Deve ile Fare

Posted by PearL | Masallar | Çarşamba 2 Nisan 2008 21:41

Bir varmış, bir yokmuş. Kendini beğenen bir fare ve arkadaşlarını kırmak istemeyen bir deve günlerden bir gün arkadaş olmuş. Fare devenin bu huyunu bildiği için onun yularını eline almış. O önde deve arkada yol almışlar. Onları görenler şaşkınlıklarını saklayamamışlar: Yuları farenin elinde olan koskocaman bir deve!..
Deve fareyi kırmamak için itiraz etmeden onun arkasından yürüyormuş. Fare ise kocaman bir deveye aklınca üstünlük sağladığını düşünüyor, kendini beğeniyor ve “Ben ne yiğit, kuvvetli biriymişim. Koskoca deveyi yularından tutmuş sürüklüyorum” diyormuş.

Farenin bu kendini bilmez hali devenin dikkatini çekmiş. Farenin çevreye caka satarak yürüyüşüne sinirlenmiş ve ona güzel bir ders vermek istemiş.

Fare önde deve arkada bir ırmağın kenarına varmışlar. Fare ırmağı görünce durmuş.

Deve onun duraklayışına karşı:
- Ey, dağlarda ovalarda önümde yürüyüp bana yol gösteren yiğit fare. Sen benim yol göstericimsin. Yürü ki ben de arkandan geleyim demiş.

Bunun üzerine fare;
- Bu ırmak çok büyük. Boğulmaktan korkuyorum, diye cevap vermiş.

Deve ırmağın derinliğini fareye göstermek için suya girmiş. Sular devenin ancak dizine kadar geliyormuş. Deve fareye;
- Su ancak diz boyunda. Neden bu kadar korktun? demiş.

Fare cevap vermiş:
- Dizden dize fark var. Senin için karıncadan bizim için bir canavar, ejderhadır. Senin için diz boyu olan su benim boyumu yüz kere aşar.

Bunun üzerine deve;
- Öyleyse, bir daha küstahlık edip, kendini üstün görme. Haddini, yerini bil! Kendin gibi farelerle boy ölçüş, develerle, devlerle yarışma! demiş.

Hatasını anlayan fare deveden özür dilemiş ve ondan aldığı dersi bir ömür boyu hiç mi hiç unutmamış.

Bir Kardelen MasaLı…

Posted by PearL | Masallar | Salı 1 Nisan 2008 03:10

Bir varmış bir yokmuş ,uzak ülkelerin birinde,
dağların doruklarında güzeller güzeli
bir Dağ Fulyası yaşarmış.
Baharın ilk belirtileriyle uzun kar uykusundan
uyanır, güneş sıcaklığını iyice hissettirmeye
başladığı günlerde tomurcuklanır, yaz
boyunca da çiçekleriyle çevresine
binbir renkler saçar, kokusu ile, güzelliği
ile, güzelliğinden çok o mahçup saf
duruşu ile herkesi kendine
hayran bırakırmış.

Doğa ananın da en sevgili yavrusu,
herşeylerden sakınıp gözettiği en
nadide çiçeği imiş bu
Dağ Fulyası. En yakın arkadaşı Nergis’le
sıcak yaz günleri boyunca gülüşürler,
oynaşırlar, bütün doğayı neşeyle
donatırlarmış.Fulyacık Nergis’ini çok
sever bir dediğini iki etmezmiş.
Elinden gelse tüm dünyasını
Nergis’le paylaşmak istermiş.

Nergis de çok güzelmiş ama Fulya’nın
saflığına karşı son derece kurnaz,
işveli, cilveli, bir kızmış. Fulya’yı çok
sever, onunla arkadaşlığını sürdürmek
için kendini ona benzetmeye çalışır,
ama içten içe de Fulya’nın herkes
tarafından sevilmesine tahammül
edemez, herkes kendini daha çok
sevsin istermiş.

Fulya’nın tüm çiçekleri sabırla dinleyip,
hepsine yardım etmek istemesine,
herkese çözüm getirmeye çalışmasına
hayret edermiş. Çünkü, Nergis çiçek
için doğadaki en önemli şey kendisiymiş,
kendi duyguları kendi düşünceleri ,
herkesin, herşeyin üstünde imiş.
Fakat Fulya’ya özel bir değer verir,
onun hayranı olduğu saflığını korumak
için olası tüm kötülüklerden sakınmak istermiş.

Fulya ise hep tebessümle karşılarmış
Nergis’i zira,Doğa annesinin de aynı
koruyucu kollayıcı davranışlarına
alışık olduğu için Nergis’e ayrıca çok
güvenir, inanırmış. Bu arada aşağılarda ,
dağların, vadilerin ötesindeki ovalarda
ise Bahar Rüzgârı yaşarmış…

Bu rüzgârın en sevdiği iş, ovanın tüm
çiçeklerine gezip gördüğü yerleri
anlatarak onlara yeni heyecanlar, yeni
ufuklar göstermek ve onların hayranlığını,
sevgisini kazanmakmış. Birbirinden değişik
ilginç öykülerle çiçeklerin gönlünü çelip
en masum görüntüsünü takınır en hoş
sesiyle onlara birbirinden güzel şarkılar
söyler,eğlendirirmiş. Çiçekler kendilerinden
geçip, hayranlıkla onu dinlerken,
o fark ettirmeden çiçek tozlarını alıp
koynunda gizlediği kutusuna atarmış.

Bahar Rüzgârı, bu çiçek tozlarını karıştırıp
bir gün kendine en güzel kokulu,
en güzel renkli çiçeğini oluşturacağını hayal
eder yüreği bu hoş beklentiyle çarparmış.
Fakat aldığı her çiçek tozundan sonra
yine bir eksiklik hissedip daha güzel,
daha ışıltılı,binbir renkli, çok daha güzel
kokulu çiçekler aramaya çıkarmış.

Rüzgâr, bir gün yine bu amaçla ovadan ayrılıp
vadiye doğru yola çıkmış. Vadiye geldiğinde
birden çok farklı bir çiçek kokusu
hissetmiş, etrafına bakınmış ama görememiş.
Çünkü koku yukarılardan geliyormuş.
Başını kaldırıp dağa doğru bakmış.
Tepelere yaklaştıkça kokular daha da
yoğunlaşırken içlerinden ayırt edici
bir koku tatlı tatlı başını döndürüyor, onu
daha yukarılara çekiyormuş. Sonunda
onu görmüş. İlk önce heyecandan yanına
yaklaşamayıp uzaktan seyre dalmış.

