Con isimli Klasör

Posted by PearL | İlginç Hikayeler | Çarşamba 11 Şubat 2009 02:40

Bir Hintli hic kimsenin Windowsda “con” isimli bir klasor olusturamayacagini farketmis. Cok ilginc ve inanilmaz bir durum. Bill gates dahil Tum microsoft ekibi bunun neden olduguna bir cevap bulamamis. Inanmiyorsaniz kendiniz deneyin…

alıntıdır

AYNA

Posted by PearL | İlginç Hikayeler | Pazartesi 16 Haziran 2008 03:52

Öğrencilerinden biri ; kitabın bu kişide yarattığı şaşkınlıktan ötürü içindekini merak eder. Ancak, tüm çabalarına karşın kitabın içindekilerini öğrenemez. Öğreti bitmeden, bu kitaba el sürmek olanağı olmadığını kendisine anlatırlar.    Çaresiz dayanmış, öğretileri yutarcasına beynine katmaya, benimsemeye çabalamış dergahın yeni öğrencisi…

    Sonuçta beklediği gün gelip çatmış. Mezun olurken tören düzenlenmiş ve kendisine o kitabın bir eşi armağan olarak sunulmuştur. Yıllardır, törende alacağı kitabın içindekileri merakla bekleyen bu öğrenci kitabı aldığı halde açmıyor her nedense artık içindekileri merak etme gereği duymuyormuş! Çünkü, öğrendiklerinin dışında yer yüzünde önemli hiçbir bilginin olmadığını düşünüyormuş.

    Ancak, kitabı ona armağan eden hocası üsteleyince açıp bakmış… bakmış ki ne görsün; kitap, içinde ayna bulunan iki yapraktan ibaret! Sayfalar arasında yazı yerine aynada kendisini görünce olanı kavramış öğrenci… meğerse, bunca yıldır öğrendiği yalnızca kendisiymiş.

    Bu öyküde olduğu gibi insan bir evrendir, ne varsa kendisinin içindedir.
alıntıdır…

Dahi Çocukların Yazılı Cevapları

Posted by PearL | İlginç Hikayeler | Cumartesi 29 Mart 2008 05:01

* Yukarıdaki şiirin ölçüsü nedir?
Cevap: Yaklaşık dokuz santimetredir. (Lise 1)

Kimlere zekat verilmez?
Cevap: Şeytana. (İlkokul 5)

* Demokrasilerde kuvvetler ayrılığı kaça ayrılır?
Cevap: Üçe. Kara, deniz, hava kuvvetleri. (Orta 3)

* Mondros’u açıklayınız.
Cevap: Mondros kimdir bilmiyor (Orhan/8)

* İneğin midesi kaç bölümdür?
Cevap: İki oda, bir salon, bir mutfak (Ortaokul 1)

* Servet-i Fünun edebiyatı hangi edebi akımlardan etkilenmiştir?
Cevap: Elektrik akımından (Yaşar/Lise 3)

* Üremeyi açıklayınız.
Cevap: Anne ve babanın gece yaptığı işe üreme denir. (Gül şah/Lise 1)

* Canlıların ortak özellikleri nelerdir?
Cevap: Yol, su, camii, mezarlık.

* Orta Asya’dan göçün sebepleri nelerdir?
Cevap: Elektirik kesintisi (Gülümser/6)

* Türkiye’nin geçitlerini yazınız.
Cevap: Altgeçit, Üst geçit, yaya geçidi (Serkan/7)

* Kanuni Fransa’ya neden kapitülasyon tanımıştır?
Cevap: Bir kadına yardım etmek için (Berat/İlkokul)

* Güneydoğu Anadolu bölgesinde petrol nerelerden çıkartılır?
Cevap: Petrol, Raman ve Gazman’dan çıkartılır. (Filiz/Ortaokul 2)

* İzmir’i kim işgal etti?
Cevap: Gazeteci Hasan Tahsin (Barış/Orta3)

* Ailenin reisi kimdir?
Cevap: Anam (Sabri/İlkokul3)

* Koşma nedir?
Cevap: Yürümenin hızlı şekline koşma denir. (Samet/Lise1)

* Canlıların en küçüğüne ne ad verilir?
Cevap: Bebek

* Kasabayı kim yönetir?
Cevap: Şerif ve adamları (Kamil/İlkokul5)

* Mübarek geceler hangileridir, yazınız.
Cevap: Kına, gerdek ve dolunay gecesi (Hatice/İlkokul 5)

