Adı Elif veya Hüseyin

Posted by PearL | Politik Hikayeler | Çarşamba 11 Şubat 2009 02:14

Tarih 12 Aralık 1980. Cezaevinde mahkum kabul bölümünde yeni bir güne başlamanın mahmurluğu ile sağa sola bakındım. Gazeteyi elime aldım ve dışarıdan gelen Aralık ayının hafif soğuğuna rağmen kapının önüne çıktım ve orada okumaya başladım. Gazetede İhtilalin başarılı olduğu,ülkemize sükun ve huzur geldiği artık kardeş kavgalarının son bulduğu yazıyordu. Esen rüzgar ve ayaklarımın altında uçuşan yaprakların sesini boğucu bir minibüs motorunun sesi bastırdı.Tam önümde duran araçtan önce polis memurları çıktı,arkasından elleri kelepçeli 18,19 yaşlarında üç genç delikanlı indirildi. İkisi aralarında bir şeyler konuşurken zayıf,sarışın olan gözleriyle etrafına bakındı ve uzak bir noktaya daldı gitti. Hemen odama döndüm evrakları ve kayıt defterini masamın üzerine koydum. Gelen çocuklar on beş gün önce , gece devriye gezen ekip tarafından suçüstü yakalanmış.Duvarlara yazı yazarken ellerinde boya tenekesi ve fırça ile yakalandıklarından ikisi suçunu itiraf etmiş,diğer çocuk olay yerinden kaçmış ama onu da evinde yakalamışlar.Elbiseleri boyalı olduğundan her ne kadar bu iki genci tanımadığını söylese de göz altına alınmaktan kurtulamamış. Polislerden biri Baş Efendi bu ikisi bize zorluk çıkarmadı, ama bu zibidi ısrarla ben orada yoktum,arkadaşları tanımam suçum yok dedi.Gerçi biz biraz hırpalayınca suçunu itiraf etti ama, bizi de uğraştırdı.Şimdide saf, deli ayaklarına yatıyor. İki genci kaydederken zorlanmadım, ama üçüncü sarışın ve zayıf olan hiçbir soruma cevap vermedi,gözleri boşlukta öyle kala kaldı. Yüzünde hiçbir ifade belirtisi yok.Ben yıllardır ilk defa böyle bir şeyle karşılaşıyorum.Tutuklanıp gelen insanların yüzünde belirgin ifadeler olur, şaşkın, ürkek , kormuş yada alışık olanların yüzünde pişkin bir ifade vardır.İlk defa anlamsız bir şekilde boşluğa bakan ve hiçbir şeye tepki vermeyen biriyle karşılaştım. Sorularıma cevap vermese de Polis Memurlarının getirdiği tutuklama evraklarından kaydını yaptım ve teslim aldım.Adı Hüseyin’di. Nöbetçi Gardiyan arkadaşlarımdan Pala Rıza’yı çağırdım. Bu çocukları Siyasi Tutukluların kaldığı A-1 Blokta bulunan 4. koğuşa götürmesini söyledim. Kemeri ve ayakkabı bağı olmadığından düşen pantolonunu eliyle tutan sarışın zayıf genç ayakkabılarını sürüyerek odamdan ayrıldı. Birkaç gün sonra merak ettim, acaba Hüseyin ne durumda, ? Sayım yapan arkadaşlarla birlikte koğuşlara gittim. A- 1 Blok 4.Koğuşun sayımında Hüseyin ranzasına dayanmış, uzamış sakalının altında yeşil gözleri yine anlamsız ve yine boşluğa bakmakta. Bir insanın gözlerindeki ışık ancak bu kadar sönebilir.Varlığı ile yokluğu belli olmayan bir süliet gibi orada öylece duruyordu. Yaklaşık olarak bu durum üç ay kadar devam etti.Ara sıra koğuşuna gittim.Bir iki sefer Meyve ,bisküvi falan götürdüm. Bu çocukla aramda garip bir bağ oluştu, Artık her ziyaret günü Tutuklu ve Mahkum yakınlarının bize ikram ettiği meyve ve diğer yiyeceklerden bir kısmını Hüseyin’e vermeye başladım , verdiğim şeyleri sessiz sedasız alıyor,ranzasına çekilerek saatlerce orada öylece kalıyordu. Bir süre sonra diğer iki genç ve Hüseyin ilk duruşmaya çıktılar,Hüseyin’in sağlık raporu alması ve diğer evrakların tamamlanması için bir sonraki duruşma üç ay sonraya bırakıldı. Nisan ayının ortalarında bir sabah odamın kapısını ürkek ve çekingen bir yaşlı adam açtı. “Memur bey eğer iznin olursa bir istirhamım olacak.” Buyur dedim amca, söyle yapacağım bir şey olursa başım gözüm üstüne, Hay dedi “başın gözün var olsun, ben Hüseyin’in babasıyım.Duydum ki onunla ilgilenmişsin.Allah senden razı olsun.Oğlum suçsuzdur.İnşallah bu duruşmada bırakırlar.Benim Avukat tutacak param yok.Oğlum kimseyle konuşmuyor, beni bile tanımadı. Allah rızası için ben biraz para bırakayım, oğluma tıraş olması için Jilet,sabun falan alırsın,arada bir bisküvi falan al.Ona para bıraktım ama almadı,kendinde değil, sen Allaha oğlum sana emanet.” Olmaz dedim amca, para falan alamam, ama sen merak etme ben ona göz kulak olurum.Arada bir sizde ziyaret edin, yalnız bırakmayın. “Ah oğul ..! Dersim’den geliyorum Tunceli Ben doğdum, büyüdüm Pülümür’den dışarı çıkmadım.Bir askerliğimi Konya’da yaptım başkada yol bilmem, iz bilmem. Buraya gelmek için bir ineğim vardı.Onu da sattım.Artık bir daha gelebilir miyim Allah bilir.Benim burada ne kalacak yerim, nede yiyecek aşım var.İki gece karşıdaki kahvede sabahladım.Bu gecede orada kalacağım.Yarın nasip olursa Köye dönerim.” Yerinden kalktı yorgunluk ve çektiği çileden çökmüş omuzlarını örten atkısını ve kenarları yırtılmış köşeli kasketini sandalyenin üzerinden alarak odamdan sessizce çıktı. Boğazıma bir şeyler düğümlendi.Yutkunmak istedim olmadı. Bir süre öylece kalakaldım.Arkasından çıkıp bir şeyler söylemek isteği hissettim.Olmadı masama yığılıp kaldım. Sonraki günlerde Hüseyin’i sık, sık ziyaret ettim. Kimseyle konuşmuyor,kimseye karşı çıkmıyordu.Sessiz ve içine kapanık bu genç aylarca öylece duruşma gününü bekledi. Duruşma gününe bir hafta kala gardiyanlardan Tokat’lı Davut odama telaş içinde girdi. “Baş Efendi Nizamiye’de bir kız var , Şu A-1 Blokta bulunan Hüseyin’i görmeye gelmiş,O çocuğu tanırsın kimi kimsesi yok, zaten mazlumun teki, kızı Jandarma komutanı içeri almadı.Hem bugün görüş günü değil, hem de kızın soyadı tutmuyor. Ama dört saattir kapının önünde ağlıyor.Allah rızası için sen bir konuş.Belki ikna olur.” Yerimden doğrulurken içimden ne işim var, ben bu işe nereden bulaştım diye isyan ettim. Nizamiye kapısının önünde 18-20 yaşlarında yeşil kabanın içinde köşeye çökmüş, ağlamaktan artık sesi çıkmayan bir genç kız. Saçları sonbahar yaprakları kadar sarı omuzlarına dökülüyor. Gözleri mavi veya bana öyle geldi. Göz göze geldik.Dış Nizamiye kapısında Jandarma bekler, biz pek orada bulunmayız.