Fulya çiçek olacaklardan habersiz
pervasızca çevresindeki
arkadaşlarıyla şakalaşıyor, çocuklar
gibi neşeli kahkahalar atıyor,
gülerken gözlerinin içi gülüyormuş.
Rüzgâr nasıl olup da bugüne kadar
çevresine eşsiz ışıltılar saçan bu çiçeğin
varlığından habersiz yaşadığına hayret etmiş.
Hemen harekete geçmeye karar verip
hafif hafif Fulya’nın etrafında esmeye
başlamış. Bir yandan da bildiği en güzel
şarkıları söylüyormuş. Fulya bu beklenmedik
hoş esintiyi heyecanla karşılamış,
kendine yeni ve çok farklı bir arkadaş
edineceğini hissetmiş. Çünkü arkadaşı
Dağ Rüzgârının keskin esintisine karşı
Bahar Rüzgârı tatlı bir meltem edasıyla
yapraklarını okşuyor, yıpratmadan
dinlendiriyormuş. Güzeller güzeli çiçek,
rüzgârın coşkulu, tutkulu heyecanlı sesini
büyük bir hoşnutlukla dinlemeye koyulmuş.

Rüzgar, Fulya’ya ovadaki güzellikleri,
gezip gördüğü yerlerde duyup işittiği ve
yaşadığı ilginç hikayelerini anlatırken
onun da başını döndürüp çiçek tozlarını
alacağı anı hayal ediyor ve yüreği bu
anın heyecanı ile deli gibi çarpıyormuş.
Fakat kendindeki bu yeni duygulara kendide
şaşırıyor, Fulya çiçeğin tüm dünyasını
merak ediyor, daha yakından tanımak
için çırpınıyormuş. Bu nedenle çiçek
tozlarını almak için biraz daha sabredip
Fulya ile arkadaş olmaya karar vermiş.

Rüzgâr, Fulya çiçeğin dünyasına girdikçe
hayranlığı daha da büyümüş, onunla konuşmak,
onun fikirlerini duymak, kendini dinlerken
hüzünlü hikayelerde hemen buğulanıveren
gözlerine dalıp gitmek, neşeli hikayelerde
kahkahalarına karşılık vermek
Rüzgarda tutkuya dönüşmüş.

Fulya’nın kokusu renklerindeki saflık,
konuşmalarında kendini hissettiren bilgeliğini,
çocuksu ifade tarzı, hele sesindeki o içine
işleyen ince tını bugüne kadar hiçbir çiçekte
rastlayamadığı özelliklermiş. Fulya ise dinlediği
o harika hikayelerle, kendini dünyanın her
yerine götürdüğüne inandığı bu yeni
arkadaşı yüzünden tüm arkadaşlarını ihmal
etmeye başlamış. Zamanını hep Rüzgarla
beraber geçirmek istiyormuş. Zira Rüzgâr
öyle güzel konuşuyor ve o kadar çok şey
biliyormuş ki, Fulya’nın dünyası yepyeni
renklerle bezeniyormuş.

Günler geceler boyu birlikte konuşmuşlar,
gülmüşler, ağlamışlar. Bahar Rüzgârı
Fulya’nın bütün güvenini kazanmış.
Fulya bu arada Nergis’i ihmal etmemeye
çalışıyor onada rüzgâr’ın anlattıklarını anlatıyor
ve ikisini tanıştırırsa birlikte harika
bir dünya kuracaklarını çok eğleneceklerini
söylüyormuş. Nergis, Fulya’yı ilk kez bu kadar
heyecanlı görüyor ve onu bu kadar etkileyen
birini çok merak ediyormuş.

Rüzgâr ise çiçek tozlarını aldığı takdirde
Fulya’nın arkadaşlığını kaybedeceğini
bildiğinden bu çok istediği, beklediği
anı sürekli erteliyormuş. Fakat aklında da
yaratacağı o muhteşem çiçek olduğundan
dağdaki diğer çiçeklerle arkadaşlık kurup,
onlarada aynı hikayeleri, aynı şarkıları
anlatarak başlarını döndürüyor ve çiçek
tozlarını alıp saklıyormuş. Bir gün Fulya,
Rüzgâr’ın tüm yaptıklarını görmüş. Fakat
çiçek tozlarını saklamasını anlayamamış.
Zira çiçek tozları, çiçekler için hayati
önem taşıyormuş.

Tüm çiçek arkadaşlarının ertesi
baharlarda yeniden canlanıp gün
ışığına kavuşmaları için bu tozların yeniden
toprağa düşmesi gerekiyormuş. Oysa rüzgâr
onları kendine saklayarak çiçeklerin
ömürlerini sona erdiriyormuş. Fulya çok
üzülmüş, onun derin düşünceli hali
Doğa annesini de endişelendirmiş. Bu arada
Fulya, istemeyerek Bahar Rüzgârı’nı
Nergis’lede tanıştırmış. Ama Nergis’in
çok akıllı olduğunu ve Rüzgâr’ın büyüsüne
kapılmayacağını düşünüyormuş. Oysa Rüzgâr,
Nergis’in ışıltılı renklerini öyle bir
övgülerle anlatmaya başlamış ki.. Hele
Rüzgâr’ın şarkılarında ki, o heyecanlı sesi
duyunca Nergis de tüm diğer çiçekler gibi
büyülenmiş ve çiçek tozlarının gitttiğinin
farkına bile varmamış.

Fulya büyük bir korku ve üzüntü ile olanları
izliyormuş.Hemen evine dönüp Rüzgâr’a,
evinin tüm kapı ve pencerelerini sıkı
sıkıya kapatmış. Rüzgâr, Fulya’nın olanları
gördüğünden habersiz, kendinden emin bir
şekilde büyük bir kibir ve iki yüzlülükle
Fulya’nın evinin önüne gelmiş. Her zamanki
gibi Ona ne eşsiz bir çiçek olduğunu,
kokusuyla onu büyülediğini, çok uzaklardan
bu koku ile kendisini çekip getirdiğini
en etkileyici sesi ile söylemeye başlamış.

