı, doktor bey? - yok. sorun yok, konuşuyoruz yalnızca. Çıkabilirsin. - peki doktor bey. sessizlik geri geldi. doktor “başka bir şey var mı? diye sordu. - sizin söyleyeceğiniz var mı? bu kez doktor güldü. - bakın, ortada bir komplo varsa bile, ben parçası değilim. biraz acele ettim, ama bunu ne olur, ne olmaz diye yaptım. başka bir nedenle değil. - ben art düşünceniz var demiyorum. - ama beni suçluyorsunuz. - suçlamıyorum, öğrenmeye çalışıyorum. - benim anlatacaklarım bu kadar. zamanınız da doldu zaten. - normal olarak bir muayene ne kadar sürüyor? doktor bir an sustu. - en çok yarım saat. levent saatine baktı. kolunu döndürerek saati gösterdi doktora. - daha on iki dakikamız var. araya dayısı girdi. ayağa kalkıp, levent’in yanına geldi. - doktor bey her şeyi anlattı işte levent. hadi çıkalım. - hayır dayı. anlatacakları evet, ama yapacakları bitti mi acaba? doktor: “ne yapacağımı sanıyorsunuz?” dedi. - bunu siz bilirsiniz. doktor olan sizsiniz. - tamam. konuştuklarımızdan sonra, dayınızın hemen pazartesi günü, heyet karşısına çıkmasını saklayacağım. ama diğerlerinin yaptıklarından sorumlu değilim. - değilsiniz. herkes kendi yaptığından sorumlu… bir hata ya da suç varsa, yapan ve yapanlar ödeyecek elbette. doktor ayağa kalktı, “iyi günler” dileyip, çıktılar muayenehaneden. dayısı, “doktoru iyi kızdırdın levent” dedi. - kızacak ne vardı. biz durumu öğrenmek için gelmedik mi? - orası öyle de… o gün, hastanenin bazı bölümleri için ziyaret günüydü. doktordan sonra hastaneye gittiler. ziyaret saati sona erene kadar ayrılmadılar klinikten hava, daha da sertleşmişti. giyimleri hava için uygundu, aldırmadılar. klinikle ana giriş arasındaki geniş alanı adımlamaya başladılar, bir yandan sohbet ederken. geniş alanın ortalarına gelmişken, “abi bir saniye” seslenişiyle durdular. sesin geldiği yöne döndüler. İki akıl hastasıyla karşılaştı bakışları. birkaç metre ileride dikiliyordu iki hasta. o havada ince pijamalarıyla dışarıdaydılar. kalkık omuzlarıyla başlarını korumaya çalışıyor; biri çaprazlama birbirini kavramış kollarını sürekli aşağı-yukarı oynatarak ısınmaya çalışıyordu. diğerinin iki eli beli hizasında kenetlenmiş, birbirini ovalıyordu. sonra elleri ayrıldı. sağ elinin işaret parmağını hafifçe bükerek yukarı kaldırdı, çekingen bir öğrenci benzeri… “bize çay parası verir misin abi?” dedi, çekingen bir ses tonuyla. levent elini cebine attı. bunu gören hasta, levent’e doğru yürüdü, gülerek. İki adım ötesinde durdu. omuzlarını yukarı kaldırıp, kollarını göğsünde kenetledi, bekledi. levent cüzdan kullanan bir insandı. ancak o gün, o soğuk havada, yollarda sürekli cüzdan çıkarmamak için bozuk paraları cebindeydi. cebindeki bozuk paraları kavrayan elini açarken, “çay ne kadardır acaba burada?” diye düşünüyordu. sonra vazgeçti, avucunu hastaya uzattı. hasta iki adım daha atarken, dudaklarındaki sahtelikten uzak gülümseme genişledi. hasta levent’e baktı. levent avucunu oynatarak, “kendin seç, ne kadar gerekiyorsa” dedi. hastanın iki parmağı bir cımbız oldu, paraları evirip, çevirmeye başladı. dört metal parayı alıp, levent’e baktı. o güzel gülümsemesiyle, “sağ ol abi” dedi, arkasını dönüp uzaklaşırken, levent, “yeter mi aldığın?” dedi. “bak burada daha çok para var.” yürüyüşünü sürdüren hasta başını çevirip, “yeter abi, sağ ol” dedi. hala ilk karşılaştıkları andaki görünümünü koruyan diğer hastayı birkaç adım geçmişti ki, geri döndü. “abi bize para verdi. hadi çay içelim” dedi, yüksek sesle. diğer hasta oralı olmadı. bakışları levent’e yönelikti. ama levent’e mi, kendi bildiği bir yere mi bakıyordu? bilinmez… parayı alan hasta geri gelip, arkadaşının koluna girip, ters yöne çevirdi. sonra diğer yanına geçip, yeniden koluna girdi. yirmi beş-otuz metre uzaklıktaki, bir imalat atölyesine benzeyen binaya doğru yürümeye başladılar. parayı alan hasta koluna girdiği arkadaşını adeta sürüklerken, sürüklenenin bakışları arkadaydı. yine kendi bildiği bir yere bakan bakışlarına aldırmayan arkadaşının dudakları kıpırdıyor, sürekli bir şeyler söylüyordu. birkaç metre daha, birkaç adım daha derken; sonunda girişe ulaştılar. açılan metal kapı gürültüyle kapanırken, gözlerden kayboldular. “hadi gidelim levent” dedi dayısı. levent yaşattığı yerden yaşadığı yere döndü, dayısına baktı. “evet gidelim, dayı.” bakışları, hala açık, üşümeye başlayan avucuna kilitlendi. elini cebine sokarken, annesi “bir çay parasına mutlu oldu garipler” dedi. levent başını sallayarak buruk gülümsedi. “olanakları olamayan anlamında garip olabilirler anne.” dedi. “ama normal olmayan anlamda, kimin garip olduğu karışık… normalin ne olduğu da tartışılır.” annesi, yeni görüyormuş gibi baktı oğluna. “söylediklerin de bayağı karışık levent” dedi, güldü. “sen çocukken de böyleydin. sorularınla büyükleri çıldırtmakta üstüne yoktu.” levent, diğer eliyle omuzuna vurdu yavaşça, üst üste, birkaç kez. “İyi misin anne?” dedi. “sayende iyiyim evladım. daha iyiyim, sağ ol” dedi. “sen sağ ol anacığım” dedi. “bu her şeye değer”. annesi güldü, kolunu büktü. levent annesinin koluna girdi, adımlarını o’na göre ayarladı. birkaç adım önlerindeki, kol kola yengesi ve dayısını izleyerek, çıkış kapısına doğru yürüdüler.
alıntıdır