Üzerimde bulunan Resmi Kıyafetime baktı, biraz çekingen, biraz korku ile benim bir şeyler söylememi bekledi. Kızım gözümün önüne geldi.Acaba bu benim kızım olsaydı ne yapardım. Kalk dedim kızım, burası oturulacak yer değil hem bak yağmur yağıyor hasta olacaksın. Yerinden kalktı.Bir şeyler söyleyecek oldu, sonra vazgeçti. Yolun karşısından Cezaevi savcısının geldiğini gördüm.Uzun zamandır tanırım, babacan iyi bir adamdır.Öyle katı kuralları yoktur. Araba yanımıza geldiğinde Savcı bey hayırdır dedi.Baş Efendi senin kapının önünde ne işin var.Bu hanım kızımız niye burada. Durumu kısaca kendisine izah ettim.Eğer izin verirseniz Hüseyin’le on dakika görüşsün.Yaklaşık altı aydır Hüseyin’i babası dışında kimse arayıp, sormadı. Sağ olsun savcım beni kırmadı.Peki dedi. Sadece on dakika. Oda benim odamda olacak.Biliyorsun ziyaret yasak,hem soyadı tutmuyor. Savcı bey açılan demir kapıdan arabasıyla girdi.Bizde arkasından içeri girdik.Jandarma kızın üzerini aradı.Çantasına baktı. Elinde küçük bir poşet vardı. Onu masanın üzerine boşalttılar. Mendil ,çorap, iç çamaşırı birkaç tanede mektup vardı. Mektuplar zarfların içinde, üzerine gönderici ismi yazılmış ama, alıcı adresi yoktu ve postaya verilmemişti. Jandarmalar mektupları açtılar, içinde yasak herhangi bir şey olup olmadığına baktılar, yoktu, eşyaları ve mektupları tekrar torbaya doldurup kıza teslim ettiler. İdare binasına beraber gittik.Savcı beyin odasına kızı bıraktıktan sonra Hüseyin’i almaya ben gittim.O başkasının sözünü pek dinlemiyordu. Hüseyin ziyaretçin var.Hadi gene iyisin diye takıldım.Yine aynı umursamaz tavırla boşluğa dalan gözleriyle yüzüme anlamsız,anlamsız baktı. Koluna girdim.Hayır demedi , beraber Savcı beyin odasına gittik. Genç kız savcının karşısında ellerini önünde birleştirmiş, mahcup bir vaziyette oturuyordu. Savcı bey Hüseyin’i görünce gel bakalım delikanlı.Sen efendi bir çocuksun.Hiçbir vukuatın olmadı.Ha birde konuşsan aramızda sorun kalmayacak. Sende hiçbir şey söylemiyorsun ki kardeşim.Nesin, necisin anlayalım. Bak kızımız ziyaretine gelmiş. Bir müddet savcı beye baktı.Sonra gözleri yandaki koltukta oturan genç kıza kaydı.Uzun bir süre öylece baktı.Yine yüzü anlamsız ifadeyle dolu, boşluğa daldı gitti. Kızcağız , Hüseyin dedi, benim Elif beni tanımadın mı. ? Ne oldu sana. Allah aşkına bir şeyler söyle,yüzüme bak.! Yerinden kalktı,Hüseyin’in elinden tuttu. Elinin içinde bir gümüş yüzük vardı. O anda dikkatimi çekti.Hüseyin’in sağ elinde de aynı yüzükten vardı. Büyük bir sessizlik kapladı odanın içini. Savcı bey bir şeyler sezmiş olacak ki.Başıyla kapıyı işaret etti.Kendisi de yerinden kalkıp bana işaret ettiği kapıya yöneldi.Dışarı çıktık.Bir süre kapının önünde öylece kaldık. Sonra savcı bey Bu çocuklar birbirini tanıyor.Herhalde Hüseyin kızı anımsamadı.Bir süre içeride kalsınlar.Belki bir faydası olur. On, on beş dakika sonra kapı açıldı.İçeriden önce kız çıktı.Yanaklarından süzülen yaşları bizden saklarcasına başını önüne eğdi.Ben dedi ağlamaklı bir sesle. Ben Hüseyin’in nişanlısıyım. Beni tanımadı.Ne oldu Hüseyin’e, onu bu hale kim getirdi. Ne olur ona yardım edin.Allah aşkına Hüseyin kötü bir insan değildir. Biz dedi, aylar önce kiralık bir ev tuttuk.Gece geç saatlere kadar boya,badana yaptık.Hüseyin aynı evde kalmamız uygun olmaz dedi.Gecenin bir yarısında Güngören’e akrabalarının evine gitmek için oradan ayrıldı. Aylardır onu arıyorum.Ne bir tanıyan,ne bir bilen var. Sonunda Tunceli’ye babasının yanına gittim.O burada olduğunu söyledi.Ama dedi benim Hüseyin’im değil.Beni tanımadı. Hıçkırıklara boğularak orada yığılıp kaldı. Bayılmıştı, kollarından tuttum.Koridorda bulunan revir odasına götürdüm. Cezaevinin doktoru Abidin bey kızı sakinleştirmek için bir iğne yaptı. Tekrar koridora çıktım.Hüseyin duvarın dibine oturmuş, gözlerinden sicim gibi yaşlar süzülüyordu.İlk defa, evet cezaevine geldiğinden beri ilk defa ağladığını gördüm , dayandığı taş duvar kadar sessiz ve için, için ağlıyordu. Göz göze geldik.Yerinden kalkmasına yardım ettim.Bahçeye çıktık.Bir süre sessizce yürüdük. Sonra kısık bir ses tonuyla. “Abi, ben nerdeyim.Bana ne oldu.” ?.. Yüzüne baktım, ilk defa gözlerimin içine baktı, o yeşil gözlerinde ki ışık sanki yerine gelmişti, artık bakışları donuk ve anlamsız değil, aksine içine işliyordu insanın. Koluna girdim koğuşuna kadar eşlik ettim.Orada arkadaşlara ilk defa merhaba dedi. Onun merhaba deyişindeki hüzün ve hasret kokan sesi karşısında ben susmak zorunda kaldım. Nasıl söylerdim. 12 Eylül Darbesinin yaktığı canlardan biri olduğunu.Nasıl söylerdim evini boyadıktan sonra gece başka bir eve giderken, sadece elbiselerinde boya var diye göz altına alındığını, nasıl söylerdim gözaltında , işkence de bu hale geldiğini.Nasıl söylerdim..nasıl…!.? Bu kez ağlamak sırası bendeydi.Bahçede yürüdüm bir süre,yorgun bedenimden sarkan kollarımı saldım öylece, üzerime bardaktan boşanırcasına yağan yağmur, yanaklarımdan süzülen göz yaşlarıma karıştı. O gün doyasıya ağladım. Ahmet,Hasan,Ayşe,Elif,Mehmet,.Nurten,.Yusuf, Hüseyin……………… Ve niceleri, ‘O’ Eylül ayının sıcağıyla yapraklar gibi savrulan , kuru dallar gibi kırılan, yitip giden hayatlara, çocuklara bizim çocuklarımıza ağladım…!

