Şeytanla Uğraşma

Posted by PearL | Korku Hikayeleri | Çarşamba 11 Şubat 2009 02:28

Biz iki kafadar satanistlere çok takıktık bir gün ortak kullandığımız msn adresimizi yabancı biri ekledi biz de kabul ettik konuşmaya başladık arkadaşımla o gece aynı evde kalacaktık muhabbet ilerledi gece 3 civarı biz hala konuşuyoruz sonra bizi bir cafeye davet etti adresini verdi bizde merakımızdan gittik ortam çok ürkütücüydü arkadaşları da tuhaftı doğrusu daha sonra biz bunlarla ahbap olduk birgün yine bizi çağırdılar gittik ama bu sefer başka bir yere mahzen gibi tuhaf bir yerdi sonrası vahim doğrusu meğer bunlar satanistmiş bizede satanist olmayı teklif ettiler biz kabul etmeyince bizi öldürmek istediler biz de şaka yaptığımızı zaten satanist olduğumuzu söyledik böylece onlar yanımızda resmen kedi kesip ayin yaptılar tabi biz de nasibimizi aldık kedi kanını içince üzerimizde bir tuhaflık oldu sarhoş gibiydik adeta şimdi sırf onlarla karşılaşmamak için dışarı bile çıkamıyoruz siz siz olun msn nizi her ekleyeni kabul etmeyin ve her çağırıldığınız yere gitmeyin666_pentagram@windowslive.combizi ekleyen msn inanmayan eklesin görsün gününü 100 gerçek

alıntıdır

Kapının Önündeki Kadın

Posted by PearL | Korku Hikayeleri | Çarşamba 11 Şubat 2009 02:26

gece uyumak için yatağima girdim saat gece 3:00 ve bir irkilmeyle uyandim kapinin önünde korkunç bir kadin görmüştüm ve hemen ablamin yanina gidip ablama anlattim ama pek inanmadi hatta hiç inanmadi 2 gün sonra anneme bu olayi anlatti ve annemde ayni şeyi söyleyince yani evde bir kadinin olduğunu geceleri çiktiğini söyledi ve şu anda bizim evimiz ççok acayip lütfen bu yazdiklarima inanin bunlar doğru

alıntıdır

Sınıftaki Olay

Posted by PearL | Korku Hikayeleri | Çarşamba 11 Şubat 2009 02:25

bi gün okulda kurs çikişinda sinifa uğradik arkadaşim ceren cin çağaralim mi dedi bu arda bizim siniftan çağaatya ölmüştü: malesfki trafik kazasindan nbeyse sonra aynen şöyle dedik eyy cin geldiysen çağatayin foğoigrafinin resmimni kizgin yapp dedik sonra fotoğraf birden kizkin hala geldi çağatay resimde gülerken ama bunu sadecd ben görüyodum ceren değil en sonunda onu inandirmak niçn tahtaya şeytan yazdim ve resimi yirt dedim sonra panodaki iğnelerin hepsi yere düştü bunu cerende görüyodu daha sonra resim yirtilip penceren dişari çikti biz çok kormuştuk ve sinaftan çikmaya çaliştik ama o kadar itmemişze ramen kapi açilmiyordu çerescice dua etmeye başladim ve birden kendi jendine kapi açildi mismillah bder demez sonra hemen okuldan çiktimk bahçe deki korums yüxzümüze çok kötü bir gülümsemeyle bakiyordu biz bu olayla ilgisi olabiliceğini diüşündük ve bize çağatayin resmini verdi bu sefer çağatay ağliyordu ve bunu cerende görmüştü sonra adamin yüzü birden çağatayin güzüne dönüştü bizx hemen sinifa geri döndük adam sinifa girdi biz o kadar kkormuştukki ceren bayiliverdi ebn tek kaldim ve çok ama çok korkuyodum bnede o zaman bayildim gözlerimi cerenle birlikte hastahanede açtim hastahaneden çiktiğuimizdaa psikoloğo gittik ve hiç bişiy görmedik dedik ama bazen çağatayin yüzünü gözümüzün önüne geliyor ve biz bunlari bi hayal sanerken okuldaki panoda çağatayin resmi yoktu biz bunlara kensinlikle inaniyoruz DiKKATT BUNLARIN HEPSi GERÇEKTiR!!!!

Siyah

Posted by PearL | Korku Hikayeleri | Perşembe 15 Mayıs 2008 00:01

Yeni uyanmıştım.Gözlerim şimişti ve nedense gözlerimin altı siyahtı.Kalktım yüzümü yıkadım.Bugün içimde kötü bir his vardı.Sanki kötü şeyler olcaktı sanki bugün biri ölecekti.İşe gitmek istemiyordum ve hayatımda ilk defa kötü yanım galip geldi ve hastayım diyerek işe gitmedim.Döndüm yatağıma geri yattım.Normalde bu saatlerde işe gitmiyor olsaydım bilgisayar masamda ayaklarımı uzatarak oyun oynardım fakat böle yapmadım ve yattım.Gözlerimi kapattım ve hemen uyudum.Göz kapaklrımın altında çok garip bir görüntü vardı.Yatakta kıvranıyordum.Bunun farkında değildim.Kalktığmda saat tam 00.00 olustu nedenini bilmiyorum ama saat 00.00 bir saniye bile geçmemişti.Birdaha yattım ……
Bundan sonrası polislerin verdiği rapora göre bilinmeyen ve anlaşılmayan garip ve siyah deliklerle vücudu delinmiş olan bir baydı…

İnsan Çiftliği

Posted by PearL | Korku Hikayeleri | Cuma 2 Mayıs 2008 04:37

Boğucu… İlk izlenim bu. Alınan nefes yakıcı bir keskinlikte.

Her yer karanlık. Bu ikinci bir izlenim değil zira kısa sürüyor. Tül gibi hafif ve zayıf bir aydınlık var. Kısık gözler puslu, ışığın suretine benzeyen aydınlığa takılmış.

Beyindeki sıkıntı damarları zonklatıyor…

Üçüncü izlenim; baş kısmında uğursuz bir ağrı…

Şimdi beden şiddetle sarsılır. Etrafında varlığa gelmiş havasızlık üzerine abanır ve yer darlığı uzuvları tetikler.

Kabir korkusu…

Vücut dilediği gibi hareket edememenin telaşında ve derdindedir. Kollar ve bacaklar umutsuz, umarsız ve nafile bir eylemin girizgahını yaparlar. İstemsizmiş gibi yapılan her hareket sıkı sıkı kenetlenmiş toprağa toslar ve her seferinde alınan nefesler, havasızlığı ihya ederken dermansızca hızlanır.

Algı şaşkındır…

Kollar ve bacaklar bir genişlik arar ve bihakkın bulamaz. Beden bedaheten takatsizliğe bürünür ve uyandığı yerde öylece uzanır kalır.

Akıl darmaduman olmuştur…

Düşman kuvvetler tüm makul düşünceleri bertaraf eder. Düşmanın komutanları, bu toprak oyuk ve rutubetli havadır.

Ruh üzüntüdedir…

Yaşamın bittiğini yada bitmeye yakın olduğunu onaylamaya yakın olmak her seferinde acıtır. Tesellisi yoktur.

Artık akıl bu duyguyla cebelleşiyor. Karanlığın çok çok berilerinde yanıp sönen cılız aydınlığı görmek zulümdür. Onun görünür olması - giderek silikleşiyor da olsa- ve ötelerde bir yerlerde nazlanır gibi durması pek yakıcı, pek usandırıcıdır. Aklı olmasa da mantığı ikilemde bırakır:

Bu ışık, ölüm müdür sebatla bana yaklaşan, yoksa yaşam mıdır tenimden öylece uzaklaşan?

İlk beş yada altı saniye bu üç izlenim ve beyni şişiren panikle geçmiştir ki, tarifini başka türlü yapmakta mümkündür, lakin yürek bunu kaldırmaz. O esnada bellek bir yumruk olmuş, çamurlaşmış toprağın cıvık halini andıran bir hatırayı sıkı sıkı tutmaktadır.

Hatıranın hatları belirginleşir, çamur katılaşır. Yumruk içinde bekleyen toprak dikenleşmiştir belki de, beynin kıvrımlarına batar. Belleğin boş dehlizlerinde bir ses yankı bulur. Sahibinin sesini tanır belleğin muhafızı: “Bunu gerçekten yaptı mı?”

Bulanıklaşmış bir vakit içinde içtepiler vahşileşir. Korku, kalbin kalbinden tırnak uçlarındaki tırnaklara doğru esner ve yay gibi gerilir. Tırnaklar hazırdır, parmaklar pozisyon almıştır. Sırt üstü yatılan yerde, gözler neredeyse bir karış yukarıdaki toprağa sabitlenir. Üzerine yığılacakmış gibi tehditkar duran toprağın boşlukları içine ışık damlaları doluşmuştur sanki. Azdır yekûnu, buna rağmen ışık hüviyetini taşıyan çiğler misali damlamıştır kara toprağın bağrına. O damlaları sıçratan havuzu bulmak ister nefsi. Zira ölüm ışıktan ıraktır..

Başlamak için, alınan nefesin bir nebze boğuk olması kafidir. Beden uyarılmış gibi sarsılır ve bir enerji patlaması parmakları kaskatı keser. Beden yolu açmaya kararlıdır. Gördüğü o zayıf ışık ölüm bile olsa, ona ulaşma azmindedir; aralarına girmiş toprağı aşmak sorun bile değildir. Sorun, kafayı meşgul eden hakiki ve biricik sorun, az evvel belleği çınlatan sorunun yanıtıdır:

“Yapmış işte!”

Hayır! Kimse kimseyi diri diri gömmemiştir. Bu bir varoluş oyunudur. Zorla dayatma ya da inandırma benzeri bir zorbalıktır sadece. Minik ölçülerin devasalaştığı çarpık bir düzen işlemektedir o esnada. Hayrete düşüren işte budur. Algı bir türlü inanamaz:

“Yapmış işte!”

Ve eller çalışmaya koyulur. Ardı ardına kararlı ve telaşlı darbeler iner toprağın böğrüne. Bir oyuk açılmaya yüz tutar yukarıya, ışığa doğru. Oyuk derinleştikçe beden yattığı yerde doğrulur ve ellerin oyarak tırmandığı boşlukta ayağa kalkmaya başlar. Oyuktan çıkan toprak ayakların dibinde toplanır, ki beden bunun üzerine basarak ilerlemeye devam eder.

Yükselir… yükselir… yükselir…

İbrahim çok yorulmuştu ve kasları bu yorgunluğun ateşleri ortasında yanıyordu. Yukarıya doğru kazdığı tünel sonunda bir yerlere açılmıştı. O, her ne kadar karanlıktan dolayı nerede olduğunu göremese de, bazı tahminlerde bulunabilecek kadar yeteneğe ve hafızaya sahipti. Öncelikle derin derin alıp verdiği soluklar bir veya iki karış mesafedeki bir yüzeye çarpıp yayılıyordu. Bunun akabinde hemen eliyle etrafı yoklayınca, kolu fazla açılma fırsatı bulamadan bir yerlere çarpıp durmuş, tünele çıktığında başını kaldırır kaldırmaz kafasının üstü toprak tavana vurmuştu. Üstelik soluduğu yakıcı hava da gözlemlerini doğruluyordu. Zihninde bir çember çizdiği izlenimi doğdu; aşağıda bir yerlerde kalan ve içinde uyandığı oyuğun bir benzerine ulaşmıştı. Burası bir ihtimal daha genişti. Bu noktada hafızası İbrahim`i tetikledi, ısrarla düşündüğü şeyin doğru olduğunu fısıldıyordu. Başını ileriye doğru uzatıp gözlerini kısarak, ardından buraya sürüklendiği hafif aydınlığı aramaya koyuldu. Bakışları, karanlıkla cılız ışığın kaynaşmasına alışınca ileride, tam önünde başka bir oyuğun uzandığını fark etti. Işık daha da yukarılardan, oradaki belirsiz kaynağından bu tünelin sonundaki bir noktaya düşüyor ve zayıflayarak kendisine doğru sürünüyordu. Canı buhranların doğurgan rahmi gibi karardı ve yılmış kalbinin fersiz çeşmesi gölgeler kusmaya başladı. Ne için buradaydı? Ne yapmıştı? Suçu neydi? İçinde hiç umut olmayışı kalbini durma mertebesinde yavaşlatmıştı.. Böyle anlarda insan acizliğinden cesaret alarak ümit eder. Son ana kadar…

Işığa ulaşmaya duyduğu istek kadar, beklediği yanıtları da alacağından emindi. Düşüncelerini meşgul eden ve üstü kurum bağlamış anıları ona sürekli bunu fısıldıyordu. Hem karşılaşmayı tercih etmeyeceği, hem de bilmek için yanıp tutuştuğu basit ve tek kelimelik cevaplar; evetler ve hayırlar… Kurtulabilecek miydi? Bu bir ceza mıydı? İnandıklarının değişebileceğini ya da yanlış olduklarını düşünmemesi suç muydu? Mantık insanı yarı yolda bırakır mıydı?..

İbrahim dört ayak üzerinde hiç bir şeyden emin olamadan bekledi.

Boş gözlerle, tünelin sonundaki noktadan damla damla düşen aydınlığa bakarken, ışığın loş varlığı birdenbire kararıp, yeniden ve silkinerek görünür oldu. Yukarıdan -belki de ışığın geldiği yerden bir şey düşmüştü. Bir oflama nidası ve içini bulandıran tok bir kırılma sesi duydu. Sanki bir kol yada bir bacak kemiği tam ortasından şiddetle ikiye ayrılmıştı. Emekleyerek tünelin sonuna doğru ilerledi. Yaklaşmasıyla beraber genizden çıkar gibi işitilen bir nefeslenme sesi de ona yakınlaşıyordu. Temkinle, oyuğun sonundan bir metre kadar uzakta durdu.

İbrahim önce yerde tostoparlak yatan ve kıvranan insana, sonra da tünelin bir boru gibi kıvrılarak yukarıya tırmandığı oyuktan çukurun tepesine bakmaya çalıştı. Bir kuyunun dibindeki talihsiz bir köpek gibi çukurun ağzını seyretti bir süre. En tepedeki o nokta solgun bir güneş misali cansız ve yuvarlak bir aydınlıktan mürekkepti. Sonra yanı başındaki bu insanın oradan düşüp de canlı kalışına hayret etti. Yükseklik midesini kıvrandıracak oranda muazzamdı. Yeniden bir yukarıya, bir insana baktı; yerde kıvranan insanın sıkıntılı nefesi ve acısını yutmaya gayretli ıkınışı onu dehşete düşürdü. Acı duyduğunu belli ederse kızgın ebeveyninin onu dayakla hizaya getireceğinden korkan bir çocuk gibi inildiyordu. Fakat düşmüş insan boynunu titreterek elleri üzerinde vücudunun üst kısmını yukarıya çekti ve adamla yüzleşti. Sevimsiz ve yetersiz aydınlığın kara gölgeler ve tehditkar çizgilere bürüdüğü bir yüzü vardı adamın. Kaba ve ilkel sayılabilirdi. Abartılı çene çizgisi, aşırı çıkmış elmacık kemikleri ve gözlerin üst hizasına bastırmış yüksek bir alın. Alt dudağı bir gorilinki gibi dışarıya fırlamıştı. İnsanın gözleri birer kıvılcım gibi çakıyordu. Acısının elzem tınıları, o soluyorken bir duyulup bir yok oluyordu. Endişeli bir halle ağzını açtı. Dişlerinin ve şapırdayan dilinin arasından bir bebeğin anlaşılmaz seslerine benzer sesli ve sessiz harf karmaşası çıkıyordu. İbrahim, insanın bu vahşi ve tehditkar viyaklamasına şaşkın bakışlarla karşılık verdi. Yine de hayretler içerisinde onu anladığı hissetmişti. Beyni bu çözümsüz seslerin şifresini bir şekilde kırmıştı:

“Yemek nerede?” İbrahim`in beyninde yankılanan ses, ilkel insanın kendini kaybettiğinin ya da korkunç bir çıldırmışlığın tuzağına düştüğünün göstergesiydi. İbrahim karşısındakinin kaybedecek hiç bir şeyi olmadığını hisseti ve irkildi:

“Ne yemeği?”

İlkel insan korku ve öfkenin kavramsız karışımından öykünen soluğunu İbrahim`in üzerine boşalttı. İbrahim ne olduğunu anlayana kadar insan çoktan ters yönde ilerlemeye koyuldu. Onun cevabını dinlemeye tenezzül dahi etmemişti. İbrahim, karanlıkta ilerleyen bir gölgeyi andıran ve biraz sonra aynı karanlığın ağzındaki bir lokma gibi kaybolacak olan adamın ardından bakakaldı. Güdüleriyle bir türlü temasa geçemiyordu. Teller kopmuş yada korkunç bir fırtına köprüleri darmadağın etmişti. Hissiz ve miskin bir beyinle, insansının karanlığın siyah duvarlara döndüğü yerde kayboluşunu seyrediyordu. Görmeyene hatta görmediğinin ardından ışıksız kabuslar kurana kadar bakakaldı o noktaya. Ve nedense ilkel insanın ivedilikle katettiği tünelde apansız durduğunu ve nefesini tutarak beklediğini hissetti; karanlık herkesin ve her şeyin hislerini, duyularını ve yaşamını birbirine bağlıyor gibiydi burada. Henüz yürüyemeyen bir bebek gibi toprak zeminde elleri ve dizleri üzerinde dururken hafif bir sarsıntının altındaki toprağı şöyle bir yokladığını hissetti. Ve fakat sarsıntı arsız bir kalleş gibi an ve an kuvvetleniyor ve çileden çıkaran bir inatla toprağın bağrını titretiyordu. Aralarındaki karanlığın birbirlerinden fersahlarca uzaklara ayırdığı insansı feryat ederek bağırdı, sesi tiz bir çana sürten demirden bir çubuğun iniltisine benziyordu. Daha çok canhıraş bir nöbetle gurulduyor gibiydi. İbrahim yeniden aynı korkmuş, telaşlı ve mahvolmuş sesi algısının kalın pulsarı içinde duyumsadı:

“Geliyorlar!!”