Fulya çok büyük üzüntüler içinde perdenin
arkasından sessizce Rüzgâr’ın anlattıklarını
dinliyormuş. Rüzgâr, kapıların açılmayışına
anlam verememiş. Tekrar Fulya’ya ne kadar
çok değer verdiğini söyleyip en hüzünlü sesiyle
ona şarkılar söylemeye devam etmiş. Fulya,
gözyaşları içinde kapılarını açmadan
Rüzgara her şeyi gördüğünü ve yaptıklarını
çok yanlış bulduğunu, çiçeklerin yaşamlarının
sürekliliği için o tozlara ihtiyacı varken
kendisinin büyük bir duyarsızlıkla,herşeyi
önceden planlayarak tozları çaldığını söylemiş.

Rüzgâr, Fulya’nın tepkisini çocukça ve
anlamsız bulmuş. O tozlara kendi mükemmel
çiçeğini yaratmak için ihtiyacı olduğunu
Fulya’ya anlatmaya çalışmış ama Fulya onun
yaptıklarını asla anlayamayarak bencillikle
suçlayınca büyük bir kızgınlıkla oradan
uzaklaşmış. Nergis ise olanlardan habersiz
Rüzgârla arkadaşlığına devam ediyormuş.
Rüzgâr kendi mükemmel çiçeği için sakladığı
tozları arasında Fulya’nın eksikliğini içinde
duyarak, kutusunu açmış, bir daha ki bahara
kendi muhteşem çiçeğini oluşturmak
amacıyla çiçek tozlarını toprağa serpmek
istediğinde birde ne görsün tozların hepsi
kutunun içinde günlerce havasız kalmaktan
bozulup küflenmemiş mi?

Rüzgâr, her çiçek tozunun kendi doğal ortamı
içinde sadece ait olduğu çiçek olarak
yaşayabileceğini çok geç anlamış. Yinede büyük
bir kibirle doğanın kanunlarına karşı geldiğini
binlerce çiçeğe sonbaharı yaşattığını
görmezden geliyor, diğer yandan içinde
Fulya’nın yokluğundan kaynaklanan
büyük bir boşlukla tüm hedef veamaçları
tükenmiş bir şekilde avare esip
duruyormuş..

Fulya, gördüklerine yaşadıklarına dayanamıyor
büyük acılar çekiyormuş. Hele bir dahaki
baharda hiçbir arkadaşının olamayacağını
düşündükçe, Nergis’inin bile Rüzgâra
kapılıp gittiğini görmek, onu kaybettiğini
bilmek Fulya’nın büyük üzüntülerle
hastalanmasına neden olmuş.
O incecik zarif boynu bükülmüş, günden
güne sararıp solmuş. Doğa anne
üzüntüsünden ne yapacağını bilemiyor
en değerli yavrusunun gözünün önünde
eriyip gitmesini, hastalıktan ölecek hale
gelmesini önleyecek çareler arıyormuş.
En sonunda aklına çok güzel bir fikir gelmiş.
Hemen Dağ Fulyası’nın yanına gelerek,
onun vaktinden çok önce uyumaya başlaması
gerektiğini söylemiş.

Fulya çiçek derin üzüntülerle minicik
yüreği çok yorgun olduğundan henüz daha
bahar aylarında olmasına rağmen
annesinin kollarında kolayca uyumuş..
Günler haftalar aylar boyunca hiç uyanmamış..
Böylece tüm yaz ve sonbahar aylarını uykuda
geçiren Fulya bir gün kulağında Doğa annesinin
tatlı mırıltılarını duyarak gözlerini açmış.
Yüreğinin nedenini henüz bilemediği
büyük bir huzur ve mutluluk ile dolu
olduğunu hissediyormuş. Gördüklerini
anlamaya çalışıyor,muazzam bir beyazlığın
ortasında gözleri kamaşıyormuş.

Adeta tüm evren, bu güzel ve cesur
çiçeğin yüreğini huzurla doldurmak
istercesine büyük bir sessizlik içindeymiş.
Karların Prensi ise büyük bir şaşkınlıkla
kardan pelerinin altından adeta yüreğini
delip çıkan bu çiçek karşısında nefesi
tutulmuş, gözlerine inanamayarak bu
güzel çiçeğin yaşama yeniden gülümsemesini
izliyormuş. Hayatında ilk kez böylesine
güzel bir çiçekle karşılaşmış. Zaten zavallıcık
hayatı boyunca hiç çiçek bile göremiyormuş ki,
kış boyunca doğadaki tüm canlılar kış
uykusuna yatar, her yer derin bir sessizliğe
gömülürmüş. Fulya da doğaya böylesine
muazzam güzellikler veren ve büyük
bir huzur içinde uyumasını sağlayan
karlar prensine mutlulukla gülümsüyormuş.

Tüm ruhu ve incecik zarif gövdesi ile sadece
karlar prensine yönelmiş, gözleri sadece
onu görsün, yüreği sadece on duysun istemiş
. İşte;o günden beri tüm doğa, Dağ Fulyasına
KARDELEN demeye başlamış. Zira, karları
delip yeryüzüne çıkabilen tek çiçek
Kardelen olmuş. Karların ve Karlar
Prensi’nin tek çiçeği … Kardelenle Karlar
prensi birbirlerine hiç beklemedikleri
bir anda kavuşmanın sevinci ile
sonsuza dek büyük bir mutlulukla yaşamışlar.

Servet Özkök

PAMUK PRENSES VE YEDİ CÜCELER

Posted by PearL | Masallar | Salı 1 Nisan 2008 01:48

Grimm KardeşlerBir kış günü bir kraliçe pencerenin önünde dikiş dikerken iğne eline batmış. Hemen bir parça pamukla elinden akan kanı silmiş. Keşke demiş kraliçe ” teni şu pamuk kadar beyaz, dudakları kan damlası kadar kırmızı ve saçları şu pencerenin pervazı kadar kara bir kızım olsa.”