alıntıdır

Yeni Dönem Yeni işler

Posted by PearL | Politik Hikayeler | Çarşamba 11 Şubat 2009 02:13

Yeni iktidarlık ve yeni türkiye. Sizce türkiye değişti mi? Yoksa değişti gibi gözüküp daha mı kötüye gidiyor? Bana sorarsanız, değişti. Çünkü bundan önce ABD nin eteğinin altından çıkmayan bir iktidarlık dönemi vardı. ama şimdi ise bunun tam tersi yani artık ABD ye rest çeken bir meclis ve bir devlet var. Bizim bir antlaşmamız var İran hükümeti ile. Belki hatırladınız. Petrol antlaşması. Biz irandan petrol alacaktık. Buna ilk karşı çıkan ülke kim ABD. Niye çünkü biz eğer İran ile antlaşırsak bu durum haliyle ABD yi rahatsız edicek. Çünkü biz artık ABD ye muhtaç olmucaktık. Birde İran’ın PKK terörüne karşın ıraktaki kampları vurması. Yani bize Türkiye Cumhuriyeti’ne yardım etmesi. Ne güzel dimi komşumuz bize yaardım ediyor. Bundan önce böyle birşey olsa ilk karşı çıkan bizim eski iktidarlık dönemizde olan parti karşı çıkardı. Çünkü sanki koskoca Türkiye Cumhuriyeti bir ABD ye muhtaç gibi onun dediğinden çıkmıyordu. Tamam belki elimiz mahkum olabilir. IMF ye borçlarımız var ama bu bizim elimizin bağlı olması anlamına gelmez. Biz hiç bir zaman kimsenin esiri olma gibi bir duruma düşmedik. Ve asla ama asla düşmicez. Çünkü biz Türkiye Cumhuriyetiyiz.