Kimler geliyordu? Bu havasız, metruk ve daracık toprak tünellerin içinde, böylesine sarsıntı yaratarak ilerleyebilenler kim olabilirdi ki? Dahası, bu kabirler şehrinde başkaları da mı vardı yani? Bunu bilmenin imkanı yoktu. Avuçlarının altındaki toprak hiç ara vermeden sarsılmaya devam ediyordu. Hayır, kabustu bu… gerçek olması mümkün değildi. Onu telkin edecek, `sakin ol, hepsi rüya` diyecek bir ses, en azından beyninin kör kılavuzundan bir mırıltı duymayı hasretle umuyordu.

Evet evet, kesinlikle bunaltının onu köşeye kıstırdığı yer kalbiydi. Ona doğru bir tehlikenin yaklaştığı aşikardı ve çaresizce etrafına bakınsa da neyin tehlike olduğunu kestiremiyordu. Aklına gelen yegane eylem, kafasını kaldırıp yukarıya doğru dimdik yükselen tünelin ucuna bakmak oldu. Işık çemberi tüm ölgünlüğü ve kış sarısıyla orada bekliyordu. Kurtuluş… yaşam…

Sarsıntı artıp üzerindeki tehdidin basıncı kürek kemikleri arasında beklenmedik bir ağrı yaratınca, kuyuyu aval aval seyretmekle yetinmedi ve saniyeler içinde başına gelecek felaketten kurtulabilmek için alil acele tünelin dimdik toprak duvarlarına tırmanmaya çalıştı. Şimdi biliyordu; adını ve yöresini kestiremediği tehlikenin yaratıcıları toprağı oyarak yaklaşıyorlardı ve bir nabız atımı mesafedeydiler. Toprağı kazan uzuvların gürültüleri aceleyle yükseldi, homurtular dalgalanıp yayıldı. Yol açışın azametli senfonisi dehşetli bir ısrarla ve acımasız bir vahşilikte gürüldedi. Bin bir kepçeli ve demirden burgu külahlı devasa bir tünel açma makinesi hayal etti İbrahim. Öfkeyle ve büyük bir hızla açıyordu yolunu toprağın içinde. Önüne gelen her şeyi altına alıp un ufak ediyor, toprağa namussuzca tecavüz edip darmadağınık bir yer bırakıyordu. İbrahim kan ter içerisinde bir arpa boyu yukarıya doğru tırmanmaya çalışıyorken, yoktan var edilen tünelin müphem ve olası gaddar mühendisleri ile arasında çamurdan bir perde vardı sanki. Gürültüleri boğuk fakat güçlüydü. Görmediği yüzleri tarif etmeye yeltenecek miktarda yakınında hissediyordu onları.

Sonunda toprak bu hissiyatın yoğunluğa dayanamamış gibi patlayarak açıldı ve tünelle kuyunun kesiştiği yerden renksiz ve betimsiz bir kütle yuvarlanarak aktı. Kesin hatları belirgin olmasa da, içinden çıkan uğultulu inleyişler ve ardı ardına toprağı döven ayak seslerinden dolayı bu kütlenin bir insan güruhu olduğu söylenebilirdi. Kof bir şiddetin ve düşüncesiz bir acelenin mekanik bir aracı misali ilerleyen bu kalabalığın insanlardan meydana geldiğini özümsedikçe kahroldu. Artık şüphesi kalmamıştı; kesinlikle aklının şüpheci yaklaştığı yerdeydi. Evini, hayatını ve metruk ve gizemli pek çok şeyden habersiz geçen günlerinin kayıtsızlığını özledi…

İbrahim`in tırmanmaya cebelleştiği kuyudan az evvel düşen insanın çığlığı ürperterek yükseldi. Demek ki ona yaklaşmışlardı. Onun peşindeydiler… böğürüyor ve kesinlikle uluyorlardı, zafer sarhoşu barbarların kana susamış haykırışları da buna benziyor olmalıydı. Kuyunun altından sarkan ve bir türlü daha yukarıya çekemediği bacaklarına dokunan nasırlı parmakların esintisi midesini bulandırdı ve çığlık çığlığa bir korkuya kapıldı. Onların arasına düşüp ezilme ve düşünmesi dahi zor bir ölümle burun buruna gelme tehlikesi vardı. Yere düşmüş kafasını ayakları altında ezeceklerini, kollarını bacaklarını sürükleyeceklerini, kemiklerinin ağırlıkları altında ikiye bölünüp, boynunun bir anda kırılacağını hayal etti. Ruhunu kordan demirlerle döven dehşet artık doruğa ulaşmıştı.

İnsan akıntısının patırtısı giderek çoğaldı; toprak duvara kenetlenmiş elleri boşta kalmak üzereydi. Adam toprağa canhıraş sarılmaya gayret ediyordu. Kafasını korkuyla yukarıya çevirip, ışığın cansız haline benzeyen aydınlığa ümitsizlikle ve inatçı bir ısrarla baktı. Bu çarpık sürünün geçip gitmesini, içini deşen korkunun dinginleşmesini bekliyordu.

Tek başına kaçmaya çalışan insanın çığlığı, soğuk suda boğulur gibi lıkırdayarak sönüverdi, ardından patırtı İbrahim`den uzaklaştı ve bitti… Patırtılar, tıpırtılara dönüştü ve nihayetinde benliği ıssızlıkla sarmaş dolaş kaldı. Bu kavranması güç ve maneviyatın kudretli dikilişiyle zoru olan bir vaziyetti.

Başındaki zonklama ve gözlerini karartan aşırı kan basıncı azalınca, geriye iki seçeneği kaldığını anladı. Yukarıya, ışığın olduğu yöne dimdik bir aksilikle açılan kuyudan tırmanmaya çalışabilirdi. Toprak duvara tutunmaya gayret eden kolları müthiş bir yanmayla bunu reddediyordu; böyle bir işe girişmeyi düşünebilmesi bile çılgınlıktı. Fiziksel benliği ona başka bir yöntem bulmasını salık veriyordu. Elindeki diğer seçenek daha talihsizdi; az evvel aklını başından uçuran sürünün geldiği yönden yoluna devam edebilirdi. Kafasında makul bir cevap ararken zaten halsiz olan kolları toprağa kenetlenmekten kendini azadetti ve yeniden tünele düştü. Önünde zift karası bir oyuk, üstünde aydınlığa doyma ihtimali sunan bir kuyu vardı. O, karanlığı seçti; daha doğrusu bedbaht haldeki kasları makul düşünmeye çabalayan kısmını zehirli hançerlerle idam etti. Kesinlikle bunu yaptığına inanamıyordu; göz göre göre müphem saatler geçirmeyi seçmiş, hafif bir meyille inen oyukta karar kılmıştı… Ahmakça bir teslim oluşla…

İçerisi hala sıcaktı, az önce gelip geçen güruhun ısıttığı tünel berbat bir ter kokusuyla sıvanmıştı. Ter ve kirli ten kokusu yakıcı havanın boğuculuğunu kalın hatlarla belirleyen bir nazarlık gibi adamın her yerini sarıverdi. Yoğun havasızlığın iyice daralttığı ensiz tünelde ilerlerken kendini ayık tutmak için olağanüstü bir çaba gösterdi. Ara sıra üzerinde emeklediği elleri ansızın uyuşuveriyor, dirsekleri çözülüp yüzünü yere çarpıyordu. Işığı unutmuştu; hafızasının sınırları ötesinde çırpınan kanatların korkak yankıları misali anlamsızdı artık yaşamın kaynağı. Gözlerini anımsamaz olmuştu. Dokunmak, duymak ve koklamak… Bilinçsizce kat ettiği her milim mesafede görme yetisi bir nebze daha soluyor, uğursuz toprağın yakıcı havası içinde dolaşan canlılar gibi sadece duyuyor, kokluyor yada dokunuyordu. Onlara dönüşüyordu.

Tünelin onu yönlendirdiği biçimde meçhul bir süre zarfınca ilerledi. İlk uyandığında aklına sirayet eden düşünce için daha fazla hayret etmiyordu. Neyin içinde olduğunu kendisine fısıldadığı ilk anların çok gerilerde kaldığı aşikardı. Uyuşukluk ve beynin beyin ölümü bünyesinde yalnızca ilkel güdülerin ayakta kalmasına sebebiyet vermeye başlamıştı. Çaresizce var olmaya çalışan bir takım düşünce ve hisler de suyun altındaki körpe ciğerler gibi can havliyle çırpınıyordu. `Yapmış işte!!` diye bağırıyordu giderek sönükleşen bir ses `Yapmış işte!!`

Yeniden ışık gözlerine takılınca uykulu bir halde gülümsedi. Aydınlık yine yukarıdan salıyordu tüllerini. Yumuşak bir edayla zemine düşüp üst üste biniyordu sanki. Adam üzerindeki toprak tavanın yükseldiği izlenimine kapıldı, hafifçe başının tepesini kaldırıp yüksekliği yokladı. Burada yükseklik en azından iki misliydi. Temkinli bir hal içerisinde dizleri üzerinde doğrulmaya çalıştı; beli tutulmuş, toprağa basmaktan berelenen avuç içleri acayip bir biçimde hissizleşmişti. Kendini sırt üstü yere atıp gözlerini kapadı, belki de hiç açmamıştı. Azıcık daha geniş olan mekanın içler acısı havadarlığını bolca ciğerlerine çekerken içi çarpık bir ağrıyla burkuldu.. Biraz temiz havaya kavuştuğu için gözleri yaşardı, kalbi sıkıştı ve aslında ne kadar da çaresiz bir halde olduğu benliğine koca puntolarla yazılınca tüyleri diken diken oldu. Uzaklardan bir yerlerden önemsiz sarsıntı titreşimleri gelip sırtını ürpertti. Güruh hala dolanıyordu. Dolanıyor, belki de tek başına gezinen başka insanları avlıyordu. Ama o insan yemek`ten bahsetmişti. İbrahim sinir bozukluğu ile gülümsedi.

Yemek… depolamak… yaşam döngüsü… mücadele.. savaş… gelecek nesiller… neslin devamı… Bunların bir zorlama ile insanların yıkılan mantıkları üzerine zerk edilmesi ve hepsinin bambaşka, çok daha farklı canlılara dönüştürülmesi, insanları bu şekilde hayal etmek ve kendisini onlardan biri olarak görmek hem trajik bir şekilde komik hem de betimsizce dehşet vericiydi.

Uzaklarda tünelleri dolanan, tünelleri açan, üst üste, alt alta; kolları bacakları birbirine karışmış, insan organlarından mürekkep mekanik bir yaratık gibi dolaşan sürü hala iş başındaydı. Tıpırtı olarak hissettiği manevraların doldurduğu ruhu birden bire endişelendi. Belki de tek başına gezinen başka insanları avlıyorlar… Belki geldikleri tünelden geri dönecekler… belki de yoldalar… belki de…

Toparlandı. Benliği soğuk bir suyun altından çıkmış gibi dirilmişti. Korku, damarlarında oksijensiz bir mayhoşlukla dolanan kanı yakmaya başladı. Dikkat kesilip sarsıntıları daha iyi analiz etmeye koyuldu. Evet evet.. sarsıntılar hiç şüphe bırakmadan artıyordu. Durumuna dertlenecek vakti yoktu. Hemen etrafına bakındı; içinde uzandığı geniş mekan bir topun içi gibi yusyuvarlaktı. Karşıda dört tünel ağzı ve tepede, ışığın düştüğü bir kuyu vardı. Kuyular ve tüneller…

İçsel galeyanı ona bu sefer kesinlikle diktatörlükle sarsıp duruyordu. Kuyuya tırmanacaktı. Işığa ulaşıp açlığını giderecekti. Kasların ezeli yorgunluğu, dirayetin biteviye usancı göz ardı edilecekti. Yanan gözlerini kısıp kuyunun ağzına yanaştı ve yukarıya baktı. Tepede bir ışık çemberi onu bekliyordu. Hazırdı; parmaklar ve tırnaklar toprağa saplanmak gayesiyle kaskatı kesildiler…

En başta bu kadar yukarıya tırmanacağına ihtimal vermemişti. Ona doğru paldır küldür yaklaşan sürünün gürültülerini dikkatle dinlerken, bir yandan da ellerini hırsla toprak duvara saplayıp kendini yukarıya çekiyordu. Ayakları çivili birer çekiç gibi toprağı deşerek ellere eşlik edip, vücudun aşağıya doğru çekilmemesini sağlıyordu. Uğultulu bir gümbürtü, kuyunun altında binlerce filin geçişi gibi şiddetli bir velvele yarattığı vakit, adam belki de mesafenin yarısını tırmanmış durumdaydı. Bazen kuyuya açılan yuvarlak deliklerle karşılaştı. İçlerinden garip ve boğucu kokuların geldiği bu müphem oyukların nereye ulaştığını hiç merak etmedi. Kendi zavallı durumunun çürümüş hali geliyordu aklına.. Ölüp gittiği yer belki de böyle zifiri ve unutulmuş bir oyuk olacaktı.

Karanlık şimdi form değiştirmişti. Yukarıdaki aydınlık çizgisel bir bütünlük içerisinde kuyuyu yalıyor, adeta karanlığın nazarında ışığın görünüşünü tasvir ediyordu. Bu ışığa güvenmek karanlığa kanmak, ahmak bir av gibi düşmanın hazırladığı tuzağa inanmak demekti. Adam elini her toprağa kenetlediğinde kafasını kaldırıp tepsi şeklindeki aydınlığa bakıyor, her bakışında havsalası biraz daha puslanıyor, havsalasının sislere boğulduğu her an ise tanımsız bir sersemlemeye sebebiyet veriyordu. Bir keresinde, yorgunluk ve eblehlik bir bataklık gibi dirayetini havasız bıraktığında, nerede olduğunu ve neden bu kuyuya tırmandığını hatırlayamadı. Ufak çaplı yeni bir deprem beyninin duvarlarına yapışmış asalak sisleri dağıtmaya yetmişti. Belli belirsiz bir ıslıktan daha duyulur olmayan bir nida benliğinin boşluğunda vınladı: `Yapmış işte!`

Kuyunun tepesi hiç yaklaşmıyordu. Ne zaman kafasını kaldırıp ışık çemberine baksa hep aynı bıkkınlıkla nefes veriyordu. Oraya yaklaştığına dair ne bir belirti ne de ümit kırıntısı vardı. Kuyunun derinliği karşısında hayrete düştü.

Sağ el toprağa saplanır… sol el kenetlendiği yerden ayrılır… sol el yukarıya uzanır… sol el toprağa saplanır… sağ ayak vücudu yukarıya iter… sol el vücudu yukarıya çeker… sağ el kenetlendiği yerden ayrılır… sol ayak yukarıda bir yerlerde toprağa tutunur… Kim bilir kaçıncı kez aynı hareketleri aynı mekanik düsturla yapıyordu. O bunu saymıyordu. Aklı, kızgın güneşin altında kavrulmuş bir çöl gibi ufuksuz ve tepkisizdi. Kısa aralıklarla ne yaptığını unutur olmuştu. Şartlandırılmış bir kobay misali umursamaz ve korkaktı. Ta ki, yukarılardan, o ulaşılamaz kuyunun tepesinden bir haykırış duyana kadar.