Bir gün kraliçenin dileği yerine gelmiş. Bebeğine Pamuk Prenses adını vermiş. Ne yazık ki, kısa süre sonra ölmüş. Kral zaman içerisinde yeniden evlenmiş. Karısı güzel bir kadınmış ama cok iyi kalpli değilmiş. Bütün gün aynanın karşısına geçip, “Ayna ayna dile gel, söyle bana kim daha güzel ” diye sorarmış. Ayna da şöyle cevap verirmiş; “Bundan kuşku duyan var mıdır bilmem, tabi ki en güzel sizsiniz kraliçem.”

Günlerden bir gün ayna kraliçenin bu sorusuna farklı bir yanıt vermiş; “Bunu nasıl söyleyeceğim bilemem ama Pamuk Prenses sizden güzel kraliçem.” Bunun üzerine çok sinirlenen kraliçe hemen bir avcı bulmuş ve ona “Pamuk Prensesi alıp ormana götür ve bana onun yüreğini getir,” diye emretmiş. Adamcağız Pamuk Prensesi ormana götürmüş ama öldürmeye kıyamamış. Durumu anlayan Pamuk Prenses “beni burada bırak. Bir daha asla geri dönmem merak etme” diyerek avcıya yalvarmış. Avcı da merhamete gelmiş ve onu orada bırakıp bir ceylanın yüreğini kraliçeye götürmüş.
 
Pamuk Prenses ormanda saatlerce yol almış. Tam kaybolduğunu düşünürken küçük bir
kulübe görmüş. Kapıyı çaldığı halde kimse açmayınca da içeri girmiş. Ne ilginç bir evmiş bu böyle. Masada yedi küçük tabak ve yedi küçük bardak duruyormuş. Zavallı Pamuk Prenses çok aç olduğu için hemen bir şeyler yemiş. Sonra da üst kata çıkmış. Bir kaç saat sonra Pamuk Prenses öfkeli seslerle uyandırılmış. “Bizim evimizde ne arıyorsun sen?” Pamuk Prenses işçi giysileriyle evin içinde dolaşıp duran yedi küçük adama bakmış. Başına gelenleri onlara anlatmış. “Gördüğünüz gibi,” demiş “gidebileceğim hiçbir yer yok “Hayır var” diye bağırmış yedi cüceler hep bir ağızdan. “Burada kalabilirsin! Ama biz yokken kapıyı hiç bir yabancıya açmamalısın.”

Böylece Pamuk Prenses cücelerin evinde yaşamaya
başlamış. Eskisinden çok farklı bir hayatı varmış artık. Uzun günler boyunca konuşacak birini özlüyormuş. Bir sabah yaşlı bir kadın kapıyı çalmış. Elindeki sepette bir sürü ilginç şey varmış. Pamuk Prenses açık pencereden uzanarak kadınla konuşmaktan kendini alamamış.

Pamuk Prenses o yaşlı kadının aslında kılık değiştirmiş olan kraliçe olduğunu anlamamış. Meğer kraliçe aylarca aynaya bakmadıktan sonra bir gün bakmayı denemiş de ayna ona, “bunu nasıl söyleyeceğimi bilemem, ama Pamuk Prenses sizden güzel kraliçem,” deyivermiş. Kraliçe bunun üzerine öfkeyle yollara düşüp Pamuk Prenses’in gizlendiği yeri
bulmuş.

“Kapıyı yabancılara açmaman akıllıca,” demiş kraliçe. “Ama lütfen şu elmayı bir iyi niyet belirtisi olarak kabul et.” Böyle bir şeyi reddetmek ayıp olacağı için Pamuk Prenses elmayı almış ve kadın gidince kocaman bir ısırık almış. Cüceler işten eve döndüklerinde Pamuk Prenses’i yerde cansız yatar bulmuşlar. Elma hala elinde duruyormuş. Cüceler ağlayarak, “Bu kraliçenin işi!” demişler. Büyük bir kederle Pamuk Prenses’in cansız bedenini taşıyıp camdan bir tabuta koymuşlar.

Bir sabah oralardan geçmekte olan bir prens tabutu ve içindeki güzel kızı görmüş. Görür görmez de aşık olmuş. “Onu saraya götürmeliyim” demiş. “Bir prensese böylesi yakışır.” Cüceler karşı çıkmamışlar. Prense tabutu taşımasında yardım etmişler. Ama tam bu sırada Pamuk Prensesin boğazındaki elma parçası çıkmış. Pamuk Prenses yattığı yerden doğrulup gülümsemiş. Pamuk Prenses ve prens çok mutlu bir hayat sürmüşler. Kötü kalpli kraliçe ise öfkesinden çok kısa bir süre sonra ölmüş.

KELOĞLAN VE SİHİRLİ TAS

Posted by PearL | Masallar | Salı 1 Nisan 2008 01:47

Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde bir Keloğlan varmış. İhtiyar ve yoksul annesi, bu biricik oğlunu “Kel oğlum,keleş oğlum” diye severmiş.
Günlerden bir gün Keloğlan annesinden izin alıp balık tutmaya gitmiş. Belki bir kaç balık yakalarım. Anacığımla pişirir, yeriz. Aç karnımızı doyururuz” diye düşünüyormuş.
Irmağın kenarına gelip oltasını salmış. Öğleye doğru kocaman bir balık tutmuş. Pulları gümüş gibi parlak, gözleri cam gibi aydınlık, güzel mi güzel bir balıkmış bu…
Keloğlan balığın pullarını kazımış, karnını yarıp temizlemek istemiş. Bir de ne görsün! Balığın karnı içinde kocaman bir tas durmuyor mu? Keloğlan bir sevinmiş, bir sevinmiş ki sormayın. “Hem balığı götürürüm anama, hem tası” demiş.

Tası su ile doldurup balığı yıkamak istemiş. Birden inanılmayacak bir şey olmuş. Tastan boşalttığı sular altın olarak akıyormuş yere. Keloğlan çok şaşırmış. Bir kaç kere denemiş, hep altın akıyormuş tastan. “Bu, sihirli bir tas galiba. Hemen anama haber vereyim” demiş. Evlerine koşmuş.