alıntıdır

Adını Siz Koyun

Posted by PearL | Politik Hikayeler | Çarşamba 11 Şubat 2009 02:12

Şehir merkezine, daha doğrusu istasyona bir saatlik uzaklıkta, kenarda kıyıda kalmış, kuytu bir mahallede oturmaktayız. Sabah altı trenine yetişmem, bir dizi zaman ayarlamalarıyla mümkün olabilir. On- on beş dakika uyanma faslı, yarım saat hazırlık, kahvaltı ve en kötüsü bir saat istasyona yürümek derken en geç dört on beşe saati kurmalıyım. Gerçi şu kör olasıca saatin de hiçbir zaman sesini duymuş değilim. Sağ olsun hep eşim uyandırır beni.. Son iki gündür aralıksız yağan yağmurlar soğukla birlikte insanın canını sıkıyor. Gecenin o vaktinde dolmuş olmadığından bu uzun yolu yağmur altında yürümek; esasında benim gibi tembel insanın hazmedeceği bir durum değildir. Ama çoktandır ertelediğim bir işin kaçacak bir yeri kalmadığından bu gece yolculuk kaçınılmaz oldu. Ben; İşlerimi hep son ana bırakır, ama zorlukla da olsa o işi sonunda bitiririm. Aslında işten kaytarmak; o işi sonunda yapmamayı önleyemiyor. Hatta daha da zorluklarla karşı karşıya bırakıyor. İşlerimi ertelememin en önemli gerekçesi galiba uykuyu çok sevmem. Tabii bir de tembellik. Tembelim ama yine de evde benim borum öter. Eşime “Höt!” dediğim anda zavallının ödü kopar. Evimizde elektik işlerine eşim bakar. Prizi mirizi hep o onarır. Allah korusun ne olur ne olmaz. Evimizin anahtarı içeride mi kaldı? Komşu balkondan evimize eşim geçiverir. Ben geçerim ama Allah korusun bir de düşsem; çocuklar babasız mı kalsın? Evde, övünmek gibi olmasın oturduğum yerden “su!” dediğim anda, suyum geliverir. “Bir de şunu içirin bakalım!” desem; içirecekler ama o kadar da kadın haklarına saygımız vardır herhalde. Sabah yapacağım yolculuk kafamı bulandırıyor. İşin ertelenme olanağı kaldı mı? Hayır. Bu hakkımı sonuna kadar kullandım. Yarın kesinkes gitmem gerekiyor. — Hanım! Hanım! diye bağırdım oturduğum yerden. Mutfaktan yanıt geldi. — Allah aşkına yine ne var? Şuradan battaniyeni al da kendin ört üzerini. Bulaşık yıkıyorum. — Gel buraya! Ne battaniyesi! Yanıma gel de bir şey söyleyeceğim. Çok önemli. Eşim hemen yanıma geldi. isterse gelmesin — Hı söyle bakalım, dedi. Neymiş önemli olan? — Çok önemli. Yarın Adanaya gidiyorum. Yarın işimin son günü. Yarın gitmezsem yandım. Hayatım kararır. Eşim, işimi daha önceden bildiği için, bir şey sormadı. Sadece: - Böyle her zaman yumurtanın tavuğun kıçına gelmesini beklersin. Kaç kere sana hatırlattım! Yok yarın, yok öbür gün, deyip durdun. Sonra da vazgeçmişsindir diye hiç üzerinde durmadım, dedi. Eşim haklıydı. Daha fazla konuşmasın diye kestirip attım. — Tamam! Tamam! Eşim, her zamanki gibi hemen pes eti. — Ne diyorsun şimdi? — Ne diyorsunu var mı? Saati dört on beşe kur. Mutlaka uyandır beni! — Niye dört on beş? —Yahu… Yarım saat kahvaltı, hazırlık. On beş dakika da uyanma. Ancak yetişirim — Tamam! İş, çok önemli hatta hayati olduğundan tembihimi tekrar tekrar yaptım. İçimdeki his; kalkamayacağımı; gidemeyeceğimi, bu önemli iş yüzünden bir sürü kazançtan olacağım gibi bir sürü de zarara uğrayacağımı, yedi kötü komşunun bana yapamayacağını hayatımın dönüm noktasında kendi ellerimle kendime yapacağımı söylüyordu. Bu sebeple gidememenin üzüntüsünü daha şimdiden yaşıyordum. Battaniyeyi, üzerime kendim örtüp, uzandım. Televizyonda maç yayını aradım durdum; bulamadım. Neyse ki yerel kanalların birinde hayvan belgeselini yakaladım. Gözlerim hayvanların birbirini nasıl parçaladığında, aklım yarınki işteydi. Tedirginliğim bir türlü geçmiyordu. Ben, esasında kendime güvenemiyordum. Uyku sersemiyle zavallı eşimi kandırabilirdim. Uyku, soğuk ve yağmur, beni yolumdan alıkoyabilirdi. Hemen eşime seslendim. — Hanım! Hanım! Eşimin öteki odada ne yaptığını bilmiyordum ama derhal yanıma gelip: — Ne istiyorsun yine? dedi. Allah aşkına şu suyunu da bir gün kendin alıp içsen; bir yerin mi eksilir? Beni ikide bir kaldırıyorsun. — Niye ne yapıyordun ki? diye sertçe sordum. Bu sorunun altında; “su istesem ne olur ki? Bu da görevlerinden biri değil mi?” yatıyordu. — Ne yapacağım? Yorgan dikiyordum, dedi. — Tamam, dedim. Su falan istediğim yok. — Ne var öyleyse? —Diyorum ki şu yarınki iş… Gece kaldıracaksın ya… — Evet! Yoksa vaz mı geçtin? —Hayır! Ne vazgeçmesi? Diyorum ki kesinlikle uyandır beni. Uyanmazsam; üzerime su dök. Korkma! Bu yetkiyi veriyorum sana. Tamam mı?! Zavallı eşimin üzerime su dökemeyeceğini çok iyi biliyordum. Ama emri verenin de zarara uğrayacak olanın da ben olduğumu bildiği için çekinerek; — Tamam, dedi. Bu “tamam” beni pek ikna etmemişti. — Bak, dedim. Uyku sersemiyle seni kandırabilirim. Yok yarın olsun derim, ya da öğlen giderim, diyebilirim. Bu gibi sözlerime sakın kanma! Tamam mı? Belki de eşim, gecenin o saatinde soğukta beni yollara düşüreceğine içten içe sevinmişti. Çünkü gülerek “tamam tamam” deyip öteki odaya işinin başına gitti. Yarı uyur durumda aslanların zebraları nasıl parçaladığını izliyordum ki; birden aklıma geldi. Kalkma işinin garantisini bulmuştum. — Hanım! Hanım! diye bağırdım. Eşim, ne zaman işini bitirmiş, ne zaman yatağa girmiş, bilmiyorum. Gidip uyandırdım. — Yine ne oldu? dedi uyku sersemiyle. —Bak hanım, dedim. Bu iş olmazsa yanarız. En iyisi sen beni uyandırdığında bekle. Valla seni kandırırım diye korkuyorum. Bekle; üzerimi giyineyim. Ayakkabılarımı da giyineyim. Dışarıya çıkayım. Hatta merdivenlerden aşağıya da ineyim. Pencereden bak. Köşedeki bakkalın oraya kadar gideyim. Gerisine karışma. Dönüp gelirsem; o zaman sen sorumlu değilsin. Kapıyı açarsın. Ama evin içerisindeyken, türlü bahanelerle seni ikna edebilir; tekrar yatabilirim. O zaman sorumlusu sen ulursun. Unutma! Taa bakkalın oraya kadar gitmeden geri yatarsam; gerisini sen düşün. Tamam mı? Eşim uyur durumda; — Tamam! Tamam! dedi. Rahatlamıştım; hemen uyudum. Eşimin derinden gelen “Kalk! Kalk!” sesleriyle uyanır gibi oldum. Bir yandan da omzumdan sarsılıyordum. Uyku mahmurluğuyla “Bu gün bir şey vardı? Bu gün bir şey olacaktı?” diye düşündüm. Neydi? Ha tamam! Adana’ya gidecektim. Hemen saati sordum. — Ne yapacaksın saati. Kalk hazırlan dört yirmi. Kendime geldiğim anda, birden aklıma geldi. Biz şubat ayındaydık. Oysa martın sonuna kadar daha zamanım vardı. O kadar tembihten sonra nasıl anlatırdım gitmeyebileceğimi? Yine de denemekte yarar vardı. Ama uyku sersemliği ile anlatmadığıma inandırmalıydım. — Bak hanım! dedim. Şimdi aklıma geldi. Daha bir ay zamanımız var. Bu soğukta bu yağmurda şimdi bir saatlik yolu neden yürüyeyim? Nasıl olsa bir aya kadar havalar ısınır. Yağmurun olmadığı bir günde giderim. Hem de uykumu almış olarak. Eşim o kadar da gözü küllü biri değildi. Sertçe; —Yok! Yok! Kalk!, dedi. Bana bir şey anlatma! Kalk üzerini giyin! Kalkmazsan; üzerine su dökerim!. Şimdi ipler eşimin eline geçmişti. Hem de kendi ellerimle teslim etmiştim. —Yahu tamam hanım, dedim. Bak uyandım. Aklım başımda. Yedi kere sekiz elli altı eder. Atatürk 1881 yılında Selanik’te iki katlı sarı bir evde dünyaya geldi. Şeyh Edebali Osman Gazi’nin kayınpederidir. Türbesi Bileciktedir. Kızı Bala Hatun’dur. Daha ben ne deyim? Görüyorsun tamamen uyandım. Sağ ol uyandırdın. Senden günah gitti, deyip yorganı üzerime çektim. Eşim, tembihi o kadar sıkı almıştı ki işin peşini bırakacağa benzemiyordu. — Ben de gider su getiririm demez mi? İnsan, düğüm atarken, bir gün geri çözmesi gerekebileceğini de unutmamalıymış. — Tamam, dedim. Kalkıyorum. İşte kalktım. Bak tamamen uyandım. Şimdi gerekirse giderim. Ama sana gitmem gerekmiyor diyorum. Vallahi doğru söylüyorum. — Yok olmaz! dedi. Kesinlikle olmaz! Elini yüzünü yıka. Üzerini giy. Sonra da dışarıya çık. Çok sert erkek olmak da iyi bir şey değilmiş. Çaresiz, elimi yüzümü üstün körü yıkadım. Biraz daha dil döktüm. Olmadı. Dışarıya çıkar çıkmaz kapı suratıma kapandı. O saatte, komşular rahatsız olmasın diye kapıya vurmadım. Zili çaldım. Eşim bir de: Kim o? demez mi? —Yahu aç Allah aşkına şu kapıyı, dedim. Gitmiyorum. Daha bir ay zamanı var. — Hayır! İnanmam! Aşağıya in! Pencereden bakacağım. Bakkala kadar gitmeden geri gelirsen kesinlikle kapıyı açmam! Merdiven lambalarını yaktım. Dört kat aşağıya indim. Şöyle bir yan gözle pencereye baktım. Eşim el ediyordu. Enayi ıslatan yağmurun altında karanlıkta köşeye kadar gittim. Garanti olsun diye oradan eşime el salladım. Karşılığını alınca da döndüm. Sonuçta durup dururken, gecenin dörtlerinde kalkıp, üzerimi giyinip, yağmur altında köşeye kadar gidip geldim. Beni en çok ıslatan da; eşimin kıs kıs gülmesinden dolayı gözlerinden akan yaşlar oldu.