Ses en başlarda sadece bir vızıltı kadar duyuluyordu, niteliğinin dehşete düşmüşlük olduğu ise o vızıltının tüyleri diken eden habisliğindeydi. İbrahim kafasının kaldırıp yukarıya baktığında, ışığın önünde küçük bir kara nokta gördü. O kara nokta saniyeler içinde büyüdü, beraberinde haykırış şiddetini giderek arttırdı. İbrahim`in üzerinden kızıl dilli ateşler çıkmaya başlamıştı sanki. Mutlak bir hezeyanın kocaman ve yağlı ellerine düşmüştü. Kurtulma güdüsü, hislerine aşırı adrenalinden bir karışım hazırlayıp yutturdu. Kalbinin odacık ve kapakçıkları üç misli fazla çalışıyordu. Toprak duvarın yüzeyine bir solucan gibi sıkı sıkıya yapışmış bir halde etrafına bakındı; ne yapmalıydı? Bu soru her saniye tekrarlanıp duruyordu kafasında, her saniye çıldırmış bir haykırış hunharca yaklaşıyordu ona, toprağa saplanmış parmakları titriyor, kasları insan üstü bir gerilimle sertleşiyordu. İçinde birikmiş dehşet duygusunu dışarı vurabilmenin tek yolu zillet bir çığlık koparmaktı. Gözlerini sımsıkı kapatıp derin bir nefes aldı. Üzerine yapışıp kalmış rutubet ve toprak altı kokuları genzini yaktı. Yarılmış parmak uçları ve kalkmış tırnakları daha bir ölümcül zonklar oldular. Mide saatlerdir üzerinden atamadığı boşluk sebebiyle yanmaya, guruldayıp kıvranmaya başladı. Sona yaklaşma duygusuydu bu. Vücut kendi iradesini ortaya koyuyor, ruh veya mantığı kendisinden soyutlayarak delişmen bir kurtulma oyununa koyuluyordu. Şimdi, kim bilir ne kadar yüksekten üzerine düşecek olan çığlık sahibi, kendisiyle beraber onu da kim bilir ne kadar aşağılara indirecekti. Kemiklerin un ufak oluşunu hayal etti yada düşerken karnını mıncıklayacak ağrıyı…

İbrahim`in çığlığıyla, ona doğru top yekun bir hüruçla saldıran haykırışın çarpıştığı o cesaret kırıcı ve kötücül anda üzerine bir titreme geldi. Ayakları boşaldı ve ellerinden asılı kaldı. Amansızca tutunduğu yerde debelendi ve çırpındı. Ayaklarını sabırsız bir şekilde toprağa vurup duruyor, ayaklarıyla yeniden toprağa tutunmaya çalışıyordu. Fakat ayağı toprak yerine, az evvel üzerinden tırmandığı bir deliğe rastladı. Zihni beklemeden yeni bir strateji belirledi ve vücudun her bölgesine emirler gönderildi. Adam birden bire ellerini bıraktı. Boşlukta bir iki saniye aşağıya doğru düştü ve o deliğin hizasına gelince ellerini boğulan bir adamın can simidini tutmaya çalıştığı gibi deliğin içine doğru uzattı. Tutunmuştu fakat bekleyecek vakit yoktu, haykırış artık her şeye hakimdi -ki bu hakimiyet adamın kafatası içindeki her bir siniri de kapsıyordu.

Kuyuda aşağıya doğru düşen insanın sesi deliğin yanından geçerken, İbrahim`in tenini ikinci bir deri gibi kaplamış ter tabakasını dalgalandırdı. Tek bir ağızdan çıktığına inanmak çok güçtü bu haykırışın; birbirini bastırmaya gayret eden on veya on beş ağzın aynı anda bağırışını tasavvur etti bilemeden. Hatta o daracık ve mukassi delikte ellerini kaldırıp kulaklarını kapatmaya ihtiyaç duydu. Her şey, tam bir delilikle açıklanabilirdi ancak. Makul sınırları içinde devinen dünya sanki hiç var olmamıştı. Zamanın büyük gongu ilk kez çınladığından beridir hep dehşet olagelmişti; cinnet daima evreni kucağında tutmuş, düzensizlik gücünü hayatlar üzerine dayatıp kangren, eğri büğrü, manasız ve kuralsız bir alemi ortaya çıkarmıştı. Adamın benliği dayanması zor bir baskıya maruz kalırcasına inledi, inlemesi kulaklarını doldurup ağzında çürük bir tat bıraktı. Kapalı gözleri önünde gri ve siyah şekiller uçuşmaya, helezonlar çizerek genişleyip büzülmeye başladı. Eti içinden gelen bir dalganmayla titreşip karıncalandı. Mantığın temeli, yumuşak bir zemine oturtulmuş gibi sallanmaya başladı. Aklının çöktüğünü hissedebiliyordu. Dayanma sınırını gerilerde, karanlığın gözlerinin içinde bırakmıştı.

Ve böyle büyük bir ivmeyle artan teslim oluşunun tetikleyicisi, şimdi kellesine birbiri ardına tokatlar atan haykırıştı. İçinde büzülüp kaldığı delikten aşağılara düşmeye başlayan haykırış… Sesi gitgide sönen, daha derinlere doğru düştükçe önemsizleşen haykırış… Aklına bir süreliğine hakim olmuş, duygularını ve davranışlarını amaçsızlık düsturuyla tırpanlamış haykırış… Burnundan dökülen kan yerdeki kaygan maddeyle bütünleşirken, halsizliğini bayılması için gerekçe sayan haykırış… Bir cellat gibi tepesinde bekleyen çileden çıkmışlığı beraberinde götürürken hiç gocunmayan haykırış…

Ellerinin altında vıcık vıcık ve kaygan bir şeyin dalgalandığını hissederek uyandı. Başı zonkluyordu ve çevresini saran tüm iğrenç kokulara ve havasızlığa rağmen karnı çok acıkmıştı; mide çeperleri kuruyup büzülmüştü sanki. Düşüp kaldığı yerde kafasını kaldırıp gerisinde kalan deliğe baktı. İncecik bir perdeyi andıran vasıfsız bir aydınlığı bir kasnak gibi çevrelemişti. Kanını düğümleyen bir sessizlik süzülüyordu o yandan. İkinci kere ışığa ihanet etmesi gerekecekti, takati kalmamıştı. İçinde olduğu tünelin yapışkan yüzeyinde ilerlemeliydi. Yeniden emekleme pozisyonuna gelir gelmez tünelin aşağıya doğru hafif bir meyille gittiğini anladı; yavaşça kaymaya başlamıştı. İvedi bir gayretle ellerini zemine ve tünelin yuvarlak duvarlarına bastırmaya çalıştı. Duramıyordu, her tarafı aynı iğrenç maddeyle kaplanmıştı. Dengesini kaybedip yere kapaklandı ve burnu bu jölemsi maddenin içine battı, ağzına gayri ihtiyarı çok acı ve keskin bir tat doldu. Yüzünü sanki eski bir ağdaya bulamıştı. Debelenerek bir yere varamayacağını anladığı an yeniden emekleme pozisyonu aldı ve bu yokuş tünelin sonlandığı yerde en az hasarla durmayı ümit etti. Artık hızı nebze nebze artarken kalbinin atışlarını kontrol edebilmeli ve birdenbire kontrolünden çıkan hatıralarını yeniden kaçtıkları yere sokabilmeliydi…

“Evet? Nasıl buldun?”
“Her zamanki gibi. Çarpık hayal gücünün karamsar betimlemeleriyle dolu.”
“Yani?”
“Yanii.. Böyle şeylere kafa yormaktan usanmıyor musun? Muhteşem bir anlatım yeteneğin var ve sen kabiliyetini böyle abuk şeyler içi harcıyorsun.”
“İyi ama bunları da anlatan birileri olmalı.”
“Neleri anlatan? Bunları senden başka bilen yok ki. Bunlar senin kafanın içinde türettiklerin.”
“Gerçek`le dalga geçmem seni rahatsız ediyor değil mi?”
“Önemli olan benim rahatsız olmam değil.”
“Ne peki?”
“Kendini hayal dünyana giderek daha fazla hapsediyorsun. O enfes yazı tarzını sadece değersiz ve dikkat çekmeyecek zırvaları yaratmak için harcıyorsun.”
“Zırvalar?”
“Özür dilerim. O manada söylemedim. Sen ne demek istediğimi anladın.”
“Hayır anlamadım. Kafanın içine sokuşturulmuş kaideleri bir kenara bırakamadığından başka hiç bir şey anlamadım maalesef.”
“Öyle olsun. Maharetini istediğin gibi harcayabilirsin. Bu karanlık han odasında yaşamdan kaçabilirsin. Hayatını istediğin gibi mahvedebilirsin.”
“Hayatım mı? Ah, ne kadar boş konuştuğunu bir görebilsen. Hayatımmış.. Senin inanmak istediklerin bana uymuyor dostum. Bu hayat ne yazık ki benim değil.”
“Kimin öyleyse?”
“Senin ve herkesin hayatını elinde tutanın.”
“Tanrı mı? Tanrı`dan mı bahsediyorsun şimdi de? Bunların hepsinin suçunu ona mı atıyorsun?”
“Hayır, düşündüğün manada kimseyi ve hiçbir şeyi suçlamıyorum. Kaderden bahsediyorum. Kader dediğimiz işin aslında çok komik bir düzenek olduğunu söylüyorum. Hayatım benim değil, hayatın senin değil. Hepimizin hayatı uzun bir ip gibi. Bir ucu boşlukta, diğer uçlar bir düğüm atılarak bağlanmış.”
“Bu da ne demek?”
“Okuduğun hikaye örneğin. Ne anladın ondan?”
“Hiçbir şey! Sadece toprağın içinde deli danalar gibi koşuşturan ve kraliçeye hizmet eden yaratıklardan bahsediyordu. Bir kurgusu bile yok.”
“O yaratıkların ne olduğunu tahmin edebiliyor musun?”
“Elbette. Karıncalar gibi koşuşturup duran insanlar onlar. Bunu anlamak o kadar zor değil. Sen insanlardan oluşmuş bir karınca çiftliği yaratmışsın.”
“Ha ha.. Bravo! İşte ip bu noktada kopuyor.”
“Yani?”
“Evet yani sen bunların olmadığına, kafamda tasarladığıma inanıyorsun.”
“Başka türlüsü mümkün mü? Allah aşkına makul ol biraz! Bunu kafanın içi dışında nerede tasarlayabilirsin?.. Bu.. bu.. Allah`ın belası kraliçe gibi binlerce çocuk doğuran bir insan olabilir mi?”
“Bu dünyanın silinmek üzere olan sınırları üzerinde gezinen bir ahmaktan fazlası değilsin sen. Biz her zaman böyle miydik? Medeniyetin binlerce yıl süren evriminden önceye ve oranın kadim anılarından de geriye gittiğinde ne bulursun biliyor musun? Toz ve toprak içinde çırpınan ve sonunu bekleyen günahkarlar seni bekler. Suçları sadece kanmaktır. Şeytanın akıllarını çeldiği binlerce çift Adem ve Havva… bünyelerindeki eksikler yaratıma şekil vermiştir. Ta ki mükemmel Adem ve Havva yaratılana kadar.”
“Söylediklerinde bir mantık hatası var. Adem ve Havva şeytana uydukları için dünyaya gönderildiler. Yani en son çift diye bir şey olamaz.”
“Anlatılan bu. Senin minik beynine her şeyi sunacak değiller.
“Ve onlar Yüce bir güç tarafından yazılmamış kaderlerine terk edildiler. Başka bir alemde, başka, yoz ve bakımsız bir dünyada yaşama mahkum oldular.”
“Hadi diyelim ki bütün söylediklerine inandım. Şöyle bir soru oluşuyor o zaman kafamda.”
“Sor bakalım.”
“Sen bunları nereden bilebilirsin ki?”
“Fazla meraklıyım ve senin sandığının aksine bu karanlık han odasında yaşıyor değilim. Anlam veremediğin ama kesinlikle bildiğine emin olduğun bir şey varsa, zaman bir biçimde seni haklı çıkarıyor.”
“Ve?”
“Bir kitap. Her şeyin sırrı bir kitap. İlksel insanların dünyadaki geçmişlerine dair, birinci el tarafından yazılmış bir kitap.”
“Onların başka bir yerde yaşadığını söylemiştin.”
“Hala da öyle zaten. Lakin gizemli şekillerde girişilen yolculuklar tarih boyunca hep yapılmış.”
“Kitapta bunlar mı anlatılıyordu?”
“Kesinlikle.”
“Ve sende oraya gittin.”
“Kaçırılacak gibi bir fırsat değildi.”
“Hikayen orada gördüklerin üzerine öyle mi? Yani bir kerede bin çocuk doğuran kraliçe, toplayıcı avcı insanlar, tüneller, yeraltı, fersiz güneş ve savaşlar!”
“Zamanla kolonileşmek o kadar da saçma bir şey değil. Savaşıyorlardı… yemek için, nesillerinin devamı olan çocukların korunması için ve bölgeleri için. Bu, onları orada yok olmaya terk eden semavi makamlar için beklenmedik bir durumdu. Yok olmaya terk edilen günahkarlar hayatta kaldılar. Ve ipler burada kördüğüm oluyor işte!”
“Hangi ipler?”
“Hayatımızın ve kaderlerimizin ipleri. Biz geliştikçe onlar ilkelleşiyor. Yada onlar ilkelleştikçe bir gelişiyoruz. Yok olmadıkları için, bizim için tasarlanmış hayatlara ortak oldular.”
“Ha ha ha! İşte bu son lafından daha fazla zırvalayamazdın. Ben de oturmuş ciddi ciddi dinliyorum seni.!”
“Peki ala dostum. Görmek inanmaktır.”
“Ne.. ne .. ne demek isti…”

Şimdi giderek artan hızı yüzünden ağzına ve göz kapaklarının altına kirli ve iğrenç kokulu hava doluyorken son bir kez başına geleni hayretle itiraf etti : `Yapmış işte! Beni çılgınlığın tam ortasına göndermiş!`

Tünel dikleştikçe elleri karıncalanmaya başladı; el ayaları altında akıp gidiyor izlenimi veren sümüksü kaygan madde istenmeyen bir gıdıklanma hissi uyandırıyordu. Düşüşün bitmeye yakın olduğunu hissediyordu. Çünkü delişmen bir ivmeyle artan hız yüzünden karnına tonlarca ağırlık basıyor gibiydi. Aşağıya özlemle inen oyuk sağa sola kıvrılıyor, birdenbire dik bir açıyla aşağıya bükülüp sonra yeniden yukarıya kıvrılıyordu. İbrahim oyuğun içinde, onun kıvrımları arasında dört bir yana savrulup her yanını bereliyor, kanatıyor ve elinde olmadan çığlıklar atıyordu. Tünel, zavallı adamın kalbini şişlerle delik deşer eder gibi ansızın bitiverdi. İbrahim bir müddet havada irtifa kaybetmeden uçtuğunu fark edemedi. O esnada aklı etrafında gördüklerine hayretle sabitlenmişti. Kocaman, koskocaman yuvarlak bir mekana dalmıştı. Duvarları ve tavanı köşesiz bir biçimde birleşiyor, bir kürenin iç çeperlerini andıran simetrisiyle algıyı hayran bırakıyordu. Kapkaranlık çeperlerde belki binlerce benek benek ışık yanıyordu; beyaz ve soğuk ışıklar. Mekanın içi sokak lambalarının altında üşüyen ıslak ve büyük bir otopark gibi sevimsiz ve sıkıcıydı. Ama İbrahim yöneldiği ışığın buradaki taklide benzer ışıklar olmadığını biliyordu. Nerede olduğunu da biliyordu; aynı anda havada süzüldüğünü ve metrelerce aşağısında cıvık bir kaynaşmanın hiç sonu yokmuşçasına devam ettiğini de gördü. Zeminde, tam ortada devasa bir kütle duruyordu. Tepeden bakıldığında iç içe geçmiş simitler gibiydi, İbrahim en küçük ve en tepedeki simidin içinden fırlamış kalın ve etli kolları apaçık gördüğünde çıldıracak gibi oldu. Ölçeği abartılı eller, ağır ağır ve itinayla en dıştaki simidin üzerinde geziniyor, görkemli bir ağırlıkla havaya kalkıp havada daireler çiziyordu. Kat kat yağ kaplamış gövde dalgalanıyordu. Bu metruk ve aşırı irileşmiş kütle kraliçe miydi?

Beden, son hayret nöbetinden dolayı sersemlemiş beynin uyarı merkezlerine bir türlü ulaşamaz. Tüm geçişler gerçek dışılığın gardiyanlarınca tutulmuştur. Felakete yaklaşan benlik değildir sanki. Halbuki hızla yere doğru inişe geçilmiş uçuşun sonlanışı, eğer illa ki baygın bir havsalanın eline bırakılırsa, içler acısı bir son beklemektedir faniyi. Adam havada daireler çizmeye başlar. Zemin giderek yaklaşmaktadır. Şeytani bir biçim gözün talihsiz çerçevesinden içeriye sızar. Garabet bir çamur tepesi… sinir bozucu bir devasalık… korkutucu bir salınım… sinir nöbetlerine sebep ebleh ve yayvan bir surat… üst üste, alt alta, parlayan ve mızıldayan asimetrik insansılar… hayalgücünü parçalayan tiksindirici, boğuk ve ıslak bir ses… gözün çerçevesine saldıran en betimsiz görüntü… kraliçenin arkası… damlayan sıvılar ve ardı ardına düşen ceninler…

Düşüş yumuşak olmuştur… bir su yatağının üstünü andıran yavaşlatıcı bir zeminin kucağına düşülmüştür. Neler olduğunu kavrayamadan üşüşen ellerin yoklayıcı ve meraklı dokunuşları… Karlı zirveler kadar ürpertici bir korku… Ellerin giderek ısrarlı ve sahiplenici yoklayışları… Kurtulamamanın isyanıdır azap eden ruha… Eller çekiştirir dört bir yana… Şirretler korosunun uğultularını bastıran tek ve bariton bir böğürtü duyulur… Ellerin titrediği hissedilir kireç beyazı kesmiş tende… Saniyesinde ellerin üzerine bir yere yönlenir beden… Ona gitmektedir… Çırpınmak bir işe yaramaz… Eller bedeni hızla menzile yetiştirmek ister adeta… Böğürtü kafatasının boşluklarından çıkmak bilmez adeta, zorla zaptetmiştir köşe bucağı… yığılmış yağ kütlelerini içinde tutan gergin derinin dibine gelinmiştir şimdi… Buz gibi bir ışık bakar kraliçe denen yaratığın kapkara ve terli bedeni arkasından. Böğürtü susmuş, mızıltılar bitmiştir… Tek bir gürültü rahatsız eder kulakları, kemer kemer yığılmış göbeklerin üzerinden bir ova gibi dümdüz ve şişkin bir kadın suratı yaklaşırken; ardı ardına doğan ceninlerin düşme sesi!