Sihirli tasa küpler dolusu suyu doldurup doldurup boşaltmış. Suyu boşalan küplere de altınları biriktirmiş. Artık ülke hükümdarı bile onun yanında fakir sayılırmış…
Keloğlan günler sonra büyük bir saray yaptırıp oraya taşınmış. Kendisine hizmetçiler tutmuş. Sevdiği ve istediği her şeyi alıyor, en güzel yemekleri yiyormuş. Sonunda altınlarının çokluğu onu şımartmaya başlamış.

Gereksiz masraflara, lüzumsuz harcamalara girişmiş. “Oğlum bu işin sonu kötü olabilir” diye öğüt vermeye çalışan anasını bile dinlememiş. 

“Sihirli tas elimde, ne istersem yapabilirim…” diyormuş.

Keloğlan’ın böyle kendini beğenmesi, şımarması ve hırsa kapılması, insanların ona duyduğu sevgiyi azaltmış. 

Herkes “Eski hali bundan daha iyiydi. Gözünü hırs bürüdü Keloğlan’ın” demeye başlamış.

Keloğlan bir gün daha çok altın elde etmek için, sihirli tasını eline alıp ırmağın kenarına gelmiş. “Suyu tükenecek değil ya, bir saray da buraya yaptırayım. ” demiş. Gurur ve kibirle tasını suya daldırmış. Kıyıda biriken altınlar hırsını artırıyormuş. Daha hızlı daha hızlı daldırmaya başlamış tası. Artık altınlardan başka bir şey düşünmüyormuş. Birden tas elinden kayıp suya düşmüş. Keloğlan onu tutmak için eğilince kendisi de ırmağa yuvarlanmış. Yüzme bilmediği için hızla akan ırmakta nerdeyse boğulacakmış. Binbir güçlükle kenara çıkmış. Kendisi suda çırpınıp dururken,biriktirdiği altınları da hırsızlar çalıp götürmüşler.

Artık tası bulmanın da imkanı kalmadığından ağlaya ağlaya annesinin yanına dönmüş. Başına gelenleri anlatmış. Yaşlı kadın:

- Üzülme yavrum, demiş. Hay’dan gelen Hû’ya gider. Zaten, sen o tası alnının teri, elinin emeği ile kazanmamıştın. Üstelik zenginlik seni iyice şımartmıştı. Böylesi daha iyi oldu. Hiç olmazsa kendini başkalarından üstün görme hastalığından kurtulursun.”

Keloğlan bu sözlerle teselli bulmuş. Anasına hak vermiş.

O günden sonra da Sihirli Tası bir daha hiç anmamış.

ÇİRKİN ÖRDEK YAVRUSU

Posted by PearL | Masallar | Salı 1 Nisan 2008 01:44

Anne Ördek sabırla yumurtalarının kırılmasını bekliyordu. Vakit tamamlanınca ördek yavruları yumurtalarından çıkmaya başladılar. Fakat en son ve en büyük yumurta bir türlü kırılmıyordu. Sonunda yumurtanın beyaz kabuğu çatladı. Diğerlerinden daha gri ve farklı olan ördek yavrusunun küçük kafası göründü. Anne ördek yeni doğan yavruya bakarak ; “Umarım değişir..” dedi şefkatle. Zaman ilerliyordu ama ördek yavrusunun rengi hala griydi. Kümesin bütün hayvanları onunla alay ediyorlar, ona “çirkin ördek yavrusu” diye sesleniyorlardı.

 

Zavallı yavru o kadar mutsuzdu ki sonunda uzaklara gitmeye karar verdi. Gün boyunca yürüdü gece olunca ise çok yorulmuştu. Mola verdi. Bir yanda açlık, bir yanda korku…Ama yapabileceği hiç bir şey olmadığından derin bir uykuya dalmakta gecikmedi.

   Ertesi sabah su sesleriyle gözlerini açtı. Geceyi yaban ördeklerinin çılgınca eğlendiği küçük bir göl kıyısında geçirdiğini anladı. Bu gürültücü arkadaşlarına kendini tanıtmaya hazırlanıyordu. Birden bir tüfek sesi ile irkildi. hiç zaman kaybetmeden oradan uzaklaştı. Çok geçmemişti ki küçük ördek kendini bir çiftlikte buldu. Çiftliğin sahibi yaşlı kadın onu doyurdu. Ateşin yanında uyumasına izin verdi. Fakat yavru ördek bir göl bulabilme umuduyla oradan da uzaklaştı. 

Günlerce bir göl bulabilmek için rasgele yoluna devam etti. Sonunda bir göl kıyısına ulaştı. Bu arada yalnız başına yaşamayı öğreniyordu. Bu göl kıyısında yavru ördek gün geçtikçe büyüyordu. Kendisi farkında olmadan görüntüsü değişiyordu. Geçen kuğuları gördükçe onların asil duruşları ve güzel görünüşlerinden dolayı iç çekiyordu.

İlkbaharda bir kuğu sürüsü gölün kıyısına yuva yapmaya geldi. Çirkin ördek yavrusuyla tanışmak için yaklaştılar. Fakat kendisini bu zarif kuşlarla arkadaşlık etmek için çok çirkin ve kaba buluyordu.Birden bire suda aksini gördü. O da ne!…

Kendisini güzel bir kuğuya dönüşmüş olduğunu fark etti. Kuğu sürüsüne katıldı ve ömür boyu mutlu oldu.

UYUYAN GÜZEL

Posted by PearL | Masallar | Salı 1 Nisan 2008 01:39

Grimm KardeşlerBundan yıllar önce uzak ülkelerin birinde bir kralla güzeller güzeli bir kraliçe yaşıyordu.Kocaman görkemli bir şatoda oturan kral ve kraliçeyi ülkenin halkı çok seviyordu.
Özellikle güzel olduğu kadar iyi kalpli olan kraliçeye herkes hayrandı. Bu iyi yürekli kraliçenin hayattaki en büyük dileği bir çocuk sahibi olmaktı.
Sonunda bu dileği gerçekleşti ve güzel bir ilkbahar sabahı harika bir kız çocuğu dünyaya getirdi. Genç kralla Kraliçenin mutluluğuna diyecek yoktu.
Küçük prensesle doğumunu kutlamak için o güne kadar görülmemiş bir şenlik düzenlendi. Bu şenliğe o ülkedeki bütün insanlar ve periler davet
edilmişti. 
         