alıntıdır

Anlayana

Posted by PearL | Politik Hikayeler | Çarşamba 11 Şubat 2009 02:11

Eşekler köydeki semerciden çok şikayetçilermiş. Semerci hiç iyi semer yapamıyormuş. Eşeklerin sırtları kanlı yaralarla doluymuş. Eşekler toplanıp yeni bir semercinin gelmesi için dua etmişler. Hikaye bu ya duaları da kabul olunmuş ve gerçekten köye yeni bir semerci gelmiş. Ne var ki bu semerci de eşekleri rahatlatacak semerler yapamıyormuş, yaralar azalacakken artmaya başlamış. Eşekler yine toplanıp, köye yeni bir semerci gelmesi için dua etmişler. Ve gerçekten mevcut se merci köyden ayrılmış, yerine başka bir semerci gelmiş. Eşekler her semerci değişikliğinde olduğu gibi yine çok sevinmişler. Ama çok zaman geçmeden yeni semercinin de çok farklı olmadığını, semerlerin gittikçe daha da kalitesizleştiğini, yaralarının ise kötüleştiğini görmüşler. Semerci gitmiş, semerci gelmiş. Her seferinde eşekler yeni semerci gelmesi için dua etmişler. Bu hikaye kaç semerci değişene kadar böyle devam etmiş bilmiyorum. Nihayet bir gün eşekler toplanıp, eski semerciden kurtulmak için değil de eşeklikten kurtulmak için dua etmeye başlamışlar. Hani seçim dönemi yaklaşıyor da…