Beyaz El

Posted by PearL | Korku Hikayeleri | Cuma 2 Mayıs 2008 04:33

Gecenin kuru eli üzerimde bekliyordu. Öyle bir hikaye dinlemiştim ki, gülüp geçtiğim her şeyi yeniden ele alıyordum kafamın içinde.

Bu, keyifli dost sohbetleri arasında anlatılan acayip hikayelere benzer yanıyla hafif gülümseten ama içinde ve üzerinde bulunduğum melun bina yüzünden, gülümsemeyi çılgınlıkla boğan ellerin bezdiren mırıldanmalarını kafamın içine sokuşturan, benzerini daha önce hissetmediğim bir iç sıkıntısını besleyen bir hikayeydi.

Keşke anneannemlerin köydeki bu evine gelmemiş olsaydım diye başlıyorum söze; keşke onları şehirden kaçıp kafa dinlemek için yanıp tutuştuğuma dair o denli ikna edici sözlerle kandırmasaydım. Onların yıllar evvel göçtüğü ve terk ettiği bu evi asla bilmeseydim. Ah, keşke bina bu kadar bakımlı olmasaydı da bunca yıldan sonra, ben de talihsiz ruhuma ‘hadi geri dönelim’ diyebilseydim.

Lakin araba gürültüleri yoktu, insan kalabalıkları kendi gri sokaklarında kalmıştı ve akşam vakti ulaştığım o kasvetli bahçe, hiçbir soruya mahal vermeden korkunç bir huzur yayıyordu rüzgarın titrek omzunda. Kendimi dinlemek için yaratılmış muazzam tenhalıkta kuru otları ve bahçe duvarlarını sarmış sarmaşıklarıyla, içimdeki sıkıntıdan daha verimli gibiydi. İlk gecem, sessizlikle keskinleştirilmiş ferahlık duygusuna teslim oldu.

Rüyam, tüm yaşamım boyunca asla o kadar aydınlık, berrak ve gerçek olmamıştı. Ama sabahın ılık ışıkları görünmeseydi de, kendimi uyandırmayı hiç düşünmeseydim diyorum şimdi. Çünkü ev odalar içinde, fareyi kendine çeken peynir misali, merakı çaresiz bırakan gizemlerini sermişti önüme aydınlık vakti. Ben bir insandım ve korkuyu bile merak ederdim.

Her odada gıcırdatmadığım ahşap döşeme parçası kalmayana dek, vaktin nasıl haince geçtiğini hissetmeden dolaştım. Odalar eskinin küfüyle kokmuyordu, pencerelerde yıllanmışlık tozları birikmemişti. Ne örümcek vardı, ne de boydan boya uzattığı ağları. Eski Rum Evlerinin mutenalığı ile müstesna hayatların izlerini taşıyordu. Menteşeler bile gıcırdamazken, nasıl eski bir ev olabilir ki bu dememe ramak kalmıştı doğrusu. Öyle ki, sanki anneannemler komşu ziyaretine gitmişlerdi de, akşamdan evvel geleceklerdi; ev temizdi.

Anneannemler şehre göçeli kırk yıl, evin ise nereden bakılırsa bakılsın yüzyıllık olduğu bana defalarca anlatılmasa, şu anda herkesten habersiz birilerinin burada yaşamını idame ettirdiğine yemin edebilirdim… Bir virane beklerken, bir ev bulmuştum.
Bu şaşkınlıkla dolaştım. Toprak üstündeki üç katıda gezdim ve şaşkınlığım daha da pervasızlaştı.

Peynire yaklaşıyor gibiydim, çünkü aşağıya inen merdivenler aklımı çeldi. Hiçbir korku filminde tasvip etmediğim bu eylemi ben de gerçekleştirdim. Ve bunu yaptığımı bile bile, tetikte olan benliğimle aşağıya yöneldim.

Toprağın üstünde açılmış ve mazgallarla kapatılmış boşluklardan tozlu bir ışık düşüyordu içeriye; geniş bir boşluğa ve ona açılan ahşap kapılara. Ayağımın altında çıtırdayan ve kırılan kurumuş yapraklar vardı, ve telaşla duvarda sürünerek yukarıya tırmanan minicik yeşil sürüngenin ıslak derisi gözüme ilişince, tam da bu ortama uygun bir inlemeyle dirildim.

Buna rağmen neden merdivenlerden en aşağıya, bodrum katın altındaki meçhul boşluğa, toprağın daha da içine girdiğimin hiçbir mantıklı açıklaması yok. Çekilmek gibi çılgınca bir fikre kapılmıştım. Korkuyu besleyen ve bunu göstere göstere bana hakim olan bir çekilme, bir arzu vardı.

Ve o arzu bana karanlığı sundu. Merdivenin son basamağını indim ve yön duygumu sadece ayaklarımla bastığım tabandan anlayabiliyorken, engin tarlalarında hasat vaktini bekleyen ürpertilerin arasındaydım.

‘Çık yukarı!’ diyen mantığım karanlıkta kaybolmuştu; ‘ bana gel’ fısıltısıyla gönlümü çelen melun ise, karanlığın yüzü gibi, karanlığın içinden türemiş bir pırıltı gibi beni bekliyordu… O dehşet mahzeninde adımlarım kararsızlık içinde birbirini takip etti.

Ellerim, zifiri karanlık içinde tutunacak bir şeyler aradı. Aklım ise karanlıktan nasıl da korkmadığından dem vurarak övgüler diziyordu kendine, ve sanki sırtını sıvazlayan bir el vardı, gölgeli bir perdenin ardına gizlenen…
Ç
ığlığım beni terk etmeden evvel, karanlıkta cismini göremediğim soğuk ve pütürlü bir taşın yüzeyine parmaklarımın ucuyla dokunmuştum. Bir titreme sardı beni, hezeyanlar arasında boşluğa düştüm. O boşlukta pek çok şey gördüm, taştan bana fütursuzca akan onlarca imge doldu kafama ve çığlığım bitene kadar terk etmedi beni.
Vahşet ve kan bürümüş bakışlar bana baktı kızıl gözleriyle karanlıkta. Kovalamalar; bir gece ve bir gündüz gördüm. Köşeye sıkıştım ondan sonra, katillerim çevremi sardı ve biri kılıcını savurdu…

Bir yemin ettim son nefesimde ve öldüm…
Ağlayarak kaçtım. Kalbim göğsümde hırpalıyordu beni. Karanlığın bir köşesinde bekleyen merdivene koştum. Yere düştüm ve duvarlara çarptım. Ellerime yapraklar takıldı ve ıslak sürüngenlere dokundum iğrenerek. Çılgınlığım hortlamıştı. Merdivenleri dört ayak üzerinde çıktım. Bodrum kata nefes nefese ulaştım, beynimdeki damarlar dengesiz bir sıcaklıkla basılmış kanımla yanıyordu adeta. Mazgaldan sızan ay ışığını gördüm, ve tam o anda, olmaz olası hikayeyi anımsadım. Karnıma bir ağrı saplandı ve bakışlarım donuk ay ışığına bakarken titreşti.

Toprağın üstüne çıktım; Giriş katına. Eve gitmeliydim, bin bir hile ile yaşayan doymak bilmez kente dönmeliydim. Fakat sabah olmadan imkansız olduğunu bilmek, çaresizlik ve lanetlenmişlik içinde beni eline aldı. Ağlamam sızlanışlara döndü ve odama döndüm.

Gece yarısını geçmiş zamanın dinginleştirdiği aklım gülüyor şimdi bana. Saflıktı kandığım, hayal gücü kontrolü ele alıp damarlarıma heyecan tozu serpmişti. İmgeler ise, bana anlatılanlardan öte bir şey değillerdi. Kara gölgeler zihnime sızmış, anlatılanları görmüş, tatminle sırıtıp betimi benzimi attırmıştı.
Şimdi sıcak yorganın altında, temkinli ruhumu küstahça önemsemeden ışıkları bile kapatmışken, uykuyu bekliyorum. Torbasında düşleri taşıyan cinleri hayal ediyorum.

Bu odayı unutur gibiyim; kayganlaşan zihnimin söyledikleri muğlaklaşıyor. Uyuşuyor bilincim… bir kapı: ardında rüya bahçeleri bekler. Güneş kapıyı çalıp mahvedene dek sürer bu özgürlük.

Aslında hala imgeleri düşünmüyor değilim… kırpışıyor kanatları aklımın kıvrımlarında; ama uyku da var şimdi… bekle, geliyorum.
Gözlerimi dehşetle karanlığa açtım, çünkü bir ses duydum. Sinir bozucu ürpertiler vücudumda yükseldi ve alçaldı. Ses aşağıdan geldi. Ses, sessizce geldi. Süründü ve bir şeyleri tıkırdattı. Bekledi ve dinledi. Beni mi dinliyordu? Biliyor muydu beni; onu dinleyen beni?

Bir tehdit kanımda; yayılıyor ayaklarıma ve kollarımdan parmaklarıma… Uyu diyorum aklıma, geçti.

Olmuyordu işte! Bir nefeste kat ettim odayı bir uçtan bir uca. Lamba apaydınlık bir ışık saçtı; elim düğmede kaldı, yadırgadım ışıklılığı.
Uykumla korkum ters düştü: ışık altında uyunmaz, rüyalar ışıktan doğmaz. Savsataydı şüphesiz uykumun söyledikleri, o kendini düşünür, beni değil. ‘Ses mes yok işte, nefesinden gayri.’
Nefret ediyorum muammadan. Geçmek bilmez kara dakikalar içinde yalnız kalmış ben, ansızın çıkmış ve şimdi beni aldığım her nefeste işkence çekmeye zorlayan kabussu tıkırtıyı tedirginlik içinde yeniden duymayı beklerken, pür dikkat kulaklarım, yerin yedi kat aşağısını dinler gibi yanıyor ve zonkluyordu.

Yine de boyun eğdim uykuya. Sıcak yatak ve soğuk gece durdular karşımda. Korku bir iblis, canıma susamış: uysan bir dert, uymasan ayrı bir dert.

O tıkırtı çıkmıyor kafamdan, hele o söylenti. İnanılır mı böyle şeylere bu zamanda? Önemsemem öyle lakırdıları ben; geldiği gibi gider.
Lambayı yeniden kapatırken silkeledim titrek ruhumu cesurca sözlerle. Oda böylece bana uydu ve koyulaşan gölgelere çarpmadan yatağa doğruldum yeniden.

Peki neden bir mum yaktım yatağımın ucunda? Güzel, loş ışıklar yüzüyorlar odanın içinde. Ne aydınlık ne karanlık şimdi… ama bu karanlıklar değil mi her şeyi aynı kılan? Korkulur mu ışıksızlıkta bir tıkırtıdan ya da bir insandan? Ne farkları var, maddesizlik ‘duyulara aldırmam ben’ diye kıkırdarken?

Kat kat karanlık, alev yükünce kasvet. Özlem değil mi ki karanlığı şeytani kılan?
O halde üzülme aklım: ışıkla boşluk kol kola. Çek yorganı kafana, düşler bahçesine dal.

Tıkırtılar gecenin muzipliği, sinsilik ve yaklaşma hayal gücümün kisvesi.
Sus diyorum sana! Sabah olacak mutlaka. Ah aklım, habis denizlerde yelken açan ve damarlarıma dehşeti salan sensin. Her şeyi birbirine bağladın: sesler ve ayak sürümeler.

Hayır! Tıkırtılar ve kapıda esen rüzgar sadece onlar.

Yenilmem ben sana. Düsturum budur benim. Koyu gölgelerle giydirsen de beni, çığlık atmam karşında.

En kötüsü beklemek. Belirsiz, garip akımlarla yıkanan benliğim ya uykuyu ister, ya da aklıma uyar da, delicesine ürpermek için benden izin bekler. Her nefesimi saydım ve en çok nefeslerimi duydum yattığımdan beri. Dışarıda tedbirli sıkıntısıyla gece var, içeride kasvete kapı açan mum ışıkları titreşir. Zaman yavaşladı adeta; kum taneleri teker teker kafama düşüyor ve vuruyor acımadan.

Nefret ettim beklemekten. Son bir kontrol uykudan evvel. Tek ses nefesim. Temkinle çıkıyor ciğerlerimden; oda emin değil yaptığından. Uyuştu aklım gizem dehlizlerinde. Fakat gerçek şu ki, tam uyku dumanları bilincimi boğuyorken, uzandığım yerde zıplamayı beklemiyordum, ve inleyerek sesi bir daha duymayı bekledim, duymayı hiç istemeyerek.

Bir adım…

Bir adım daha.

Koridorda çınlayan topuklar. Bir adım daha…
Merdivenin yarısında artık. Beynim yerinden oynayacak. Dur kalbim; sensin beni çıldırtan, gecenin zehrini içime salan.. Ah! Bir adım daha gölgelerin arkasında.

Şimdi kapımda…

İnandığım her şey kırılıyor, zifiri seslerin garazında. Heyecan ve kahır şimdi ruhumda dirilen. Dirayetim yanıyor, korkunç düşüncelerin isli salonlarında…

Tanrım! Kapı açıldı; sessizce, bin yıllık bir sabırla sanki: acelesizce. İçeri dalan rüzgar tez elden dikti tüylerimi.

Fısıltılar ve ayak sesleri… kulağımdaki basınç ne korkunç, titreşimler beynimde yankılanıyor. Dünya uzaklarda adeta, beni terk etti; bir kuyunun dibinde, soluk ve baygın bir hayat sunuyor şimdi bana: kısa, zor ve umutsuz.

Odamda şimdi… biliyorum. Görmem gerekmiyor, görmeye cesaretim yetmiyor. Ben yorganın altında kesik kesik soluyorum, o ise karşımda yankılarla ciğerlerini genişletiyor. Fısıltılar çılgınlaştı. Ümitsizlik yoğunlaşıyor; her zerresiyle beni karanlığa gömüyor…

Yorganı çekiyor üstümden! Yardım et Tanrım!

Çığlığım duyuluyor, başımın üstündeki yorgan saçlarımın üstünden sıyrılırken. Görmek istemeyen gözlerim çıplak kaldılar artık. Sarsılıyorum… sarsılıyorum. Göz yaşlarım inat ediyorlar, süzülüyorlar durmadan. Göz kapaklarım seğiriyor ağrıyla. Kalbim artık dermansız.

Bakmıyorum hala karşımda durana.
Son ana dek düşmeyen bir kale mantığım. Beynimin içinde haykırıyor, derimin altında yankılanıyor:

Bir mezar…
Mezar üstünde bir ev…
Evin içinde bir oda…
Odanın içinde kızgın ve öfkeli bir ölü…

Hurafe bunlar diyor bana hala.

Salak mantığım benim! Duymadın mı çığlığı mı? Tatmadın mı dehşetimi? Hissetmiyor musun kasılan karnımı acılar içinde?
Bak öyleyse! Kimin bu beyaz el, kalbime uzanan?

Evde Tek Kalan Çocuğun Ölümü

Posted by PearL | Korku Hikayeleri | Cuma 2 Mayıs 2008 04:32

şehirden uzakta,mezarlığın karşısında iki katlı bir ev vardı.evde burungil ailesi yaşıyordu.küçük on iki yaşlarında bir de çocukları vardı.birgün çocuğun annesi ve babsının her zamanki gibi bir işleri çıktı.anne ve baba fransa`ya gidecekti.çocukları ahmet`idedsinin yanına bırakacaklardı.ama ahmet annesiyle babasının durmadan iş için onu dedesine bıraktıkları için kızıyordu.o yüzden annesi ve babasını terleyerek şöyle dedi:
-ben büyüdüm artık evde tek kalabilirim
annesi ve babası ısrar etti.ama malesef vaz geçmedi.annesi ve babası fransa ya gittiler.ikindi vakitlerinde çocuk eve geldi.mezarlık o kadar korkunçtu.çocuk akşam olunca televizyonun karşısına geçti.saatler saatleri kovaladı.saat gece yarısını geçti.çocuk tek uyuyamadı.gece televizyonda izledikleri korkunç flimler onun hayal gücüyle oynadı.gece yarısı elektrikler gidince çocuk çok korktu.çocuk ogece yağmurun başlamasıyla gök gürültüleriyle çok korktu.pencereler açıldı ve çakmaya başladı.çocuk çok korktu.mezarlıktan yükselen dumanlar pencereden gözüküyordu.çocuk gözünün önünde mezarlığa doğru bir canavar yüzlü vampir ebenzeyen birşey belirdi.mezar tabutları çocuğu çok korkuttu.çocuk geri geri geri geldi.sonunda o yüzüne gözüken hayali şeyler çocuğun pencereden düşmesine sebep oldu.çocuk öldü.çocuk bir hafta sonra anne ve babasının gelmesiyle fark edildi.çocuğun ölüsü kokmuştu.çocuk her gece o evin kenerlarında değişik seslerde sesler çıkarıyor.annesi ve babası oradan taşındı.onun yerine başka bir aile geldi.ama o ölen çocuğun yaşındaki yeni gelen çocuğu ölen çocuk vampir gibi öldürdü.sakına korkmadım demeyin.bunu yazarken ben bile ürktüm .