Akrep Ve Yelkovan

Posted by PearL | İlginç Hikayeler | Perşembe 20 Mart 2008 11:55

Yelkovanın hızına yetişemiyor çokça zaman zavallı akrep. Yelkovan hızla koşup döne dursun çemberi, akrep bir arpa boyu yol alamıyor bu zaman yarışında. Ona hiçbir zaman yetişemeyeceğini anlayınca, iyice bir savsaklıyor akrep, kızdırıyor yelkovanı… Yelkovan bu, durmak nedir yorulmak nedir bilmez! İttirmeye başlıyor arkasından akrebi. Bir müddet sonra sırtlıyor onu. Taşıyor bir an için… O an, yelkovanla akrebin kucaklaşma anıdır işte… Birbirlerine muhtaçlıklarını, ayrı düştüklerinde yoksunluklarını ve aslında birbirlerini tamamladıklarını anladıkları an… Biri olmazsa diğerinin hiçbir anlam taşımayacağı gerçeğiyle yüzleştikleri an… Zaten doğru değil midir ki hep çalışan, mağrur yelkovandansa, yorgun, tembel, yavaş akrebin isminin daha bir sıklıkla zikredildiği? Birbirlerine bağlı olmasalar, kıskançlıktan birbirlerinin gözünü oyarlardı herhalde. Ama ne mutlu ki farkındalar; Akrep ölürse yelkovan da ölecek, yelkovan ölürse akrep de can verecek… Akreple yelkovanın aşksa aşkı; sadakatse sadakati; mecburiyetse mecburiyeti böyle bir şey işte… Doğru bir ifadeyle; “VARLIĞI YAKAN, YOKLUĞU YOK EDEN” bir bağlılık…

Tam karşımdaki masada oturuyordun. Yanındakiler durmaksızın bir şeyler anlatıyorlardı sana. İlgini toplayıp onları dinleyemiyor gibiydin… Gözlerin sağa sola kayıyor, ara sıra şöyle derin bir nefes alıp içini çekiyordun. O gün bambaşkaydın. Bambaşka bir hava esiyordu etrafında. Bambaşka, tarifsiz bir sihirle çepeçevre kuşatılmış gibiydin. İşte o an, gözlerin benden yana çevrildiler. Bakışlarımız buluşup kenetlenmişti. Bu çekim alanından kendimi kurtarmak istiyor ama tutsak gözlerime sözümü geçiremiyordum. Bir hipnoz, bir büyü ya da daha öte bir gizli güç…sonrası sonsuzluk olan… Kiliseden yükselen çan sesi, bir yıldırım düşmesi ya da bir lisenin teneffüs zili, fark eder mi, bir tanesi sonlandırmıştı bu yoğunluğu. Kalkıp ayrı kapılara yönelmiştik. Bizim seçimimizdi farklı yolları seçmek… Bizim seçimimizdi konuşmadan anlaşmak… Böyle olması gerektiğine inanıyorduk. Böyle olmalıydı… Yalana ne gerek!… Buna mecburduk! Belki farklı zamanlarda göz açışımızdan hayata, belki yanlış bir yerde bakışlarımızın kesişmesinden, belki diğerlerinin bizden güçlü olduğunu bilmektendi vuslatsızlık… Düpedüz korkuyorduk. Ondandı benim kekeleyişlerim, ondandı senin her daim mahcup edan… Bağlanmıştık ama günahtı birleşmemiz. Bağlanmıştık ama gölgesi olamıyorduk birbirimizin. Teğet geçiyordu siluetlerimiz. Yasaktı. İmkansızdı.
Nasıl ki akreple yelkovan el ele verip uzaklaşamazlarsa bu diyarlardan, mecburiyet varsa, canlarının bir köşesi mızrakla delinmiş ve bağlanmışken birbirlerine, yine de kavuşamıyorlarsa; öyle bir şeydi yaşadığımız… Karanlık gecelerde yalnızca seslerimiz buluşabiliyordu kuytularda, biz refakat edemiyorduk onlara. Ben umudun şarkısını mırıldanıyordum, sen imkansızlığın… Cesur olan bendim galiba. Sen söndürdükçe, ben küllerinden doğuruyordum ümit kıvılcımlarını… Sen yine söndürüyordun sonra onları. Ateşten korkuyordun. Ateşimden korkuyordun! Ortaçağdaki hapishanelerin yahut mahzenlerdeki zindanların duvarlarını süsleyen, görkemli lakin ürkütücü meşalelere benzetiyordun ateşimi. Ateşi içinde hissetmenin, prangalara vurulmak, dahası linç edilmek anlamına geldiğini biliyordun. Oysa prangalara da vurulsak, umudu var edebilirdik doğan yeni günlerde… Sevmenin suç olmadığı, esaret gerektirmediği ülkeleri de yazıyordu kitaplar. Kitaplar ki sayfalarca okuduğum, adındaki harflerin mükemmelliğini ve tılsımını çözmeye çalıştığım yegane kaynakçam… Razıydım ben prangalara da, tutsaklığa da, giyotine de… Ya da bir ömür boyu kaçak hayatı sürmeye razıydım; her daim o diğerlerinin baskısını ve soluğunu hissetmek pahasına omzumda… Kaçsak, belki bulabilirdik cenneti. Belki takip etsek o beyaz kuşları, erebilirdik huzura…
Uykusuzluğu, şarkıları, şairin bahsettiği mecburluğu, acı kahveleri, mimozaları, “yeşili” ya da rüyaları paylaşabilirdik, buna benim kadar inansan…
Ama yenememiştin bir türlü gelecek kaygısını, gölgelerimizin uymadığını söyleyenlerin sözlerine kulak tıkayamamıştın ve vazgeçememiştin parmaklarını kütürdetmekten… Ben seni hiç özleyememiştim yahut çıldırmıştım özlemekten… Sen, bir elinde uzak diyarlara seyahat belgen –ya da kaçışın, dikildiğin vakit karşıma, fark ettiysen “elveda” dememiştim sana. Çünkü yelkovanla akrep ayrılamazdı birbirinden… Yelkovan uzaklaştığını sana dursun, volta atmaktan ötesini yapamazdı akrebin etrafında. Ve sevgi, geçmişe ışık tutmaktansa, gelecekle ilgilenirdi. Yelkovan bir bunu bilemedi… Oysa akrebin tek istediği, yelkovanın “belki yine gelirim” demeyeceği bir gelecekti…
Çünkü yelkovan, er geç gelecekti…