Şenlikler şatonun büyük salonlarında kutlanıyordu. Her taraf o günün şerefine süslenmişti. Bütün davetlerin dikkati, yatağında uslu uslu yatan
minik prensesin üzerindeydi. Melek yüzlü iyilik perileri beşiğin çevresinde toplanmıştı. Her biri sırayla bebeğe iyi dileklerde bulundular.
Kimi ona güzellik, kimi akıl, kimi de cömertlik armağan etti. Fakat büyük
bir talihsizlik olmuş ve yaşlı bir periyi şenliğe davet etmeyi unutmuşlardı. Bütün konuklar neşe içinde eğlenirken yaşlı peri birden
ortaya çıkıverdi. Şenliğe davet edilmediği için çok kızmıştı. Öfkeyle
küçük prensesin beşiğine yaklaşarak “Onaltı yaşına geldiğinde parmağına
bir iğ batacak ve öleceksin” dedi Oradaki herkes şaşkınlıktan donakalmıştı.
İşte tam bu sırada henüz dilekte bulunmayan perilerin en genci ileri
atıldı. ” Üzülmeyin, dedi yavrunuz ölmeyecek Küçük prenses yüz yıl sürecek derin bir uykuya dalacak ve bir prens gelip onu öptüğünde bu uzun uykudan uyanacak”

            Kral ve Kraliçe genç periye teşekkür etti.Ama kral yinede bu kehanetin gerçekleşmesinden büyük kaygı duyuyordu. Hemen bütün muhafızlarına,
ülkedeki iğlerin kaldırılmasını emretti. Bu emre uymayanların cezası ölüm olacaktı. Böylece aradan uzun yıllar geçti.

           
Mutlu bir hayat süren prenses hergün biraz daha büyüyüp güzelleşiyordu.
Onaltı yaşına geldiğinde bir gün şatoyu gezmeye karar verdi. Şato okadar büyüktü ki, bilmediği pek çok yeri vardı. O zamana kadar görmediği küçük bir odada yaşlı bir kadına rastladı. Kadın elindeki iğ ile iplik eğiriyordu. Bu iğ nasıl olduysa muhafızların gözünden kaçmıştı. Çok meraklanan prenses tanımadığı bu garip alete dokunmak istedi ve iği eline alır almaz eline battı . Kötü kehanet sonunda gerçekleşmişti.

          
Hemen uykuya dalan güzel prenses ipek örtüler içinde altından yapılmış bir
yatağa yatırıldı. Prensesle birlikte bütün şato yüz yıl sürecek derin bir uykuya daldı. Kral Kraliçe muhafızlar, hizmetkarlar ve saray çalgıcıları da uyumuştu. Sadece onlarda değil… Sahibiyle birlikte avludaki köpek, ahırdaki koşulmuş at, hatta dallardaki kuşlar bile uyudu.
          
Her tarafa derin bir sessizlik çökmüş onları uyandırmamak için rüzgar bile susmuştu. Ağaçların yaprakları da kımıldamaz olmuştu. Bu arada uyuyan şatonun çevresinde sık bir orman göğe doğru yükselip onu bütün gözlerden gizledi. Bu arada aradan tam yüz yıl geçmişti.

Yine ilkbahar gelmiş bütün doğa uyanmıştı. günlerden bir gün genç ve cesur bir prensin ormana yolu düştü. Uyuyan güzel efsanesini duymuş ve onu bulmaya karar vermişti. Günlerce aradıktan sonra, önüne geçemediği bir duygu onu bu ormana çekmişti. Sonunda şatoyu buldu ve prensesin uyuduğu odaya girdi. Daha onu görür görmez yüreğini tarifsiz bir sevgi kapladı.

         
Prenses’e daha o anda aşık olmuştu. Genç kıza doğru eğildi ve onu hafifçe öptü. Güzel bir prenses sihirli bir değnekle dokunulmuş gibi hemen gözlerini açtı. Onunla birlikte şatodakilerde gözlerini açtı. Kötü kalpli perinin büyüsü artık bozulmuştu. İki genç kısa süre sonra görkemli bir düğünle evlendiler ve uzun yıllar birlikte mutlu bir hayat sürdüler.

KÜÇÜK DENİZ KIZI

Posted by PearL | Masallar | Salı 1 Nisan 2008 01:38

Bir zamanlar altı güzel kızı olan bir kral varmış. Ama bu kral insanların kralı
değilmiş. Ülkesi dalgaların altında balıkların değerli taşlar gibi parıldadığı bir ülkeymiş. Genç prenseslerin anneleri çoktan ölmüş ve onları büyükanneleri büyütmüş. İçlerinde en güzelleri en küçük olanıymış. Saçları altın bukleler halinde omuzlarına dökülüyormuş. Kızlar büyükannelerinin anlattığı yeryüzüyle ilgili masalları çok seviyorlarmış. Bu masallarda bacak adlı iki şeyin üzerinde yürüyen garip insanlar varmış. Küçük denizkızı da bu anlatılanları görmek istiyormuş. “Onbeş yaşını beklemen gerekir,” demiş büyükanneleri. “O zaman gidip görebilirsin.”
En büyük denizkızı yaşı geldiğinde yüzeye çıkmış ve gördüğü ilginç şeyleri kardeşlerine anlatmış. Yıllar geçmiş ve sonunda küçük denizkızının da yüzeye, insanların dünyasına çıkabileceği gün gelmiş. Şimdiye kadar hep merak ettiği dünyayı artık kendi gözleriyle görebilecekmiş. Yüzeye doğru yüzerken güneş batıyormuş. Yakınlarda bir gemi demir atmış. Küçük denizkızı yüzeye çıktığında güvertedeki yakışıklı prensi görmüş. Prens kendisini birisinin gözlediğini de, prensesin ondan gözlerini ayıramadığını da bilmiyormuş tabii. Birden hava kararmış, gemi çıkan fırtınayla
sallanmaya başlamış. Çok geçmeden yelkenleri parçalanmış, direği kırılmış ve gemi sulara gömülmüş. Küçük denizkızı sularda çırpınan prensi son anda görüp kurtarmış. Onu kucaklayıp kıyıya götürmüş ve sahile bırakmış. Sabah
olduğunda prens hala yattığı yerde uyuyor, denizkızı da başucunda onu bekliyormuş. Az sonra birkaç kız koşarak gelmiş. Prens gözlerini açmış ve kalkıp yürümüş. Küçük denizkızı oracıkta üzüntüsüyle
baş başa kalmış.