Aileden

Posted by PearL | Korku Hikayeleri | Cuma 2 Mayıs 2008 04:32

1- BİLİNMEYEN BEKLEYİŞ

Önüm açık…
Artık bunu kesinkes biliyorum. Başımdaki muazzam ağrının uğursuzluğu da, göze aldığım çılgın fedakârlığın –ya da zorunluluğun getirisi olan bir işin nişanı benim için. Böylelikle yolumun üzerindeki son engeli de bertaraf etmiş oldum.
Masanın üzerinde, canlı bir bedenden özensizce koparılmış et parçaları gibi bekleyen, vahşi bir kırmızıya boyanmış ve sayıları gittikçe artan kanlı pamuk öbekleri birikmiş. Onlara baktıkça, başımdaki ağrıya odaklanıyor ve artık gözümü kararttığımı, şu ana hazır olduğumu kendime hatırlatıyorum.
Şafağın sökmesi yakın… Ve ben bir daha gün ışığını özlemeyeceğim!
Ah, nereden başlamalıyım? Bir fani olarak temiz ve kayıtsız geçirdiğim yirmi senenin ne önemi var ki? Tüm o hasretle andığım günlerin sayfalara dökülmesine ne gerek var? Ben bu talihsiz sayfaları öyle şeylerle doldurmalıyım ki, felaketimin dorukları ne ulaşılmaz ve korkunçmuş bilin! Böylece konudan sapmanın da manasızlığını bertaraf etmiş olurum. Neyse, geri sayıma başlıyorum. Yeterli pamuğum ve morfinim var; beni idare edecek kadar.

İstanbul’da bir yabancıydım. Bu büyük canlı denizinin içine düştüğüm bir buçuk senenin öncesinde Ankaralı olmam sadece ufak ve önemsiz bir detay. Lise mezuniyeti, üniversite sınavı, tercihler, tıp fakültesi ve buradaydım işte!
Laleli ile Aksaray arasında bir yerlere denk gelen bölgede, daha çok turistlere hitap eden bir pansiyonda minik bir oda tutarak İstanbulluluğa ilk adımımı atmış bulundum.
İstanbul…

Hey gidi İstanbul Hey! Bu debdebeli ve arzu duyulan kent ile alakalı izlenimlerim hayranlık ile hayret arasında büyük bir alana öyle bir yayılıyor ki… Bu şehir büyüsünü karmaşasından, kalabalıklarından ya da bir dünya hazinesi gibi yerleştiği harikulade boğazın iki yanındaki duruşundan almıyor bence. Onun sihri damarlarında. Teninin altında, yaşaması için var olması mutlak damarların ve gerçeküstü nefesler kadar müphem, sarsıcı ve alışılmadık efsanelerin dimdik temelleri üzerinde dikiliyor asırlardır. Bunu benim kadar iyi bilecek birileri var mı bilemiyorum. Zaten arayacak vaktim de yok! Aramak gibi bir niyetim de…

Odam oldukça mütevazıydi. Eski bir konaktan bozma turist pansiyonun en üstünde, çatı katına benzeyen ve o katı sadece benim kılan bir odaydı. Handiyse odamda top atsam kimseler duymazdı. Zira alt kattaki iki oda boştu ve o zamanlar bilmediğim bir sebepten ötürü kimseye kiralanmıyordu. Dört metreye dört metre büyüklüğündeki kutucuğumun sokağa bakan tek penceresi duvarın tam ortasındaydı. Mobilya namına sayılacak üç dört şey takılıyordu insanın gözüne: tek kişilik bir yatak, üzerine sarı bir muşamba atılmış demir ayaklı bir masa, gıcırdamaya hazır ve arkaya hafifçe yatmış iki sandalye ve para kasası gibi mat ve ağır görünen bir şifoniyer. Perdeleri açılmış pencereden içeriye şefkatle parıldayan gün ışığı girerdi. Eskiye –ya da kullanılmışa çalan bu hali dahi, odanın samimiyetine gölge düşüremiyordu. Ayağımın altında esneyen ahşap döşeme ve tavanda hafif kirlenmiş örtüsüyle lambriler, yeni oda arkadaşlarımdı. Böylesi bir sıcak karşılama tüm endişeleri kuma gömüyordu.
Pansiyon okul sezonunda neredeyse boştu. Bazı haftalar, üç beş Japon turist gelir ve bir hafta kalıp giderlerdi. Fakat onlarla iletişim kurabilme imkânını hiç bulamadım. Çoğunlukla İstanbul’un seraba benzer sokaklarında ya da tepelerinden birinde dolaşır, bilemediğim bir şeyleri arar gibi, anormal bir açlıkla yolları arşınlardım. Ben bunu sürekli İstanbul aşkıma bağlıyor olsam da, bilinmeyen bir bekleyişi sonlandırdığımı bilemezdim. Odama dönüp dinlenmeye çekildiğimde bile aklımda hep kemirilmiş bir soru dolanırdı. Neden bu kadar güzel? Bu şehir neden bu kadar karşı konulmaz?
İlk bir yılın sonunda, sorunsuz ve oldukça rahat bir hazırlık sınıfı evresi geçirdiğimi itiraf edebilirim. Şehri daha iyi tanıdım ve her gün biraz daha onun sarhoş eden seraplarına kendimi bıraktım. Surların içinde gezindim, Boğaz’ın kıyısında uzun yürüyüşler yaptım; Karşı kıyının o kendine has ama İstanbul resminin en müstesna tondaki renklerine bezenmiş sokaklarını tanıdım; Çamlıca’dan İstanbul’u bir hâkim misali seyredip, Anadolu Kavağı’nda, batan günden en uzak noktada hayallere gömüldüm. Ortaköy’den Sarayburnu’nun kusursuz çizgisine ve denize doğru kibarca inişine hayran oldum. Sarayın benekleri andıran sayısız çatısında uçuşan bulutları ve gün ışığının kıvılcımlarını gördüm. İlk bir yılım, hiç garipsemeden İstanbul’a âşık olmakla geçti de diyebilirim.

Kendime, rahat edebileceğim bir arkadaş grubu oluşturmuş ve onları da kendi İstanbul sevdama ortak etmiştim. Çoklukla Hisar’da kahvaltı ediyor, Beyazıt’ta nargile fokurdatıp, Tophane’de tavla oynuyorduk. Beşiktaş’ta çaylarımızı içerken simitlerimiz kemiriyor, akşamı İstiklal Caddesi’nde noktalıyorduk. Bir sene, onları kendime sıkı bir arkadaş olarak ilan etmeye hazırlanmakla da geçti aynı zamanda.
Tıp fakültesi tam bir bozgundu. Nasıl tanımlayabileceğimi bilemiyorum ama hazırlık sınıfının ardından ve o rahatlığın ertesinde neye uğradığımı şaşırmıştım. Koca kitaplara gömülmek için vakit kaybetmemek gerekiyordu. İstanbul’un içinde ama ona uzak kalışım başlamıştı. Hatta bazen, okuldan dönerken gök kubbeden saçılan gümüşsü yağmurun griliğine boyanmış sokaklarıyla İstanbul, dayanılmayacak derecede sıkıntı verici ve soğuk görünüyordu gözüme. Beni kendine âşık eden, bu şehir miydi?
Dönemin sonunu ettiğime inanamamıştım. Bütün derslerimden geçmiş, uzun ve acı dolu ders çalışma saatleri ardından, veremediğim vizem ve finalim kalmamıştı. Son sınava girip çıktıktan sonra annemleri aramış, sınavların sonuçlarını öğrendikten sonra Ankara’ya döneceğimi bildirmiştim. Tabii ki bu bir hafta, üzerimde birikmiş bütün sıkıntıyı atmak için bulunmaz bir fırsattı. Benim kafadarlarla plansız bir eğlenceye kendimizi kaptırdık. Bu bir hafta boyunca Haldun’un Aksaray’daki öğrenci evinde kaldık.

Çok iyi hatırlıyorum –yani tarihi; Ankara’ya dönmeden önceki geceydi. Bizimkilerle geç saatlere kadar kafayı çektikten sonra, bir dolmuşa atlayıp Aksaray’a geldim. Haldun bizden daha erken masadan kalkıp eve gitmişti. Birkan karşıya, Kadıköy’e annesine gitmiş, Can’da o gün Ankara’ya dönmüştü.
Murat’la beraber, inmemiz gereken yerden birkaç yüz metre kadar önce indiğimizi fark etmeden dolmuştan ayrıldık ve çoktan Vatan Caddesi’ne doğru meyletmiş dar sokaklardan birine girmiştik. Öyle sarhoştuk ki, nerede olduğumuzu ya da ne yöne gitmemiz gerektiğini anlayamıyorduk. Son hatırladığım, bir apartmanın giriş kapısından girdiğimiz ve silik bir karanlığa, çamura saplanan bir bıçak gibi dalan merdivenlerden bodrum kata indiğimiz.

Sayfadaki kandamlasını bir mühür sayın… Pamuk değiştirmek için geç kaldığımın mührü. Ve yeni bir pamuk, bembeyaz, günahsız, kar gibi… Kana bulanıp bozulacak
hâlbuki. Ağrımın artçı depremleri depreşiyor… depreşiyor…

Uyandığımda bir bahçedeydim. Murat yoktu ve başımın zonklaması, gözlerimin yangınlar içinde gün ışığına alışmasını beklemeden artıyordu. Yanımda tek katlı, eski, demir parmaklı pencereleri kapkara perdelere bürünmüş, boyaları dökülen ve virane halinin çürük ağzı gibi karaya çalan kapısız kapı aralığı çürük tahta bir lentonun altında eğilip bükülmüş bir ev, sinmiş gibi uzanıyordu. Kapı yerde, hemen evin dibinde yatıyordu. Etrafta yüksek ağaçlar, zeminde sarının bütün menfi tonlarını üstlenmiş kuru yapraklar birikmişti. Bahçenin etrafını sıra sıra apartmanlar çevreliyordu. Sabahın, soğuk metal bir çakı gibi tenimi ürperten serinliği beynimdeki buzlu resimleri renklendirmişti.

Ve ayaklanmaya karar verip, başımın müsamaha göstermesini umarak yavaşça doğrulduğumda etraftaki –en az- otuz kediyle göz göze geldim. Husumet dolu bakışlarıyla derimden içeride ruhumu bulmaya ve linç etmeye gayret eder gibiydiler. Sanki varlığımdan rahatsız olmuşlardı, onların bölgesine girmiş bir düşman gibi hissetmiştim kendimi –ki oradan ayrılmak için bir an bile tereddüt etmedim.

Midem, litrelerce zeytinyağı yutmuşum gibi bulanıyor, öğürmemek için derin nefesler almamaya çalışıyordum. Bulantımı bastırması için bir poğaça alıp dişlemeye başladım. Vatan Caddesi’ne inerek yönümü daha rahat bulacağımı düşünmüştüm. MM Migros’u bulunca Haldun’un evine gitmek oldukça kolay olacaktı.

Sabah havası beni kendime getirmişti. Aklıma dün geceyle ilintili hafıza kırıntıları dökülüyordu. Bir yanda gelecekte anlatılacak keyifli bir sarhoşluk hikâyem olduğu için seviniyor, bir yandan da aklıma üşüşmüş o tuhaf rüyalara ve uyandığım o bakımsız ve tekinsiz bahçeye kulp takacak yer arıyordum. Anımsadığım bazı parçalar hala çok canlıydı:
“Oku ulan!”
Haldun’un evinin kapısını uzun uzun çaldım. Kimse cevap vermiyordu. Cep telefonumu çıkarıp önce Murat’ı aradım. Telefonu kapalı veya kapsama alanı dışındaydı. Ardından Haldun’un telefon numarasını rehberden bulup ara tuşuna bastım. Dört çalıştan sonra telefon açıldı. O an kulağımın içine yüksek bir uğultu ve birbirine karışan konuşma sesleri çarptı ve tam beynimin ortasında bir iki saniyelik bir ağrı yükselip alçaldı. Sonradan megafondan çıkan bir takım kelimeler işittim. Haldun’un sesi en son ve en isteksiz çıkan sesti. Ben aradığım için keyfi kaçmıştı sanki:
—Alo
—Haldun Nerdesiniz oğlum? Kapında kök saldım.
—Hastanedeyim.
—Hastanede mi? Hayırdır?
—Murat’ı getirdim. Kelimeleri ağzından kerpetenle söküyordum.
—Ne oldu ulan? Alkol zehirlenmesi mi? Bunu söylediğim an, yaptığım şakanın yersizliğinden bihaberdim.
—Hayır!
—Ne peki Haldun? Doğru dürüst anlatsana şunu!
Haldun bir süre sustu. Ağzından dökülecek kelimeleri mümkün olduğunca hiddetli çıkarmak için güç topluyor gibiydi. Öyle de oldu:
—Ulan hayvan! Dün gece adamın ağzına sıçmışsın! Kırılmadık kemiği kalmamış!

Murat’ı yaka paça tutup, bir takım karanlık merdivenlerden indiriyordum. Sonra?
“Oku ulan!” … Hayır, bu bir rüya olmalıydı! Bir rüya…

Telefonu tutan elimin uyuştuğunu hissettim. Bir an donup kalmıştım. Telefon elimden kayarken son anda yeniden kavradım:
—Hangi hastanedesiniz?
-…
—Haldun! Söylesene oğlum, deli etme adamı!
Haldun pes etmiş ama öfke ve hayal kırıklığını hala saklayan bir şekilde duyuldu telefondan:
—Haseki Devlet.
—Tamam! Telefonu kapattım.
Aklımdaki her şey birbirine girmişti. Fikir yürütme ve sonuç çıkarma merkezleri bozguna uğramıştı. O an hissettiğim duygular oldukça karamsar ve boğucuydu. Üzerime korkunç bir suçun lekesi düşmüştü. Aceleyle ama hiçbir şey anlamadan attığım adımlarım beni Haseki Devlet Hastanesi’nin koridorlarına değil sürükledi.
Haldun’u, şimdi hatırlamadığım bir katta, uzun ve loş koridordaki kapılardan birinin önünde beklerken buldum. Sırtını duvara verip, yere çökmüştü. İki elini bir toz maskesi gibi birleştirip burnuyla ağzını kapamış, boş gözlerle karşısındaki duvara bakıyordu. Koridor, insanın üzerine abanan ve yitik bir sabahı andıran ışıklara mahkûmdu. Kendimi yeni uyanmış ve etrafımdakileri bulanık gözlerle seyreder gibi hissetmiştim.
Koridoru doldurmuş kalabalığı kabaca yararak Haldun’un çömeldiği yerde, tam karşısında dikildim. Genzime, hastane koridorlarında sağlanması gereken temizlikle dalga geçer gibi karıncalanma yaratan bir toz hissi sürtünüyordu. Haldun bana bakmıyordu; fakat etrafımızı yükselip alçalan bir ısrarla sarmalamış uğultunun içinden benimle konuştuğunu duyabiliyordum:
—Kapının önüne yığılıp kalmıştı, dedi. Ağzından dökülen kelimelerde, basbayağı bir çılgınlık anının ardından gelen sükûnetin gerginliği yankılanıyordu. Sinirlerin boşalmış ve rahatsız edici sahipleri misali kora çalan cümleleri, ardı ardına geldi. Hepsiyle beraber, başka bir tarafıma bir yumruk yiyordum:
—Gün doğmamıştı. Hep sabah ezanını duyduğumda uyanır ve onu birazcık dinleyerek yeniden sıcak uykuma devam ederim –gülümsedi- Eski bir alışkanlık…
Ne var ki bu sabah uykum sadece ezanla bölünmedi. Evimin kapısı tıkırdıyordu. Uyumaya çalıştım ama o tıkırtı beynimi tırmalayıp durdu. Farkındaydım ki, kalkmaktan başka çarem yoktu.
Gözlerim yana yana yataktan kalktım. Kapıya doğru bilincim kapalı bir şekilde ilerledim. Ne yalan söyleyeyim, o düzenli tıkırtıları hiçbir şeye yormamıştım. O kadar çok uykum vardı ki, belki de rüyadayım diye düşündüm. Çünkü hala sabah ezanı kulaklarımdan sızıp kafamın içini okşuyordu. Yataktaymışım ve yorganın altında rahat rahat uyuyormuşum gibi… Buradan sonra sesi titremeye başladı. Her an ağlayacak gibi suratındaki her bir kas teli seğiriyordu. Kaşları, konuşmasını kesmemem gerektiğini tembihlercesine, güvenli bir delilik çizgisi edasıyla dalgalanıyordu. Ben de endişeyle dinlemeye devam ettim:

—Lanet olsun!-histerik bir gülümseme- rüya değilmiş… Rüya değilmiş! –gözleri hışımla bana döndü- Murat’ı, yerde kıvranan Murat’ı tanıyamadım. Yüzü bir et parçası gibiydi –bakışlarındaki hışım, akı kıpkırmızı olmuş gözlerinden beni tehdit ediyordu. Ellerini bir hayale dokunurcasına çenesinin altında birleştirdi- Ağzını kapatamıyordu ve o kırık çenesinden sadece anlamsız ve acı çeken sesler çıkıyordu –şimdi Haldun, sanki her an üzerime atlayacakmış gibi öfkeyle gerilmişti- Anında yığılıp kaldığı yere eğildim ve ne söylemeye çalıştığını anlamaya gayret ettim. Elim ayağım boşalmıştı. Asla böyle bir durumla karşılaşacağımı düşünmemiştim –ellerini sıkıntıyla iki yana açtı- Şaşırmıştım ve korkuyordum. Yorgun gözlerini zar zor açık tutuyordu. Fısıldayışını daha iyi duymak için, insan yüzünden başka her şeye benzeyen yüzüne doğru eğildim. Ne dedi biliyor musun? –bilmiyordum. Ağzım bir karış açık Haldun’u dinlerken, ne bildiğimi de bilmemeye başlamıştım- ‘Bana yardım et… Beni ondan kurtar!’