Küçük Çocuk Ve Dua

Posted by PearL | İlginç Hikayeler | Perşembe 20 Mart 2008 11:44

Deniz kenarına oturmuş, gözlerinide ilerdeki bir noktaya dikmişti.
Belki de bir saattir öylece duruyordu.Onun bu hâli, alışveriş için balıkçı sandallarının kıyıya dönmesini bekleyen bir ihtiyarın dikkatini çekti. Yaşlı adam, seke seke onun yanına gidip:
- Merhaba delikanlı!. dedi. Bu gün deniz çok harika değil mi?

Küçük çocuk, başını çevirmeden;
- Ama rüzgârlı, dedi. Topum denize düşünce sürükleyip götürdü.
Adam, çocuğun yanına oturup:
- Eğer biraz genç olsaydım, yüzüp onu alırdım!. dedi.
Ama şimdi adım bile atamıyorum.
Küçük çocuk, ona cevap vermedi. Ve kıyıdan uzaklaşan topunu daha iyi görebilmek için, hemen yanındaki tümseğe çıktı. Yaşlı adam, sakin bir ses tonuyla:
- Ümidini hiçbir zaman kaybetme!. dedi. Bence dua etsen çok iyi olur. Çocuk, büyük bir sevinçle:
- Dua etsem topum geri gelir mi? diye sordu. Denize düştüğü yeri bilir mi?
- Allah isterse eğer, ona öğretir!. dedi ihtiyar. Topun geri gelmese de, duaların sevabı sana yeter.

Küçük çocuk, yaşlı adamın sözlerini biraz düşündükten sonra, her okuduğunda dedesinden bahşiş kopardığı duaları ard arda sıraladı. Daha sonra da, topun dönmesi için Allah’tan yardım istedi. Ama üzüntüsü azalmamıştı.
O topa bir sürü para harcamış, bayram parasını bile ona katmıştı.
Şimdi artık tek şansı, bazen olduğu gibi, rüzgârın âniden yön değiştirmesiydi. Ama deniz çok büyüktü, topu ise küçücük. Akşam üstü hava biraz daha sertleşti. Ve güneş batmak üzereyken sandallar döndü.
Çocuk, eve gitmek istemiyordu. Bu yüzden de ihtiyarla birlikte oyalandı.
Yaşlı adam, hep aynı balıkçıdan alışveriş yapardı.