alıntıdır

Kayıkçı Mustafa

Posted by PearL | Politik Hikayeler | Çarşamba 11 Şubat 2009 02:11

Babamdan dinlemiştim vakti zamanında bu hikayeyi. Bu günlerde tekrar aklıma düştü ne hikmetse.Küçük olmasına rağmen önce Doğukana anlattım.Pek birşey anladığını sanmam ama ben sizlerle paylaşayım da isteyen istediği dersi çıkarsın. Efendim Osmanlı döneminde İstanbulda geçer olay. Malum 4.Murat çok sert ve celalli biri.Ara sıra tebdil-i kıyafetle halkın arasına karışır etrafı dinler, halk ne yapıyor ,ne düşünüyor diye araş- t ırırmış.Günün birinde yine kimseye gözükmeden kıyafet değiştirerek saraydan çıkmış Eminönünden Yemişçi iskelesine varıp karşıyaAnadolu yakasına geçmek için bir kayığa binmiş.Dedik ya 4.Murat sert yapılı,yasaklarıyla meşhur.Devrinde sigara dahil olmak üzere bilumum keyf verici maddeler ya- saklanmış olup içki ve sigara içerken yakalanan kişiler acımadan cezalandırılırdı. Kayıkçı denize açılır açılmaz hemen çıkarmış tütün tabakasını 4.Murada da uzatıvermiş.Yak bre Çelebi diyerek. Sultan:Padişah bunu yasaklamış.Yakalanırsan büyük cezası var.Bilmezmisin deyince;Kayıkçı Mustafa ; O sarayında oturur,halkın ne yaptığını,ne çektiği- ni nerden bilecek.Sen çekinme yakıver deyivermiş. Seyahat esnasında sarayda dönen entrikalardan tutunda vezirlerin yediği rüşvete kadar herbir şeyi anlatıvermiş bizim saf Anadolu çocuğu kayık- çı Mustafa. Saraya dönünce ilk işi kayıkçıyı çağırtmak olur Padişahın.Tez gidip Yemişçi iskelesinden Kayıkçı Mustafa namındaki kulumu getiresiniz der.Asker emir alır da dururmu.Yaka paça getirilir ve huzura çıkarılır neye uğradığını bile anlamadan zavallı. Bakar ki gündüz kayığına binen ve yanında her bir şeyi konuştuğu kişi tahtta oturuyor.Şaşırır.Ama bozuntuya vermez.Nasılsa olan oldu.Tükürdüğünü yalamanın anlamı yok der.Padişah sorar;Benim ve zirlerim rüşvet yermi?Cevaplar eğilip bükülmeden Kayıkçı Mustafa.Rüşvetsiz iş yapmazlar diye.herkes korku içinde.Ne sorarsa Padişah hiç çekinmeden doğrusu doğrusuna cevaplar.Artık kurtuluş yok. Hiç olmazsa doğruları söyleyeyim diye düşünür galiba.4.Murat sert ama idareci.Yanımda doğruyu söyleyecek insanlara ihtiyacım var diyerek ferman buyurur.Seni kendime vezir yaptım.Bana hep böyle doğruyu söyleyeceksin der.Kayıkçı Mustafa Vezir olurda boş dururmu.Oda hemen bir ferman yazdırır.Eski mahalle halkına hitaben.Ey insanlar. Bundan böyle her kim vefat ederse bana haber verilmeden defnedilmeye diye.O günden sonra eski mahallesinden bir kişi vefat ettiğinde kendine haber verilir,gelir kulağına birşeyler fısıldar ve şimdi defnedin der gidermiş.Eh.Bizler oldum olası meraklı Milletizdir.Almış herkesi bir merak. Bu adam ölünün kulağına ne fısıldadı,ne dedi diye. Sonunda mahallenin delikanlılarından birinin ak lına güzel bir fikir gelir.Yahu merak etmeyin.Ben ölü numarası yapayım.Haber verin gelsin.Ne dediği ni öğrenelim der.Haber verirler ve gelir eski ka yıkçı,yeni vezir Mustafa.Ölünün kulağına eğilir ve söyler;Sen şimdi öldün,öte Dünya ya gidiyorsun. Sana orda sorarlar; Dünyada ne var ne yok diye. Onlara Kayıkçı Mustafa Vezir oldu.Oranında düzeni tadı kalmadı deyiver,onlar gerisini anlarlar deyi- vermiş. Dostlar .Dikkatli olmakta fayda var.Günümüzde Kayıkçı Mustafalar çoğaldı.İlgilenenlere duyuru lur…..