Haldun aniden ayağa kalktı. Bir iki adım temkinle gerileyip, arkamdan geçmekte olan bir hemşireye çarptım.
—Kimden, dedim ben de Murat’a. Nerden bilebilirdim? Hemşireye çarpışım beni Haldun’un menzilinde tutmuştu. Yakamdan tutup beni insan kalabalığı arasından geçirerek duvara çarptı. Sırtımda diken diken yayılan acı, içime oturan şaşkınlıktan daha azametli değildi. Haldun herkesin bize bakmasına sebep olacak şekilde haykırdı, Polat’tan dedi ulan hayvan! Polat’tan!!

Ya, bu ilk anda asılsız gibi görünen suçlamanın ağırlığından ya da aklıma, dün geceki vesvese dolu rüyamdan başka hiçbir şeyin gelmemesinden dolayı koşarak hastane bahçesine çıktım.

Murat’ı yaka paça tutup, bir takım karanlık merdivenlerden indiriyordum. Sonra?
“Oku ulan!”… Devamında bir şeyler daha haykırırken hatırlıyorum kendimi ve Murat’ı kanlar içinde ayaklarımın dibinde gördüğüm sahne fırlıyor saklandığı gölgelerin içinden. Hala kendinde gibi Murat ve bana sövüyor, ağlıyor… Korkuyor.

Bahçedeydim… Nefes nefese kavrulan yalnızca ciğerlerim ve zonklayan damarlarım değildi. Hatıratın kör bağında dizlerimdeki kirişler kesilmiş ve inanılmaz bir anının sahibi olduğum gerçeğiyle koşarken, nefes nefese iken haberdar edilmiştim.
Kanlı pamuklara yenilerini ekleme vakti geldi… Güzel, kıpkırmızı pamuklar… Minik serçe başları gibi masamda yığıldılar… Beyaz pamuk tepeleri azalıyor yavaş yavaş… Kan da sonsuz değil… Hayat ta…

O velvele anında ne Haldun’un sımsıkı yakamı tutmuş yumruklarından kurtulmak kolaydı, ne de hemen etrafımıza üşüşmüş meraklı kalabalığı alt edebilmek mümkündü. Hastane bahçesinde kendimi bulana kadar ki kısmı hatırlamıyorum zaten. Sadece Haldun’un ardımdan sarf ettiği lafın kazındığı bir beş dakikaydı bu “Hayvan herif!”
Kendime geldikten sonra ilk önce hastanenin giriş kapısını sıkıntılı bir bekleyişle seyrettim. Hayır, Haldun gözünü kan bürümüş, cinnetin kızarık göz bebekleriyle merdivenlerden bana doğru gelmiyordu. Neler olduğunu anlayabilmek için durulmalıydım.

Etrafıma bakındım: Güzel ve güneşli bir gündü; neredeyse cıvıl cıvıl, tüm renklerin canlandığı, nefes alan varlıklar misali yeryüzüne bir anlam kattığı sıcak bir gün… Fakat tadına varılacak yer burası, bu hastane bahçesi değildi. Bu beklenti çöplüğünde, kendi derdine düşmüş insanların hiçbiri için gündüz, bir ayrıcalık değildi. Etrafımda koşuşturan, elinde sağlık karneleriyle bir oraya bir buraya kendini atan, oturmuş endişeyle hastalarının durumunu düşünen ya da elinde bir torba ilaçla içeriye giren insanlar bir görünüp bir yok oluyordu sanki… Uçucuydular, varlıkları bir gaz molekülünden daha ağır ya da baskın değildi adeta. Dünya üzerindeki sözleri çalınmış, günleri umudun hurdalığına çevrilmişti. Bense onları tüylerim diken diken olmuş vaziyette seyrediyor, her birinin gözlerinin içine bakıyordum. Onlarla paylaşılan acıların ortaklığını ifade etmek değildi amacım; o esnada insani duygularım gitgide bencilleşip savunma hatlarına geri çekilen adımlar atıyordu. Ansızın bir kâbusun boşluğuna düşmüş gibi hissetmiştim. Dikkatle seyrediyordum hepsini, en azından birisinin benimle alakadar olduğundan emin olmak istiyordum. Ürpererek kimsenin benimle ilgilenmediğini anladığımda, önlenemez nidam ağzımdan salınıvermişti. Benimle konuşan kimdi?

2.BÖLÜM GEÇİŞ

Yeni, temiz bir pamuk parçası… Islanmış, kırmızı bir pelteye dönüşmüş eski pamuk… Halsizlik bedenimde cılız bir çınlama yaratıyor. Yeni, tertemiz bir pamuk…

Yabanda, avcılardan kaçan bir vahşi hayvan gibi koştum. Beynimin içinde apaçık var olan, sanki kulağımın içine fısıldayan biri gibi benimle ve bana sürekli sakin olmamı öğütleyen davudi bir sesin hayaletinden kaçıyordum. Pansiyon odama kadar olan mesafeyi delicesine bir gayretle aşarken, etrafımdaki insanlar bana ürkerek ve şaşkınlıkla bakıyorlardı. Zira onları ısrarla ve saldırgan bir tutumla süzüyor, kafamın içinde vınlayan sesleri, fiziksel varlıklarıyla karşımda dikilen insanlara yormaya çalışıyordum. İçsel sesiniz olmadığına yemin edebileceğiniz bir sese, herhangi bir yafta aramaya çalıştınız mı hiç? Size beklediklerinizi söylemeyen, özgür ve bambaşka bir mantığın sözleri… Bunu kabul edemezdim. Ne yani, ansızın delirmiş miydim? Makul bir düşünme tutarlılığına sahip, olağan bir insan adayı olan ben, bir gecede tüm bilincimi ve dirayetimi yitirmiş miydim? Hem zaten, Murat’a yaptığım vahşice işler de bunu kanıtlamıyor muydu?

Anlayamıyordum. Kişiliğimin büyük bir yanı, kesinlikle normal olduğumu bana dayatıp, Murat’a akıl almaz bir şiddet uygulayışımı canilik olarak adlandırıyorsa eğer, içimde tohumlanmış delilik neye delaletti? Ve beynimin loş kıvrımları arasından bana seslenen bu ses kimindi?

“Bizi duyuyorsun ve biz bunu biliyoruz. Tavrın bunu kesinkes ortaya koydu. Daha fazla direnme ve yaptığının arkasında dur. O insanoğluna yaptıklarınla gurur duymalısın!”

Kafatasımın içlerinden bedenimdeki bütün dehşet ve vesvese noktalarına büyük bir hünerle yayılan ve beni yaşamın kıyısından çekerek gölgelerin hayalleriyle dolu bir bataklığa sürükleyen ses, dört gün boyunca bunları tekrarladı. Pansiyon odamdan dışarıya adım atamadığım bu cellât gaddarlığındaki günler boyunca hep savunmadaydım. Sesi duymazdan geldim, başka şeyler düşündüm; kendi iç sesimle, algımın içinde yüksek sesle bağırdım. Kulaklıklarımı kullanıp, son ses müzik dinleyerek başımı çatlatana kadar ağrıttım. En sonunda, tek sığınağım gibi görünen alkol denizinde boğulurken, kafamı şiddetle duvarlara vurdum; vahşice haykırdım… Tırnaklarımı yanaklarıma batırarak dişlerimi dudaklarımı kanatıncaya kadar sıktım. Fiziksel acı bile fayda etmiyordu. Dört gün, paranoyanın fırtınalı denizinde hayatta kaldım. Öyle ki, dinginleşip, gergin bir sükûneti isim edinen bir ruh halim oldu. Alkol hala bünyemin sarsak hâkimiyet tahtında dans ediyordu. Görüntüler ve düşünceler
dalgalanıp döndü. Ses bir kez daha tekrarladı; sabrı sözlerine yontulmuştu adeta:

“Bizi duyuyorsun ve biz bunu biliyoruz. Tavrın bunu kesinkes ortaya koydu ve koyuyor. Daha fazla direnme ve yaptığının arkasında dur. O insanoğluna yaptıklarınla gurur duymalısın!”

Ve ben karşılık verdim. Ağzımdan çıkan kelimeleri, benden başka kimsenin olmadığı odamda, boşluğa sarf ediyordum:
—Siz kimsiniz?

Ve boşluk azarlarcasına cevapladı:

“Bunu sonra öğreneceksin. Şimdi, atalarına itaat et!”

Atalarım! Murat’a işkence yapışımın sebebi… Hala emin değildim. Bende bir anormallik olmadığına inanmak zordu.
“İnan!” dedi kafamdaki ses, aslında delilik düşünceme yardım ettiğini –belki de- bilemeden.

“Bir kanıtı hak ediyorsun!”

Her şey karardı… Bilinç… Karardı.
3.BÖLÜM ARTIK YETER!

Kanat sesleri…

Havalanan ve aynı anda hareket eden pek çok kanadın yankısız patırtıları…
Kendime geliyordum ve güneşin sıcak tüyleri yanaklarımı ısıtıyordu. Gözlerimin gün ışığına merhaba deyişiyle bilincim ayaklandı ve kendimi bir bankın üzerinde otururken buldum. Büyükçe bir meydanın, kısa ağaçları siper eden bir yerindeydim. Ötede sayısız kuş, aynı anda bir yükseliyor bir alçalıyordu. Hep beraber, saçma bir sistemi adım adım uyguluyorlardı sanki… Yorgundum. Bütün kaslarım sızlıyordu. Etrafıma şaşkınlık içinde bakındım. Yeni Camii’nin görkemli gölgesi dibinde, o gölgeden nasiplenememiş bir bankta, alık alık bekliyordum. Cep telefonum ellerimin arasında, terlemiş avuçlarımın içinde ıslanıp kayganlaşmıştı. Ve ekranında bir şeyler oynuyordu. Filmi seyretmeye koyuldum.

Haseki Devlet Hastanesi’nin giriş kapısı…
Geceydi demek; kapının üzerindeki büyük hastane tabelasının ışıkları yakılmıştı.

Kapıdan girişimi gördüm minik ekranda. Söylenenler aklımda alevin lisanı gibi yandı: “Bir kanıtı hak ediyorsun!’…

Ürperdiğimde, tüm kuşlar alkışlar gibi kanat çırptılar. Seyrettiğime dalmışlığım bölündü ve birden simsiyah bir kütleden minik parçalara ayrılan noktalar gibi görünen güvercinlere bakakaldım. Bilinmeyeni tahmin etmek ölümcül bir vakaydı sanki; derin yaranın üzerinden daha derinlere ulaşmakta çok mahirdi!
Gözlerimi yeniden kucağımdaki telefonun ekranına indirdim; bir vapur düdüğü…
Görüntü kesilmişti. Ama bir an sonra yeniden başladı. Bir surata doğrultulmuştu telefonun kamerası, sonra sırayla başka suratları çerçevelemişti: Murat’ın annesi, babası ve Haldun… Nefeslerim kesikleşip titreyen dizlerime tercümanlık etti; kötü bir
şeyler olacaktı.

Ve en sonunda ağır bir şamar gibi suratıma çarpan, final için saklanmış yüzün sahibi: Murat! Yatağında… Yüzü mosmor ve bir hayvanın iç organları gibi sıkıcı ve parlak. Şişkin göz kapakları açılıyor ve halindeki yorgunluk ve kan toplanmış yüz kasları izin verdiği müddetçe şaşırıyor, dehşete düşüyor. Kamera Murat’a daha da yaklaşıyor. Telefonun küçük hoparlöründen cızırtılı ve tınısız bir ses duyuluyor; Aynı anda Murat’ın ekrandaki suratı kıvranıp bitkince sarsılıyor, cızırtılarla süslenip kulağıma gelen boğuk inleyişi ve sargılı çenesine rağmen ‘Merhamet!’ deyişi kaplıyor benliğimi.
Son sahne… Ah, yeni bir pamuk daha… Yeni bir bitkinlik dalgası… Yitiyorum!
Murat’ın kan çanağına dönmüş göz aklarında bir çığlık! Görüntü yeniden bitiyor ve başka bir yerde başlıyor.

Karanlık merdivenlerden aşağıya indik ve parlak bir yeşile boyanmış gibi ışıldayan müphem bir koridorda zor kullanarak –neredeyse canını çıkararak- Murat’ı sürükledim. Sonunda basık ve dörtgen bir odaya girdik. Odanın tavanı bir kubbeden ibaretti ve boşluğun tam ortasında kapkara bir rahle vardı. Murat’ı yakasından sertçe tutup rahlenin önüne fırlattım. Murat ağlıyor ve korkuyordu. Bundan doyumsuz ve vahşi bir zevk almıştım: ‘Oku ulan!’ diye bağırdım…

Aynı merdivenler…

Telefonun ekranındaki görüntü, yerin üzerine açılmış bir ağzın boğucu siyahlığında kaybolan bir merdiveni yukarıdan seyrettiriyordu bana. Ne olacağını az çok tahmin edebiliyordum ve zaten öyle olması kaçınılmazdı. Görüntü, merdivenlerden aşağı doğru, meçhul bir korkunun karnına saplanan inişin kaydına başladı. Tek anlamsız gözlemim, hareketle beraber bir hışırtının da peyda olmasıydı. Aldırmadım. Dehşetle yüz göz olmuşken, bir hışırtının ne önemi olabilirdi ki?

Görüntü durmamıştı, bunu kaydın süresini imleyen sayaçtan anlayabiliyor, sürekli devam eden hışırtıyla onaylayabiliyordum. Ne var ki, kayıt için girilen yer her neresiyse, kesif bir karanlıktan kopmuş gibi görünmez hüviyetini saldırganca sürdürüyordu. Sabırla ve temkinle bekledim. Sayaç saniyeleri bir bir atıyordu… 09:10… 09:11… 09:12…

Sonunda, ağırca güçlenen puslu ve yoğun bir ışık ekranı yeşertmeye başladı. Nabız gibi atıyor ve her atışında tahammülsüz bir aydınlık bir nebze daha kuvvetleniyordu. Bu süre zarfında görüntü hiç kıpırdamadı ve çekim açısının mükemmelliğinden filizlenip kalp sıkışmasını gözlerimden ruhuma boca etti; basık ve geniş, tavanı kubbe biçimli mekân. Ortada rahle!

Kuşlar yeniden havalandı ve beni bir kez daha yüreğim ağzımda, nefesimi tutmuş seyrederken inlettiler.

Bu, aynı bir korku filmine benziyordu. Yavaşça kapıya yaklaşan kahramanın yediği herze ortadadır. Kapının arkasında bir tehlike, bir dehşet saklanmıştır. Bunu seyreden de, kahraman da bilir. Fakat o kapı usulca açılıp karanlıktan ansızın bir el çıkana kadar bilindik olan unsur, çılgınca bir histeriyle hem seyredeni hem de kahramanı dehşete düşürür. Ben de beni bekleyen infiali hayal edebiliyordum. Lakin… Ne fayda!
Kısık gözlerimi kuşların asimetrik bütünleşip dağılışlarından alarak, sapkın bir hevesle ekrana baktım. Cinnet yaklaştıkça merak manyaklaşıyordu.
Rahle tüm ekranı kaplamıştı. Açık, sayfaları solgun, üzerinde sıkışık ve anlaşılmaz yazılar olan bir kitap rahlede boylu boyunca uzanıyordu.

“Oku ulan!”

Ruhum bedenimden mislice ağırlaşıp topuklarımın hizasına düşmüştü. Kendime hâkim olamadığımı ya da olmakta bir hayli zorlandığımı, sıtmaya tutulmuş gibi titrememden anlayabiliyordum. Ama dehşet sağlayıcım, nefes alıp rahata ermeme izin vermedi ve çığlımı yutmaya gayret ederken, kısa bir süre haykırdım… Tüm ekranı Murat’ın yüzü kaplamıştı!

Arkadaşımın yüzündeki ifadeyi sadece korkunç diyerek açıklayamam. Çok zorlu, çok yıldırıcı bir şekle dönüşmüş, adeta çarpılmıştı. Kaçınılmaz sonun karşısında yenilmiş, bu mağlubiyet yüzünden eza duyan kaşları, en acıklı halde yukarıya kıvrılmış. Göz kapakları, bir fotoğraf çekimi esnasında gözlerini tam flaş patlarken kırpan birininkiler gibi, açılmaya uğraşırken donmuşlardı adeta. Yanakları bembeyazdı ve donmuş dudakları yalvarır gibi gerilmiş ve öyle kalmıştı.