Sonunda onu bulup:
- Avınız inşallah iyi geçmiştir!. dedi Eğer varsa, birkaç kilo alabilirim.
Sandaldaki adam, bir kova içindeki balıkları gösterip:
- Zaten ancak o kadarcık tutmuştum, dedi. Denizde “av” diye bir şey kalmadı.
- Dua etmeyi denediniz mi? diye atıldı çocuk. Ümidinizi sakın kaybetmeyin!.
Balıkçı için her şey tesadüftü. Bnun için de “rasgele” derlerdi.
Ama şimdi bir şey hatırlamıştı. Yıllar yılı unuttuğu bir şeyi.
Çocuğun yanaklarını okşarken:
- Dua ha!. diye mırıldandı. O zaman tutar mıyım?
- Tutamasanız bile, duaların sevabı size yeter, dedi çocuk.
Bunu yeni öğrendim. Balıkçı, böyle bir sözü ilk defa duyuyordu.
Başını ağır ağır sallayarak:
- Ben de yeni öğrendim!. diye gülümsedi. Üstelik de küçük bir öğretmenden.
Çocuk, bu sözlerden çok hoşlanmıştı.Artık topun gitmesine üzülmüyordu. Yanındaki yaşlı adam ona bir göz kırparken, balıkçı tekrar sandala yöneldi ve ağların üzerindeki eski örtüyü açtı.
Bir top vardı orada.Henüz ıslak olduğundan, ışıl ışıl parıldayan bir futbol topu. Balıkçı, onu çocuğa uzatıp:
- Öğretmenlerin hakkı hiç ödenmez!. dedi. Bunu biraz önce denizde buldum!.
Küçük çocuk, rüyada olmalıydı. Hiç beklenmedik şeylerin yaşandığı bir rüya. Aceleyle sağa sola bakındı. Ama her şey gerçekti. Balıkçı da, sandal da, ihtiyar da…
Topu ise, işte ellerindeydi. Ona sıkıca sarılıp:
- Bir daha benden izinsiz gezmek yok!. dedi. Ya dua etmeseydim ne olurdun o zaman?

BİR ANNENİN FEDAKARLIĞI

Posted by PearL | İlginç Hikayeler | Perşembe 20 Mart 2008 07:47

Bebegimi görebilir miyim?” dedi yeni anne. Kucagina yumusak bir bohça verildi ve mutlu anne, bebeginin minik yüzünü görmek için kundagini açti ve saskinliktan adeta nutku tutuldu!Anne ve bebegini seyreden doktor hizla arkasini döndü ve camdan bakmaya basladi. Bebegin kulaklari yoktu…Muayenelerde, bebegin duyma yetisinin etkilenmedigi, sadece görünüsü bozan bir kulak yoksunlugu oldugu anlasildi.Aradan yillar geçti, çocuk büyüdü ve okula basladi.Bir gün okul dönüsü eve kosarak geldi ve kendisini annesinin kollarina atti.Hiçkiriyordu… Bu onun yasadigi ilk büyük hayal kirikligiydi; Aglayarak “Büyük bir çocuk bana ucube dedi…”Küçük çocuk bu kadersizligiyle büyüdü. Arkadaslari tarafindan seviliyordu ve oldukça da basarili bir ögrenciydi.Sinif baskani bile olabilirdi; eger insanlarin arasina karismis olsaydi.

Annesi, her zaman ona “Genç insanlarin arasina karismalisin” diyordu, ancak ayni zamanda yüreginde derin bir acima ve sefkat hissediyordu.Delikanlinin babasi, aile doktoru ile oglunun sorunu ile ilgili görüstü; “Hiçbir sey yapilamaz mi?” diye sordu.Doktor “Eger bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapilabilir” dedi.

Böylece genç bir adam için kulaklarini feda edecek birisi aranmaya baslandi.Iki yil geçti bir gün babasi “Hastaneye gidiyorsun oglum, annen ve ben, sana kulaklarini verecek birini bulduk ancak unutma bu bir sir” dedi.

Operasyon çok basarili geçti. Yeni görünümüyle psikolojisi de düzelen genç, okulda ve sosyal hayatinda büyük basarilar elde etti. Daha sonra evlendi ve diplomat oldu.Yillar geçmisti, bir gün babasina gidip sordu:
“Bilmek zorundayim, bana bu kadar iyilik yapan kisi kim? Ben o insan için hiçbir sey yapamadim… Bir sey yapabilecegimi de sanmiyorum” dedi

Babasi, “fakat anlasma kesin, su anda ögrenemezsin, henüz degil…”

Bu derin sir yillar boyunca gizlendi. Ancak bir gün açiga cikma zamani geldi… Hayatinin en karanlik günlerinden birinde, annesinin cenazesi basinda babasiyla birlikte bekliyordu.Babasi yavasça annesinin basina elini uzatti; Kizil kahverengi saçlarini eliyle geriye dogru itti; annesinin kulaklari yoktu.