O günden sonra küçük denizkızı prensi görebilmek umuduyla birçok kez yüzeye çıkmış. Artık dayanamıyormuş. Su cadısına gidip akıl almaya karar vermiş. Cadı onu görünce bir kahkaha atmış: “Niçin geldiğini biliyorum denizkızı,” demiş. “İnsana dönüşüp karaya çıkmak istiyorsun. Böylece prensle daha yakın olacağını düşünüyorsun. Ama bunun bir bedeli var, biliyor musun?” “Bilmiyordum,” demiş küçük denizkızı, “ama insan olabilmek için neyse öderim.” “Sesini istiyorum,” demiş cadı, “şu şarkılar söyleyen güzel sesini. Bana sesini verirsen ben de seni iki ayaklı güzel bir genç kıza çeviririm. Ama unutma, prens seni bütün kalbiyle sevmeli ve evlenmeli. Yoksa bir deniz köpüğüne dönüşüp sonsuza dek yok olursun.” ” Çabuk,” demiş küçük denizkızı. “Ben kararımı çoktan verdim zaten.” Bunun üzerine su cadısı küçük denizkızına içmesi için büyülü bir ilaç vermiş. Küçük denizkızı prensin karşısına dikildiği an prens bu hiç konuşmayan kızdan çok hoşlanmış ve onsuz yapamayacağına karar vermiş. Küçük denizkızı da prensi her geçen gün daha çok sevmiş, ama prens ona bir türlü evlenme teklif etmiyormuş. Prensin annesi ve babası, kendine eş bulması için baskı yapıyorlarmış. Prens sonunda yakındaki bir ülkenin prensesiyle tanışmaya karar vermiş. Yanında küçük denizkızını da götürmüş. Zavallı kız çok acı çekiyormuş. Prens komşu ülkeye gidip prensesle karşılaşınca aklı başından gitmiş ve hemen evlenmek istemiş. Düğünleri muhteşem olmuş. Her yer çiçek, ipek ve mücevherle kaplıymış. Mutlu çifti görmeye gelen herkes coşku içindeymiş. Yalnızca küçük denizkızı sessizmiş. Gözyaşları sessizce süzülüyormuş yanaklarından. O gece küçük denizkızı güvertede dikilmiş karanlık sulara bakıyormuş. Gün doğarken bir deniz köpüğü olup o sulara karışacakmış. Birden suların dibinden denizkızının kardeşleri çıkmışlar. Saçları kısa kısa kesilmiş. “Saçlarımızı su cadısına verdik, karşılığında da bu bıçağı aldık. Eğer bu gece bu bıçağı prensin kalbine saplarsan büyü bozulacak.” Küçük denizkızı bıçağı almış ama prense asla zarar veremeyeceğini biliyormuş. Güneş doğduğunda kendini ağlayarak denize atmış. Ama denize düşmemiş. Kendini havada uçarken bulmuş. Çevresinde altın renkli ışıklar dans ediyormuş. “Biz havanın
kızlarıyız ” demişler. “Artık bizimle mutlu olursun.” Küçük denizkızı gökyüzüne doğru yükselirken aşağıya, prensin gemisine bakmış ve gülümsemiş.

KAPLUMBAĞA İLE TAVŞAN

Posted by PearL | Masallar | Salı 1 Nisan 2008 01:37

Tavşanın birisi çok övünüyormuş.
- Bu ormanda benden hızlı koşan yoktur. Varsa gelsin yarışalım diye söyleyip geziyormuş. Kaplumbağa bir gün:
- O kadar böbürlenme kendine de o kadar güvenme. Ben senden daha hızlı koşarım.İstersen
yarışalım, demiş .
Tavşan kaplumbağanın bu sözlerine kahkahalarla gülerek:
- Sen mi benimle yarışacaksın. diyerek alay etmiş. Ama yinede yarışı kabul etmiş.
Yarışın başlangıç ve bitiş yerlerini belirlemişler,yarış başlamış.
Tavşan çok hızlı başlamış. Ama biraz ileriye gidince geri dönüp bakmış ki tavşan, kaplumbağa hiç görünmüyor. Yatmış bir ağacın dibine uyumuş. Uyandığında. , bakmış ki kaplumbağa yarışı bitirmek üzere.
Tavşan koşmuş fakat kaplumbağa varış yerine ondan önce ulaşmış.
Kaplumbağa tavşana:
“ Hiçbir zaman kendini başkalarından üstün görme.
Sen, uyudun, Ben çalışarak seni seçtim”demiş …