Mide bulantım genzime yakıcı işaretler yolluyordu. Ellerim abartılı bir biçimde titremeye, neredeyse sarsılmaya yenik düşmüştü. Derimin altında buz gibi bir okyanus köpürüyordu sanki. Dirayetimin ayakta kalmak için ‘neler olmuş?’ diyerek fısıldadığı ve bozgundan evvel, benliğimin surlarına en büyük gediği yemeye ramak kalmışken savaştığını söyleyebilirim. Gerçekten, neler olmuştu. Bu gördüklerimin, yaşadıklarımın ya da aşırı uçlarda dolanan duygularımın gerçek olması nasıl mümkün olabilirdi? Kuşların meydana yeniden konuşuna ve bazı turistlerin gülüşerek onları yemleyişine baktım. İşte, gerçek buydu, gerçeğin abuk subuk işlerle, anormal saçmalıklarla ilintisi bulunmazdı. Gerçek, kuşlara yem verip, gülüşmek, kayıtsız bir ivedilikle zamanı tüketmekti. Yoksa algınızın ötelerinden size ulaşan ürpertici yankılarda ne gibi bir gerçek payı olabilirdi? Gerçeğin kabul edilmiş güzergâhından sapması, bunun bir an için bile olsa tahayyül edilmesi… Yıkımın uğultulu falezlerinde cenneti aramaktı bu!
Kendime gelmenin çarelerini aramak için bilincimi açmaya uğraşırken, bakışlarım Murat’ın saçlarına takıldı. Kafasındaki tüm saçlar sanki başının tam tepesinde toplanmış gibi gerilmişti. Mantığımın küstah sahipleri, aklımdaki olasılığın gerçek olamayacağını belirtmeye çalışarak haykırdılar. Ben de onlara son bir şans vermek için, deliliğin iplik iplik sızdığı ruhumun en soğuk deliğine parmağımı sokup izlemeye devam ettim. Tanrım beni affet!

Görüntü yaklaşık bir buçuk dakika boyunca, murat’ın acı içindeki suratına odaklanıp kaldı. Fakat en beklenmedik anda, Murat’ın kafası bir sarkaç gibi yavaş salınışlarla sağa sola oynamaya başladı.

İşte bu vakit, korku filmlerinde kesinlikle böyle olmuyor! Telefonun kamerası, korku filmlerindekinin aksine yavaşça ama saniyeleri kırk yararak Murat’ın çenesine, oradan da boynuna doğru indi. Murat’ın başı hala sallanıyordu. Habis bir ur ağırlığınca kalbimi sıkıştıran manzara, herhangi bir dehşet saçma iddiası olmadan, tasasız bir şekilde boynun bedenle birleştiği yere indi.

Tanrım! Tanrım bana mukayyet ol! Boynun altı boştu!! Aşağıya doğru deri, et ve sinir uçları sarkıyor, kellenin mutat salınışıyla çileden çıkaran bir uyum sağlıyorlardı!!

O noktadan sonra bir hayatım kalmamıştı. Bunu idrak etmek, kabullenmek kadar zor. Hayaller, umutlar, anılar… İnsanlar ve hevesler topyekun bir göçteydi benim açımdan. Göz göre göre yitiriyordum kendimi. Bitmiştim. Bildiğim –en azından ileride beni beklediğini tahmin ettiğim- yaşantım sönmüştü. Peki, ne için? Kimden dolayı kendimden mahrum bırakılıyordum?

Kaybetmek zor şeymiş. Hele ki eliniz kolunuz bağlı, bile bile bir kayıp…
Huzursuzluğun büyük meydanında, kocaman lokmalar halinde dayatılan gerçekleri gırtlağımı parçalarcasına yutmaya gayret ediyordum. Kimse gibi değildim artık; normal hayatların dışına atılmış, oyun oynayanları kenardan özenerek seyreden bir çocuk gibi üzüntü ve sıkıntıyla boğuşuyordum. Birilerine koşup başıma gelenleri anlatsam, en saf ve içten kelimelerle olanları ifade etsem, yeminler edip Mushafları öperek başıma koysam…

İnanırlar mıydı?

Murat’ı önce vahşi bir hayvan gibi paralayıp ardından kafasını bedeninden ayırdığımı –Tanrım! Tanrım!- Metruk bir yeraltı mabedinde, kendimden habersiz bir hal içindeyken delilikle eşdeğer bir ayinde, kızıl kapıları ardına kadar açtığıma, o kapının karanlığı ve gölge pusları içinden uzanan kollara Murat’ın zulüm edilmiş kellesini teslim ettiğime ve o mananın ötesindeki derinliklerden duyulan sesi dinlediğime ve o ürpertici dalgalarla yayılan sesin bana, ‘Bekle… Çünkü başka çaren yok!’ dediğine kimi inandırabilirdim?
Elimdeki telefonun kayıt altına alınmış çekiminden aklımda kalan son sahne, tüm bu yorucu düşüncelerden ve kendimden bihaberken yaptıklarımdan daha kabullenilemez ve gerçekdışı… Murat’ın talihsiz kafasını meçhul ellere teslim etmeden ve o azap içindeki suratına bakıp imkânsız bir acı içinde kıvranırken, Murat’ın şaşkın ve çıldırmışçasına korkmuş kapalı gözleri açıldı ve doğrudan ekrandan bana baktı. O kadar sinir bozucu bir görüntüye nasıl dayanabildim şimdi bile hayret ediyorum. Murat’ın sıfatındaki dağınık, umutsuz ve çaresiz ifade değişmeden, gözleri açılarak kapının karanlığından konuşan ses benimle, Murat’ın ağzıyla konuşmuştu. ‘İtaat altına alınmanı kolaylaştırmak için başka bir delil istiyor musun? Biz bunu er ya da geç yapacağız. Ne var ki gösterdiğin direnç orantısında acı çekeceksin ve bizim olacaksın. Çünkü senin kaderin bizim olmak.’ Murat’ın kafası sonsuza dek bu boyuttan giderken ben de hala inanmanın imkânsız olduğu görüntüler sebebiyle şiddetle sarsılıyor ve üşüme nöbetleri içerisinde kıvranıyordum. Telefon elimden düştü ve kurumuş kanla desenlenmiş avuç içlerim ortaya çıktı.

Darbeler koca kayalar gibi düşüyordu üzerime…

Bu kanlı eller benimdi, o barbarca katliamı yaparken hiç titremeden bıçağı boynun bir yanından öbür yanına değin sürükleyen bu günahkâr eller benimdi. Yeni bir safhaya, hayatımdan vazgeçmeye zorlanarak giriyordum. Kendi kıyametim içinde keşmekeş ordularının atlıları altında ezilirken yeniden onları duydum. Yeni bir safha, yeni kararlar, yeni ve meçhul bir hayat:

“Artık yeter!”

…Yetmişti… Sindirilmiş bilincimden geri kalanı kullanarak, kendimden geriye kalanları kurtarabilmek için elimde kalan biricik yola saptım. Onlar söyledi… Ben yaptım…

4.BÖLÜM - BİR YOL

“Hiç fark etmez. Yeter ki bir yolunu bul!”

Bu son sözle beni yeniden kurak yalnızlığımın kıyısına uçurdular ve bilemediğim bir vakte değin sırra kadem bastılar.

Bir yolunu bulmalıydım. Pes ederek hızlandırdığım teslimiyetim onların gözünde sadakatimin kuvvetlendiğine delaletti. Üç gün boyunca benden istedikleri şeyi anlamaya çalıştım. Demek fark etmezdi. Demek, sadece arzuladıkları sonuca ulaşmak önem arz ediyordu. Vicdan, mantık, vahşet ya da delilik çok da önemli değildi. Aklımda onların son söyledikleri ürüyordu. Rezilce çiftleşiyor, pervasızca aklımdaki nüfuzlarını çoğaltıyorlardı. Anlamıştım ki, bu sorunun cevabını ne kadar çabuk bulursam, onlardan o kadar süratli kurtulurdum. Bir yol… Bir yol… Birini delirtecek kadar korkutmak ve kahırla dolduracak bir yol…

Pek çok olasılık arasında saatlerimi harcarken şaşkınlık içindeydim. Birilerinin canını acıtmak için, sanki hangi renk pantolonun bana daha çok yakışacağını düşünür gibi kafa yorup hesap kitap yapıyordum. Bedenimin içlerinde ruhum kurumuş ya da tecavüze uğramış gibi tepkisiz ve aldırışsızdı. Mantığımla baş başa vermiş kara kara düşünüyorduk; hayatta kalmamın önemini bana ısrarla anlatan yalnızca mantığımdı. Aklıma kalsa kendimi yok etmeli, ruhuma kalsa geride bıraktığım acılar yüzünden cehennemlerden cehennem beğenmeliydim. Mantığım kahkahalarla gülmüştü ruhumun bu galeyanı karşısında, ‘Şu anda yaşadıklarından başka cehennem mi istiyorsun yani?’ Ona hak vermiştim. Yaşamak zorundaydım. Ne için ve hangi sebeple bilmiyordum. Yaşamalıydım, o kadar. İnsanın her günü biricik değil mi? Acı ya da vicdan azabı içinde bile olsa, tek bir günün kıymetini ne ile kıyaslayabilir insan?

Neyse… Uzatıyorum. Kan kaybım beni duygusallaştırıyor. Hafızam düşük voltajda çalışıyor şimdi, neredeyse rölanti… Pamuk öbeklerinden bir tepe… Kıpkırmızı çimenlerle örtülü üstü… Dökülüyor etim sanki masaya… Kalemimden sızan mürekkepten mürekkep harfler, halkı o tepenin yamacındaki kasabanın. Yeni, bembeyaz bir pamuk doğuyor kulağımın deliğinde. Kendime gelmek zorundayım. Neler yazıyorum böyle!! Toparlanmalıyım… Bu yazı bir sona sahip olmalı…

Nihayet mantığım öyle bir yol buldu ki, buna isyan etmemem mümkün değildi. Sapkınca, günahkârlık tohumlarından biri gibi kapkara, dahası korkunç, delice ve akıl almaz bir fikirdi. Hayır, bunu hiçbir şartla yapamazdım. Kendime yapıldığını düşününce bile tiril tiril titrediğim bu eylemin aklımda bir yerlerde icat edilmiş olması bile bende onulmaz bir utanç ve yeis yaratmıştı. Yine de kafamda zevkle kahkaha atan seslerini duyunca her şeyi anlamıştım.

“Muazzam bir fikir… Sakın düşündüklerini reddetme. Kesinlikle o kanın aktığı duvar her insanı korkudan kudurtup kahırla sınar!!”

Beynimde onlara itiraz eder gibi oldum. Ve kafatasımın içinde üfüren o tuhaf iç çekişi duyarken yeniden karanlıklara gömüldüm. Kontrol yine onlara geçmiş, insanlığımı kaybetmemek istemem yüzünden yeni bir vahşete alet olacağımı bilmiştim…

Yeniden… Algı karardı…

O çığlık hala etrafımda döneniyor. Hiç gitmedi, asla nefes aldırmadı. Çiğ dokunuşu yüzünden ruhum asla rahata kavuşmadı o andan beri.

Gözlerimin önünde bir kadın vardı. Odanın uzak ucundaki köşeye çömelmiş ciğerleri sökülür gibi çığlık atıyor, başını ürpertici bir biçimde sağa sola savuruyor, simsiyah saçları gecenin okları gibi üzerime doğru bir yönelip bir uzaklaşıyordu. Ellerini –morarmış ve kan oturmuş ellerini- sırtını verdiği duvara vuruyor, bacak etlerine tırnaklarını geçirip mide bulandırıcı şekilde kanını akıtıyordu. Dirayetin direnen siperlerine ölümüne saldıran, ciyak ciyak, huzursuz edici bir ağıt yakıyordu sanki. Ara sıra simsiyah ve lanetli gibi parlak saçları arasından görünüp yok olan gözlerinden donuk ama çılgın bir ifade çakıyordu. Boş bakıyor, göz bebeklerini çılgınlığın kızgın mızraklarıyla körlemişler gibi kocaman açıyordu. Çığlığı o kadar acıklıydı ki!
İki şey için kendimi zor tuttum. Birincisi ağlamamak; çünkü gerçekten zavallı kadının bedeninde hayat bulan kahır ve delilik için üzülmemek, şahit olduklarının bir kâbus olduğuna kendini inandırmak adına dualar okumamak imkânsızdı. İkincisi ise elimde ağırlığını hissettiğim, avucumun içinde sıkı sıkıya kavradığım şeye bakmamak. O şeyi yanında durduğum duvara doğru yapıştırmış, kafamın hizasında duvara bastırmış biçimde bekliyordum. O yöne bakamıyordum ama elim ile duvar arasına sıkışmış şeyden duyduğum iğrenç sesin yarattığı hayallerle yeterince mahvolmuştum. Size o yöne bakmadan, sadece kadının giderek solan çılgınlığının durgun bir deliliğe dönüştüğünü gördüğümü ve bembeyaz olmuş suratından çekilen kanın, tırnaklarıyla derin yaralar açtığı bacaklarından oluk oluk boşaldığına yemin edebilirim.

“Onu bulduk! İyi bir çalışma oldu. Seni kutlarız. Şimdi tek bir işlem kaldı. Burayı terk et!”

Elimdeki şeyi bıraktım ve onun kendi pıhtılaşan kanı içine düşerken çıkardığı tok sesin hoyratlığına uyarak hızla kapıyı açıp dışarı çıktım. Ardımda çığlıkları giderek sönükleşen o zavallı kadın kalmıştı. Ve bir nebze kaldığını düşündüğüm insanlığım…

5.BÖLÜM AİLEDEN
Hayatımda ilk defa bir kahvede bulunuyordum. Saat akşam sekiz sularıydı. Şaşkınlığımı gizleme gayretim ve akıl karışıklığım had safhadaydı. Cankurtaran’da, bir semt kahvesinde, ne tipim ne de duruşumla yakışmayı bir türlü beceremediğim yeşil çuha örtülü bir masaya oturmuş, onu izliyordum. Etrafımdaki yarı alaylı yarı yabancı bakışları görmezden gelmek mümkün değildi. Mekânın ciğerlerine çektiği nefes sesleri gibi tekdüze halde duyulan uğultu ve bir kış öğleden sonrası gibi çıplak ve soğuk floüresan ışıkları, beni oradan uzaklaşmam için uyarıyordu sanki. Ama oraya keyfimden gelmemiştim ve eğer onunla konuşmazsam, beni bulan saldırgan dehşetin ne sebebini ne de çözümünü bilemezdim. En azından, kafamdaki meçhul boyut aralığından bana hükmedenlerin söyledikleri buydu.

Beceriksizce, yanıma yanaşan çıraktan bir bardak çay istedim ve bir sigara yaktım.

Bütün bunlara nasıl alışabildiğimi ve neden bütün bunların beni bulduğunu düşünmeye başladım. Kabul etmem gerekir ki, böyle bir iç hesaplaşmanın yapılabileceği en sakin ve en dingin yer, o kahve masası değildi. Ne var ki, aklımın yeni sahip-ve sakinleri beni çok sık rahat bırakmıyorlardı ve ben onların varlığını içimde hissetmediğim her vakti, artık bir lütuf, mucize ve özgürlük olarak görmeye başlamıştım.

Onları nasıl tanımlayabilirim ki?

Beni Yeni Camii’nin önünde, elimden çıkan vahşeti seyrettirmek için uyandıran; daima, mutlak hâkimiyetlerinden şüphe duymadıklarını gösteren sakin ve –nasıl desem?- kendinden emin tınılarıyla beynimin içinde benimle konuşan; sahip oldukları güçle bedenimin içinde sarsıcı bir baskı yaratıp, bazen de adeta halsizleştiklerini hissettiren ve kesinkes itaatten gayrisine müsamaha göstermeyip bunun nedenlerini bana bir türlü açıklamayan, ya aklımın hayatımla olan zorundan türemiş ya da inanmaya yeltenmenin bile gülünç olacağı bir gerçek üstü olgunun elemanları sayılan… Şeyler.
Kaç kişilerdi? Bilmiyorum… Kişi miydiler? Neydiler? Hala inanmakta zorlanıyorum.

Onlar…

Bana, kaderime sahip olduklarını söyleyenler. Hayatımın bu safhasına değin onlar için yaşayıp, kendimi bu ana hazırladığımı fısıldayanlar. Yirmi yıl önce başladığım ve etrafımda benden etkilenen, beni etkileyen hayatlar, insanlar, arkadaşlar, akrabalar, anne ve babam? Önemsiz ayrıntılardı hepsi onlara göre. Beni gözlemişler, yaşadığım bu trajediyi onlar hazırlamışlardı. Ve şimdi yeni bir aşamaya geçmiştim. Öyle diyorlardı. Bu kahveye gelmeli, onu bulmalıydım. Onlara, bütün bunların ne için olduğunu sormamalı ve yalnızca onlara boyun eğmeliydim.

Yoksa…

Evet, bana yoksasını –sanki murat’a yaptıklarım yetmiyormuş gibi- göstermişlerdi.
Elime berrak ve dünya haline bulanmamış kanı bulanan o bebeğe yaptıklarım… Minicik kafasını avucum içinde tutup, annesinin gözleri önünde… Tanrım beni affından mahrum kıl!

Hiç alışık olmadığım koyuluktaki çayımı bitirdiğimde, harekete geçmeye karar verdim.