alıntıdır

11 Eylülden Kaçış

Posted by PearL | Politik Hikayeler | Çarşamba 11 Şubat 2009 02:10

Avcı Kekliği

Posted by PearL | Politik Hikayeler | Çarşamba 11 Şubat 2009 02:08

Hayy Hak, Hak dostum Hak… Efendim, bir varmış bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Develer tellal iken, pireler berber iken, bir kişinin yediği, binlerce kişinin baktığı amma kıyametin gene de kopmadığı bir memleket varmış… Bu memleket kaf dağının ardında değilmiş. Yeri belliymiş… Yeri belliymiş de; nereye gittiği belli değilmiş… Bu memleketin adını ben demeyeyim size, siz bulun söyleyin kendinize… Bu memleketi yönetenler in; vızır vızır arıları, kovan kovan balları, İran’dan gelme halıları, her işe burunlarını sokan karıları varmış… Ve dahi bu memleketin; kalabalık şehirleri, orta halli kasabaları, kendi haline terk edilen köyleri varmış. İşte bizim kıssamız da bu köylerden birinde geçer… Bu köy; kendi halinde, suya sabuna dokunmayan, küçük, şirin bir köymüş… Bu köyün ahalisi ava çok meraklıymış; ille de keklik avına… Ha bir de; bu köyde, özü sözü doğru, dili dualı, ak sakallı; Derviş Baba namıyla bilinen, bir ihtiyarcık yaşarmış… Derviş Baba, ahalinin bu keklik avı merakına pek bi içerlenirmiş amma, onların merakının derecesini bildiğinden sesini de çıkaramazmış pek… Köyde hemen hemen her evde bir avcı kekliği bulunurmuş… Avcı kekliği dediğin ne ki; güzel ötüşlü kafeste yaşamaya alıştırılmış dişi bir keklik işte… Kafeste yaşayacak, yemini, suyunu başkaları sunacak, almadan vermek olur mu, madem veriyor insanoğlu karşılığını elbet alacak… Avcı; kekliği kafesiyle çalıların arasına koyacak, kendisi pusuya yatacak. İşte o zaman keklik yediğinin hakkını verecek. En güzel sesiyle ötecek. Onu duyan kafese girmemiş özgür keklikler, bu güzel sesli dişinin, fettanca davetine kanacak. Üçü beşi birden etrafına toplanacak. Onlar kur yaparken kafesteki kekliğe, yattığı pusudan avcı basacak tetiğe; keklikleri vuracak. Sonrada oturup afiyetle yiyecek. Avcı sindirirken özgür keklikleri midesinde, cak cak ötecek avcı kekliği kafesinde… İşte av dedikleri de, avcı dedikleri de, avcı kekliği dedikleri de bundan ibaret. Alınacak çok ders var, bu durumdan elbet… Anlayana anlayana anlayabilene… Neyse… Velhasıl-ı kelâm; bu köyde av da, avcı da, avcı kekliği de bolmuş vesselâm… Hele içlerinden birinde öyle bir avcı kekliği varmış ki; dillere destanmış… Amma öyle böyle değil canım… Yani anlatılır gibi değilmiş… Bin bir çeşit hüneri, kınalı kınalı tüyleri varmış… Hele hele bir ötüşü varmış ki; can dayanmazmış canım… İnsanı mest eder kendinden geçirirmiş. Sahibi ona kınalı yapıncak dermiş… Alırmış gün aşırı kafesi eline, köy meydanından geçermiş gerine gerine, ava gidermiş… Ahali ardından baka kalır, kekliğin sahibine imrenirmiş… Anlayacağınız bütün köylünün gözü bu keklikteymiş… Gel zaman git zaman; kınalı yapıncağın sahibi sıkışmış paraya, boşuna koşturmuş durmuş oraya buraya. Kimden yardım istediyse ters yüz edilmiş, üç-otuz paraya avcı, mahkum edilmiş… Adamcağız sonunda çaresiz kalmış, kınalı yapıncağı açık arttırmayla satışa çıkarmış… İşte o zaman anlamış köylünün gerçek niyetini bilmiş ki alacaklar elinden Kınalı kekliğini… Yardım dilediğinde ters yüz edenler “gücümüz yok yardıma” diyenler açmışlar keselerinin ağzını, birer birer… Açık arttırma epeyce yüksek bir fiyattan başlamış çok kısa sürede acayip rakamlara ulaşmış… Amma bildiğiniz gibi değil… Herkes birbiriyle yarışta… Arttıran arttırana…Kıran kırana… Görülmemiş böyle bir açık arttırma… Millet neredeyse evdeki yatağını yorganını satacak ille de bu kekliğe sahip olacak… Artık son raddeye gelinmiş elenenler elenmiş Kınalı yapıncak satıldı satılacak… Derken… Kalabalığın ardından gür bir ses yükselmiş: - Kim ne verirse ben bir fazlasını veriyorum o kekliği ben satın alıyorum! Bir sessizlik çökmüş ortalığa dönüp bakmışlar sesin geldiği tarafa bir de ne görsünler; Derviş Baba… Şaşırmışlar… Hem de çok şaşırmışlar… - Yahu bu Derviş Baba ne yapacak bu kekliği acaba? Ne avdan anlar ne avcılıktan! Demişler… Derviş Baba ahalinin şaşkın bakışları arasında gelmiş kekliğin yanına vermiş koc-ca bir kese dolusu tekliği almış sahibinden kekliği… Sonra elinde kafes dönmüş kalabalığa şöyle seslenmiş: - Ey ümmet-i Muhammed! Ey milletim! İçinizde en yaşlı olanı benim! - Sensin Derviş Baba! - Bu güne kadar size hiç yalan demedim, asla ihanet etmedim! - Etmedin Derviş Baba! - Hainleri hiç mi hiç sevmedim! - Sevmedin Derviş Baba! - Şimdi bu keklik benim mi? - He Derviş Baba senin! - Şimdi ben buna istediğimi eder miyim? - He Derviş Baba edersin! Bunu duyunca ak sakallı koca derviş çekip besmeleyi kekliğin başını koparıvermiş… Ahali bu işi dehşet içinde seyretmiş. Şaşkınlıktan sesleri solukları kesilmiş. Kimi öylece, suskun, baka kalmış kimi ah-vah edip ağlamış… Sonra içlerinden Derviş Baba’ya en yakını ilk toplayan başına aklını: - Aman Derviş Baba, can baba, canım baba! Ne istedin keklikten, niye kopardın başını? Demiş… Derviş Baba gayet sakin dönmüş adama şöyle bir bakmış. Sonra adamın sırtını sıvazlamış. - O bunu çoktan hak etmişti… Çünkü o; kendi milletine ihanet etmişti! Demiş… İşte o zaman milletin aklı suya ermiş… Üç gün üç gece düşünmüşler, taşınmışlar ak sakallı koca Derviş’e hak vermişler keklik avını hepten tergemişler… Evvet canlarım, ciğerlerim, değerli dostlarım, saygıdeğer dinleyenlerim… Bu nak’lettiğimiz bir meseldi, meseldi ya; şu cennet yurdumuzda dinleyene mesel gibi gelen daha nice gerçekler var öyle değil mi ya… Dememiz o ki; her güzel ötüşlü kuşa kapılmayın, her dili ballıya kanmayın, zira avcılar pusuda bizi beklemekte… Haydi kalın sağlıcakla… Yarınlarınız umutlu, günleriniz aydınlık, bahtınız açık, gıdanız muhabbet ola; sürç-ü lisan ettiysek aff’ola… Hoşça kalın… Dostça kalın… Sevgiyle yaşayın… Vesselâm… NOT: Baskı aşamasında olan “VESSELÂM Avcı Kekliği” adlı ikinci kitabımda yer alan bu kıssayı seçim atmosferine girdiğimiz şu günlerde kitap eylül ayında dağıtıma verilecek hikayeler.net okuyucularıyla paylaşmak istedim.