RAPUNZEL

Posted by PearL | Masallar | Salı 1 Nisan 2008 01:36

Bir zamanlar bir kadınla kocasının çocukları yokmuş ve çocuk sahibi olmayı çok istiyorlarmış. Gel zaman git zaman kadın sonunda bir bebek beklediğini fark etmiş.
Bir gün pncereden komşu evin bahçesindeki güzel çiçekleri ve sebzeleri seyrederken, kadının gözleri sıra sıra ekilmiş özel bir tür marula takılmış. O anda sanki büyülenmiş ve o marullardan başka şey düşünemez olmuş.
“Ya bu marullardan yerim ya da ölürüm” demiş kendi kendine. Yemeden içmeden kesilmiş, zayıfladıkça zayıflamış.
Sonunda kocası kadının bu durumundan öylesine endişelenmiş, öylesine endişelenmiş ki, tüm cesaretini toplayıp yandaki evin bahçe duvarına tırmanmış, bahçeye girmiş ve bir avuç marul yaprağı toplamış. Ancak, o bahçeye girmek büyük cesaret istiyormuş, çünkü orası güçlü bir cadıya aitmiş.
Kadın kocasının getirdiği marulları afiyetle yemiş ama bir avuç yaprak ona yetmemiş. Kocası ertesi günün akşamı çaresiz tekrar bahçeye girmiş. Fakat bu sefer cadı pusuya yatmış, onu bekliyormuş.
“Bahçeme girip benim marullarımı çalmaya nasıl cesaret edersin sen!” diye ciyaklamış cadı. “Bunun hesabını vereceksin!”
Kadının kocası kendisini affetmesi için yarvarmış cadıya. Karısının bahçedeki marulları nasıl canının çektiğini, onlar yüzünden nasıl yemeden içmeden kesildiğini bir bir anlatmış.
“O zaman,” demiş cadı sesini biraz daha alçaltarak, “alabilirsin, canı ne kadar çekiyorsa alabilirsin. Ama bir şartım var, bebeğiniz doğar doğmaz onu bana vereceksiniz.” Kadının kocası cadının korkusundan bu şartı hemen kabul etmiş.
Birkaç haftasonra bebek doğmuş. Daha hemen o gün cadı gelip yeni doğan bebeği almış. Bebeğe Rapunzel adını vermiş. Çünkü annesinin ne yapıp edip yemek istediği bahçedeki marul türünün adı da Rapunzel’miş.
Cadı küçük kıza çok iyi bakmış. Rapunzel oniki yaşına gelince, dünyalar güzeli bir çocuk olmuş. Cadı bir ormanın göbeğinde, yüksek bir kuleye yerleştirmiş onu. Bu kulenin hiç merdiveni yokmuş, sadece en tepesinde küçük bir penceresi varmış.
Cadı onu ziyarete geldiğinde, aşağıdan “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını !” diye seslenirmiş. Rapunzel uzun örgülü saçlarını percereden uzatır, cadı da onun saçlarına tutuna tutuna yukarı tırmanırmış.
Bu yıllarca böyle sürüp gitmiş. Bir gün bir kralın oğlu avlanmak için ormana girmiş. Daha çok uzaktayken güzel sesli birinin söylediği şarkıyı duymuş. Ormanda atını oradan oraya sürmüş ve kuleye varmış sonunda. Fakat sağa bakmış, sola bakmış, ne merdiven görmüş ne de yukarıya çıkılacak başka bir şey.
Bu güzel sesin büyüsüne kapılan Prens, cadının kuleye nasıl çıktığını görüp öğrenene kadar hergün oraya uğrar olmuş. Ertesi gün hava kararırken, alçak bir sesle “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını !” diye seslenirmiş. Sonrada kızın saçlarına tutunup bir çırpıda yukarı tırmanmış.
Rapunzelönce biraz korkmuş, çünkü o güne kadar cadıdan başkası gelmemiş ziyaretine. Fakat prens onu şarkı söylerken dinlediğini, sesine aşık olduğunu anlatınca korkusu yatışmış. Prens Rapunzel’e evlenme teklif etmiş, Rapunzel’de kabul etmiş, yüzü hafifce kızararak.
Ama Rapunzel’in bu yüksek kuleden kaçmasına imkan yokmuş. Akıllı kızın parlak bir fikri varmış. Prens her gelişinde yanında bir ipek çilesi getirirse, Rapunzel’de bunları birbirine ekleyerek bir merdiven yapabilirmiş.
Her şey yolunda gitmiş ve cadı olanları hiç farketmemiş. Fakat bir gün Rapunzel boş bulunup da. “Anne, Prens neden senden daha hızlı tırmanıyor saçlarıma?” diye sorunca herşey ortaya çıkmış.
“Seni rezil kız! Beni nasıl da aldattın! Ben seni dünyanın kötülüklerinden korumaya çalışıyordum!” diye bağırmaya başlamış cadı öfkeyle. Rapunzel’i tuttuğu gibi saçlarını kesmiş ve sonrada onu çok uzaklara bir çöle göndermiş.
O gece cadı kalede kalıp Prensi beklemiş. Prens, “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını !” diye seslenince. cadı Rapunzel’den kestiği saç örgüsünü uzatmış aşağıya. Prens başına neler geleceğini bilmeden yukarıya tırmanmış.
Prens kederinden kendini pencereden atmış. Fakat yere düşünce ölmemiş, yalnız kulenin dibindeki dikenler gözlerine batmış. Yıllarca gözleri kör bir halde yitirdiği Rapunzel’e gözyaşları dökerek ormanda dolaşıp durmuş ve sadece bitki kökü ve yabani yemiş yiyerek yaşamış.
Derken bir gün Rapunzel’in yaşadığı çöle varmış. Uzaklardan şarkı söyleyen tatlı bir ses gelmiş kulaklarına.
“Rapunzel! Rapunzel!” diye seslenmiş. Rapunzel, prensini görünce sevinçten bir çığlık atmış ve Rapunzel’in iki damla mutluluk göz yaşı Prensin gözlerine akmış. Birden bir mucize olmuş, Prensin gözleri açılmış ve Prens görmeye başlamış.
Birlikte mutlu bir şekilde Prensin ülkesine gitmişler. Orada halk onları sevinçle karşılamış. Mutlulukları ömür boyu hiç bozulmamış.

ASLAN İLE FARE

Posted by PearL | Masallar | Salı 1 Nisan 2008 01:34

Ormanlar kralı aslan ormanda bir gün avlanmaktan gelmiş, yatmış uyuyormuş. Minik bir fare aslanın üzerinde dolaşmaya başlamış.Aslan sinirlenerek uyanıp fareyi yakalayış. Tam öldüreceği sırada fare yalvarmış:
-Ne olur beni bırak! Gün olur benimda sana bir iyiliğim dokunur, demiş.
Aslan farenin bu sözlerine gülerek:
-Sen küçük bir faresin, bana ne iyiliğin dokunur ki deyip,fareye acımış ve fareyi bırakmış.
Fare sevinerek oradan uzaklasmış
Aradan zaman geçmiş, Aslan birgün avcıların kurduğu tuzağa yakalanmış.
Aslan çırpınmış, bağırmış ama tuzaktan bir türlü kurtulamamış. Oradan geçmekte olan minik fare aslanın bu durumunu görmüş. Hemen dişleri ile tuzağın iplerini kemirerek kesmiş. Aslanı tuzaktan kurtarmış.
Fare aslana:
- Beni küçük diye beğenmiyordun. Bak. senin canını kurtardım, demiş.
Aslan, böylece yapılan bir iyiliğin karşılıksız kalmayacağını anlamış.

Sonraki Sayfa »
site ekle - Toplist

Kiisel


Zirve100 Site ekle