O, nihayet masada yalnız kalmıştı. Bir süredir karşılıklı oturup konuştukları genç adam masadan kalkmış, pespaye haldeki ceketinin ceplerini elleriyle doldurarak kahveden ayrılmıştı. Sigaramı küllükte söndürdüm ve tepemde yüzen dumanlarını dağıtarak onun masasına doğru yürüdüm.

Nasıl başlayacaktım?

Onu bulmamı isteme nedenlerini tahmin bile edemezken, tamamen deneysel bir karşılaşma olacaktı bu. İki ayrı dünya, iki ayrı adam… Biri kahve köşelerinde, dumandan duvarların ve uğultu bulutlarının içinde vaktini geçiren, kötüden öte tuhaf giyimli; iri ve kabadayı oturuşuna sahip bir maço (!), diğeri –ki o benim- öğrenci, keçi sakallı ve uzun saçları olan, kulağında küpesi, hafif salaş duruşlu biri…

Ne olacaktı?

“Kazım Bey?”

Oturduğu masanın önünde ayakta dikilirken, ona hitap şeklimi komik bulduğunu gördüm. Omuzlarını hafifçe oynatarak gülümsedi. Geniş bir suratı, basık ve büyük bir burnu vardı. Siyah gözleri, yuvalarının içine iyiden iyiye gömülü halde burnunun iki tarafına çok yakın bir biçimde çakılmış iki nokta gibiydi. Yüzünü sağdan sola kat eden ve suratının tam ortasında burnunun yayvan sırtını aşan büyük bir yaranın deri bağlamış izi ön plandaydı. Bakmadan durmak zordu.

“Ben mi? Kazım benim amma beyliğimi bilmem.” Bir büyük ve neredeyse bir vasi edasıyla beni masasına buyur etti. Otururken, o muhite uymayan tipimi iyice sindirdiğini hissettim.

“Hayırdır delikanlı? Sen de kimsin?” Sözleri bende, gözleri kahvenin enerjik çırağındaydı. Bakışlarıyla onu yakalayıp iki çay işaret etti. Gömleğinin yakalarını üzerine çıkardığı mora çalan ceketin iç cebinden sigarasını çıkartıp ağzına götürdü. Meçhul bir beklenti içerisindeydim ve aklımda hala aynı sorunun heyecanlı koşuşturmacası vardı; Ne olacaktı?

Oturduğumuz masada eşlikçilerimiz mütemadi bir uğultu ve okey taşlarının şakırtısıydı. Karşımdaki adamın babacan bir hali vardı. Kendine duyduğu güven beni rahatlatıyordu. Sigarasından aldığı nefesi içine çekerken “Ee?” dedi; dumanı dışarı salarken de “Konuşmayacak mısın?”

“Hadi!” diye atıldı içimdeki ses.

“Ben,” diyerek sustum. Onunla bir müddet göz göze kaldık. Çelik gibi iradesiyle kararttığı gözleri hiç kıpırdamıyor ve kendini asla ele vermiyordu. Çekinerek masaya baktım ve montumun ceplerinde beklettiğim ellerimi sıkıp gevşettim. Bunun ne olduğunu bilmiyorum, dedim. Şimdi ceplerimden çıkardığım ellerim masanın üzerindeydi ve sorgulanması gereken kanıt oldukları için adamın dikkatini bileklerime doğru çekecek şekilde masanın üzerinde uzanmıştım. Anormal derecede şişmiş ve morarmış bileklerim.

Çırak çayları getirdi. Adam kalın parmaklarıyla izmariti küllüğe bastırdı. Bir müddet, ikimizde bileklerime bakarak sustuk. O esnada masanın üzerinde yatan bileklerimin arasındaki vadiden akan yeşil çuha nehirlerini ve akıntıya ters yüzen küllerin göçünü hayal ettim. Çünkü bileklerimdeki bu anormalliğin sebebi benim için bilinmezliğin tanımı gibiydi. Sadece kafamda sesleriyle var olan ‘şeylere’ yorabiliyordum, o kadar. Kazım ise düşünüyordu, gerçekten düşünüyordu. Benim gibi ipe sapa gelmez hayaller kurmuyordu. O bunun sebebini gayet kesin olarak biliyordu demek. O anda, gözlerindeki kara donukluktan bunu anlayabiliyordum.

Okey taşlarının çılgın şakırtısı; bir masada birileri bitmişti.

Kazım bir sigara daha yakıp, sigarayı küllüğe bıraktı. Parmaklarını çıtlatıp, çıtlattığı eklemlerini dikkatle seyreden bu adam, kafamın içinden beni yönlendirenlerin ne kadar haklı olduğunu kanıtlarcasına sordu:
“Seninle konuşuyorlar mı?”
“Bunu nereden…”
“Seni neden bana yolladılar sanıyorsun?”

Haklıydı. Sustum. Bu olağanüstü duruma ters bir sıradanlık ve sevecenlikle konuşuyordu:
“Eğer sana kim olduklarını anlatmadılarsa ve sen benden bunu öğrenmeyi umuyorsan yanılıyorsun delikanlı.”

Günlerdir düşünmekten –ve düşündüklerime gülüp dalga geçmelerinden- usanmıştım.
“Bana cin olduklarını ve üzerimde hâkim olacaklarını söylediler.”
Kazım, yanlış bir şeyi yürekten doğruymuş gibi savunan biriymişim gibi acıyarak güldü:
“Demek cin olduklarını söylediler.”
“Evet.”
“Dediğim gibi… Öyle diyorlarsa öyledirler.” Bunu söylerken ve sigarasından derin bir nefes alırken bile hafiften gülümsemişti. İçime kocaman bir kurt düştü. Eğer cin değillerse… Neydiler?
“Peki, bunlar ne Allah aşkına?”

Kazım höpürtederek çayından içti. Sandalyesinde geriye yaslanıp, sorgulayan ve hafifçe ciddiyetten uzak bakışlarla beni süzdü:
“Cindirler cin,” diyerek üsteledi. “Ama seni buraya göndermelerinin asıl nedeni bunun teyidini almak değil.”
“Ne öyleyse.”
“Sana ‘bunun’ ne olduğunun daha iyi anlatmak.” İri birer patates gibi yumuk yumuk ellerini bileklerimin üzerine koydu. “Sen onlardansın.”
“Cin miyim yani?”

Ağzının içinde patlayan bir kahkahayla sarsıldı. İçinde bulunduğum durumun çarpıklığını ve akla ziyanlığını düşündükçe, onun bu rahat ve dalga geçen tavırlarına bir anlam veremiyordum. Eliyle hem neşesini hem de benim şaşkınlığımı savurmak ister gibi bir havayı dövdü:
“Bırak şimdi bunu. Baştan alalım. Bileklerine ne olduğunu hatırlıyor musun?”
“Hayır. Sabah bu vaziyetteydiler.”
“Sabah neredeydin peki?”
“Bilmediğim bir evde…” Susuverdim. Utancım ve günahımın vebali beni daha fazlasını dile getirmekten alıkoydu. “Bu aralar sürekli bilincimi kaybedip, alakasız yerlerde uyanıyorum.”

Kafasıyla onayladı. Tahminleri tutuyordu demek. Peki o evde neye sebep olduğumu da biliyor, benim zavallı ve vahşice üstlendiğim cinayetin ayrıntılarını hayal edebiliyor muydu? Kendi kendine mırıldandı ama ne söylediğini sadece kendisi duydu. Ardından önündeki çay bardağına gözlerini dikerek konuşmaya başladı:
“Bak. Senin gibiler haftada iki üç kez gelir beni bulur. Onaylanmak için. Çünkü dünya üzerinde pek çok semud var ve hepsinin semud tarafı ağır basmıyor.”
“Semud mu?”
“Evet Semud.” Semud kelimesinin benim için hiçbir anlamı olmamasını ayıpladığını hissettiren bir baş sallama hareketi yaptı. “Daha fazla kutsal kitap okumalısın delikanlı. Zararın neresinden dönsen kardır.” Pis bir tavırla sırıttı.
“Semud da ne?” Bir nevi cin olduğunu düşünmüştüm.

Kazım beni duymazlıktan gelip, masanın üzerine abanarak bana doğru yaklaştı. Üzerine sinmiş garip bir yanık rayihası onun kimlik bilgilerinden biri olarak zihnime eklendi. Ki o kimlik bilgilerine, Kazım’ın dehşet verici bir fısıldayışı olduğunu da çiziktirmiştim.
“Aileden,” dedi o olmaz olası fısıldayışı ile. Gözlerimin içine bakarak konuşmuş olsa dahi, ürpererek bunu bana söylemediğini anlamıştım.

Yeniden sandalyesine kuruldu. Bardağındaki son yudumu çayı içtikten sonra,
“Şimdi git,” dedi. “Ve en azından, canını alıp, kanıt olarak kellesini yolladığın kişinin vicdan azabını çekme. Yeni gelecek bir can için, biri kurban edilmelidir. Ayrıca o bebeğin vebalini senden başka kimse üstlenmeyecek. Barındırdığın canavar olmasa, kim annesini o denli çıldırtabilirdi? Kim, hangi sapkın hissiyattaki kişi, bir bebeğin başını duvarlarda ezerek onu sorgusuz sualsiz dünya maddiyatından uzaklaştırırdı? Ama anneyi buldular ve ona ulaştılar. Eh, bu da birileri için iyi haber…”

Bu kadardı. Masadan kalkıp, ardıma bakmadan yürümeye koyuldum. Artık Kazım’ın da önemi yoktu. İçinde yalpaladığım saçmalıklar tiyatrosunda duyduğum en münasip laflardan biriydi son duyduklarım..

Ruhumun geriye dönüşsüz çöküşüne yediğim son darbeyle kahveden ayrıldım.

6.BÖLÜM SON SÖZ

Hayır, düşündüğünüz şeyi yapmadım. Kendimi, eline Kuran alacak biri gibi temiz hissetmiyordum. Ve delicesine kıvranıyor da olsam, internette semud’un ne olduğunu araştırmadım. Zira bilinmeyenin bu kadar içindeyken onu merak etmiyor, ondan korkuyordum. Bunca meçhul şeyin ortasındayken emin olduğum yegane gerçek, Kazım denen mendebur herifin, kafamda zırıldayan seslerin sahiplerini tasdik ettiği, dahası onların planı her neyse, doğru yolda olduklarını onayladığıydı. Böylece bu onayın, benim sonum olacağını çaresiz bir teslimiyet içinde anladım. İşte sonunda, alabildiğim en cesur karara böyle ulaştım.
Sirkeci’nin debdebesi ve sıkışıklığı arasında tramvay beklerken onları yeniden duymuştum.

“Korkma. Çünkü biz, bizden olanların yanındayız. Yarın senin için pırıl pırıl bir karanlığa açılan, yepyeni bir gün olacak. Bizi bekle.”

Onları duymaktan ötürü her seferinde içime zift gibi yapışan ürpertiden daha kudretli bir tedirginlik hissetmiştim. Onlar, sanki kafamda değil yanımdaydı. Güçlenmişlerdi ya da aldıkları onay akabinde harekete geçmişlerdi. Şer yuvaları her neresi ise artık oradan çıkmış, sayısız mesafeleri kat ederek bana yaklaşmışlardı. Çok çabuk bir karar almalıydım.

Son tahlilde, onların maşası olmamak, temiz kalan bir yerlerimin derin hissiyatından bana kalan bir borçtu. Beklediğim tramvay geldi ama binmedim. Pansiyon odama gitmekten vazgeçmiştim. Bir takım işleri halletmeli, onların ‘bizi bekle’ dedikleri zamana kadar ki vaktimi tasarruflu kullanmalıydım. Onlar, yapmayı düşündüğüm şeyi anlamadan harekete geçebilmek için cesaret toplamalıydım.

Eminönü Meydanı’ndaki ankesörlü telefonlardan annemleri arayıp gelişimi erteleyeceğimi söyledim. Onu buna ikna etmek zor oldu. Eve dönmemi dört gözle beklediklerini, karşılıklı özlemin onlarda da çok fazla olduğunu biliyordum. Fakat tüm acı verici manevi baskısına rağmen, bir takım yalanlar uydurup ikna ettim. Ailemi bir daha göremeyecek olmak çok kötü bir duygu. Muhtemelen, her şey bir süre geçtikten sonra unutulacaktır. Ne de olsa, büyütmeleri gereken iki küçük kardeşim daha var. Yaşam beni haklı çıkaracaktır.

Öğleden sonra İstanbul’u dolaştım… İstanbul damarlarımda son kez dolanan, müptelalığı başıma dert olmuş bir enfiye idi sanki. En akıl almaz miktarlarda zerk etmiştim kendime onu… Zira bir daha ne İstanbul, ne de yaşam…

Delicesine merak etsem de, ardımda bıraktığım suçların yankılarına dair hiçbir araştırma yapmadım. Ne önemi vardı ki? Vicdanımdaki ağır lekenin zaten farkındaydım. Başka ağızlardan duyacağım lanet dolu sözlerin ilaveten bir etkisi olamazdı.
Akşama doğru, İstiklal Caddesi’nde, rotamın beni götürdüğü salaş bir barın kapısında onları yeniden duydum: ‘Hazırlan!’ Bu emirle beraber bedenime etkimeye, itiraz edersem istediklerini zorla yaptıracaklarını anlamaya başladım.

“Biraz içmeliyim,” dedim. “Sonra sizinim.”
Ses gelmedi ve ben bunu bir onay olarak aldım.

İstiklal Caddesi’nin gece ışıkları üzerimden, o vakitte benden daha ayyaş ya da ayık insanlar yanımdan önemsiz ruhların yansımaları gibi geçiyorlardı. Caddenin uğultulu gürültüsü sarhoş bedenimi sakinleştirdi. Kendimi, zor bir kabullenişi kolaylaştırırken buldum. Muhtemelen alkolün telkinlerine kulak vermiştim. Zira sabahtan beri montumun cebinde taşıdığım tornavida, artık daha bir anlamlı görünüyordu.
Kabullenişin çilekeş patikasından alnının akıyla geçtiğinde, insanı bekleyen payelerden biri de gözü karalık. Kaybedecek hiçbir şeyiniz olmaması meselesi… İçin için bir kızgınlık büyüyordu kalbimde. Kendimi kararlı ve gözünü budaktan sakınmaz hissediyor, montumun cebindeki tornavidayı hırsla sıkıyordum.

Bekliyordum… Hamle yapmalarını ve galeyana gelerek karşılık vermeyi bekliyordum. Buna bir son vereceksem, bunun başlangıç hamlesini yapmayı, artık sabırsız bir öfkeyle bekliyordum.

Bekledim…

Bekledim…

Taksim Meydanı’ndan dolmuşa binip Aksaray’a gittim. Aklıma, Murat’la yaptığımız son dolmuş yolculuğu gelince ürktüm. Öfkem üzüntümle yumuşar gibi olmuştu. Hemen öfkeme ve yeni sahiplerimi dumur edecek hamleme odaklandım. Tornavida cebimdeydi… Sımsıkı tutuyordum… Alkol benimleydi.

Aksaray’dan tramvaya bindim ve Beyazıt’a kadar gittim. Hava serin fakat temizdi. Beyazıt’ın taş duvarlarla sıkışmış taş döşeli yollarında heyecanlı turistler fink atıyordu. Ne kadar salaktı hepsi! Onların bilmediği ne çok korkunç şeyi biliyordum ve onlar ne kadar şanslıydılar. ‘Güzel’ dedim kendi kendime ‘Öfkeni harla!’

Sultanahmet’e gelmeden dar ve karanlık bir sokağa saptım. Hızlı yürüyordum. Attığım adımlarla çınlayan taş yol ve ağzımdan çıkan duman önümden gidiyor, ben onları takip ediyordum. Öfkenin zirvelerinde uçuyordum. ‘Şimdi’ diye düşündüm ‘Olacaksa şimdi olmalı.’

“Haklısın. Şimdi olacak.”

Anında, çok şiddetli bir hareketle, tereddüt etmeden, nerede olduğumu umursamadan, çekeceğim acıyı bir nebze dahi olsun önemsemeden, o muazzam hamleyi yaptım. Cebimdeki tornavida, delirmiş kahkahalarım eşliğinde kulağıma saplandı. Onu oraya ben soktum. Sapkın bir mutluluk ve rahatlamayla! Artık onları duymayacaktım!

Artık onları duymuyorum. İki saattir kanım kulağımdan oluk oluk akıyor; pamuk yetiştiremiyorum. Zaten pamuğum da bitti, vaktim de… Onları duymuyor olsam da, kudretli iradeleriyle ruhuma azaba yakın bir baskı uyguluyorlar. Herhalde onları çok kızdırdım.

Evet. Dönüşsüz sona geldim. Kaybettiğim kan gücümü de alıyor. Başımdaki kallavi zonklama, işi bitirmem için bana yalvarıyor.

Bunları neden yazdım? Yaptıklarımın affı yok ve tüm bu ifşaat deli saçması, biliyorum. O yüzden, tüm bu hengame içinde, bu kitabı aldım… İnanın diye! Kara rahledeki meyus eser! Bu kitap…Bu kitap bir gerçek… Bu kitap var… Onlar aramızda… Çoğalıyorlar… Anne… Anne çok korkuyorum!

Sonraki Sayfa »
site ekle - Toplist

Kiisel


Zirve100 Site ekle