alıntıdır

28 Şubat

Posted by PearL | Politik Hikayeler | Çarşamba 11 Şubat 2009 02:07

Bugün 28 Şubat; ülkenin makus talihinin değişmeye başlamasının bazı harici tehditler tarafından önlenişinin yıl dönümü. 28 Şubata gelinceye birçok kez oynandı bu ülkenin kaderiyle. Atatürkün önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti henüz küçük bir yaşta babasız kalmıştı. Sonra ardı ardına tehditler aldı vasi olduğunu iddia edenler tarafından. Çocuğun velayetini isteyenler çok fazlaydı. Davanın seyrini değiştirmek isteyenler bazı oyunlar oynamaya başladılar. Önce çocuğun bazı akrabalarının mezhep farkını ortaya attılar ve aralarında çatışmalar çıkarttılar. İşe yarar gibi oldu ama istediklerini alamadılar. Daha sonra bu büyük ailenin gençlerini birbirlerine düşürdüler. Sebep gençlerin görüşlerinin birbirine uymamasıydı. O kadar ileri gittiler ki neredeyse bir nesil tükenecek; büyümekte olan çocuğa abilik edecek kimse kalmayacaktı ortalıkta. Az kalsın emeline ulaşıyordu çok uzaklarda yaşayan yabancı uyruklu amca. Derken Kenan Amca el koydu vaziyete; ortalığı düzeltip kardeş kavgalarına son verecekti güya. Derken yıllarca aynı kaptan yemek yiyenleri ayarttı amcalardan en büyük olanı; akrabalar arasında ırk ayrımı vardı çünkü; artık orta yaşlı denebilecek bir yaşa gelen yetimin ise hala velayet davası sürüyordu. Büyük amcanın istediği yarı velayet gibi bir şeydi; ayarttığı hainlerin ayrı bir eve çıkmasını istiyordu. İzin vermediler ailenin fedaileri ve amaca giden yolda tüm güçleriyle direnmeye başladılar. Son fikirlerinin daha uzun zamana ihtiyacı olduğunu düşünürlerken çocuk büyümüş ve artık yavaş yavaş kendi başına işlere girişir olmuştu. Büyük amcanın sevmediği insanlarla birlikler kuruyor ve büyük amcayı tanımadığını söylüyordu; artık büyük amcadan harçlık almayacaktı çünkü kendi parasını kazanmaya başlamıştı. Büyük amca o kadar sinirlendi ki; yanına aldığı iki kardeşiyle birlikte düşünmeye başladı. Bu çocuğun kafası ezilmeliydi. Yanındakilerle yaptığı iş birliği devam ederse Büyük amca ve kardeşlerinin şirketi batacaktı. Büyük amca fikir üretmekte gecikmedi ve velayet davasının yönünü değiştirmeye karar verdi. Avukatların bu seferki görevleri ortaya akrabalar arasında bazılarının daha dindar oldukları için diğerlerine baskıda bulunacağını anlatan belgeler çıkarmaktı. Başardılar… Herkes bir diğerini daha fazla dindar olmakla suçluyor, dinin ortaklığı bozacağından dem vuruyorlardı. Ama Büyük Amca diğerlerine yönelttiği ithamlara rağmen kendi şirketindeki işçileri dinle bir arada tutuyordu. Çocuk direniyordu fakat gücü tükenmek üzereydi. Şirketin patronluğunu emanet etmek zorundaydı; fakat en tepede yer alan arkadaşı Büyük Amcadan yanaydı. Kenan Amca emekli olmuştu olmasına ama onun yerinde ortalığa çekidüzen verme çevikliği daha fazla olan bir amca vardı. Tanklarına çok büyük önem verirdi ve bir kış günü tankları donmasın diye insanların arabalarıyla gezdiği sokaklara çıkarttı tanklarını. Bizler ise uzun zamandır izlediğimiz ve beklediğimiz bu hamlenin adını post-modern tank sevdası koyduk. Büyük Amca istediğini elde etti. Velayet davasını kazandı son hamlesiyle. Fakat Büyük Amcanın istekleri bitmedi; tanklardan sonra akıllanması için içeri attığı genç bir çocuğu hapisten çıkarır çıkarmaz yanına aldırdı. Yaptıklarının yanlış olduğunu anlattı uzun süre. Sonra dedi ki:”Eğer benim istediğimi yaparsan şirketi sana emanet ederim.” Bu teklife çok sevinen genç Büyük Amcaya olan bağlılığını anlatmak için kırk takla attı ve istediğini aldı. Şimdi ülkemde yine “şeriatçı-laik” akrabalarım arasında tartışmalar var. Tarihin bana hatırlattığı bir soru sormak istiyorum hepinize: Pardon ama 28 Şubatta neden yürümüştü tanklar?

alıntıdır

site ekle - Toplist

Kiisel


Zirve100 Site ekle