“Annen hiçbir zaman saçini kestirmek zorunda kalmadigi için çok mutlu oldu” diye fisildadi babasi “..ve hiç kimse, annenin daha az güzel oldugunu düsünmedi degil mi?”

Gerçek güzellik fiziksel görünüse bagli degildir,ancak kalptedir!

Gerçek mutluluk, gördügün seyde degil, asil görünmeyen yerdedir…

Gerçek sevgi, yapildigi bilinen seyde degil, yapildigi halde bilinmeyen seydedir…

GİZEMLİ GECE

Posted by PearL | İlginç Hikayeler | Perşembe 20 Mart 2008 07:43

Bir mühendis olan Necdet Durmaz kendi otomobiliyle yolculuga çikmisti. Çalismakta oldugu firma tarafindan görevlendirilmis ve Istanbul’dan Malatya’ya gidiyordu. Bu ildeki fabrikada bir arizayi acilen gidermesi gerekiyordu.

Ancak yol üzerindeki Kirsehir’in Derebayiri geçerken otomobili bozuldu. Hemen köylülerden yardim istedi. Aksam vakti oldugu için kimse bir sey yapamiyordu.Necdet Durmaz geceyi mecburen orada geçirecek, sabah olunca da yakindaki bir kasabaya otomobili çekilecekti.

Kendisine hemen Köy Misafirhanesi’nde yer verildi. Necdet Durmaz burada bir süre dinlendikten sonra muhtarin yanina gitti. Muhtar misafirlerini en iyi sekilde agirlamak için her türlü ayrintiyi düsünüyor, otomobilini de merak etmemesini sorunu çözeceklerini söylüyordu. Muhtar, Necdet Durmaz o gece köy meydaninda düzenlenecek olan dügüne davet etti.

Mustafa Belli köy meydanina geldiginde , bütün kalabalik oraya toplanis egleniyordu. Davullar zurnalar çaliyor, köy halki halay çekiyordu. Bir süre sonra Necdet Durmaz gürültüden uzaklasmak için kalabaligin arka tarafina yürüdü. Agaçlarin basladigi yerde tek basina duran çok güzel bir kiz gördü. Yanina yaklasti ve onunla tanisti. Bu genç kiz köyde ögretmen olarak çalisiyordu. Istanbul’dan gelmisti.

Birlikte korulugun içinde yürüdüler. Hava oldukça serin oldugu için, Necdet Durmaz genç kiza ceketini verdi. Korulugun bittigi yerde, tepe basliyordu. Genç kiz daha fazla eslik etmemesini, evinin o tepenin ardinda oldugunu söyledi. Orada ayrildilar.

Necdet Durmaz ne o gece , ne de ertesi sabah genç kizi aklindan çikaramadi. Onu tekrar görmek istiyordu. Köy muhtarina gidip, durumu anlatti ve genç kiz hakkinda bir seyler ögrenmek istedi. Ancak o bunlari anlatirken, muhtar saskinlik içinde onu dinliyordu. Çünkü bahsettigi ögretmen geçen kis evinde çikan yanginda ölmüstü.

Muhtar Necdet Durmaz’i ikna edemedi ve birlikte o tepenin ardina hala yikintilari duran eve gittiler. Necdet Durmaz’in bunu anlayabilmesi olanaksizdi. Verdigi tüm bilgiler dogruydu ancak ona, bu genç kadinin artik yasamadigi söyleniyordu.

Muhtar sonunda dayanamamış ve Necdet Durmaz’i genç kizin mezarina götürdü. Köy mezarligina girdiklerinde onlari bir sürpriz bekliyordu. Uzakta duran bir mezar tasinin üstünde Necdet Durmaz’in ceketi asili duruyordu….

BABAM SEYREDİYOR

Posted by PearL | İlginç Hikayeler | Perşembe 20 Mart 2008 07:38

Ortaokulda okuyan ve kısa bir süre önce annesini kaybeden genç,babasıyla
birlikte yaşıyordu.
>Babasıyla aralarında çok güzel bir dostluk vardı.Genç
>okulun futbol takımındaydı.Takımdaydı ama, ufak-tefek yapısı ve
>tecrübesizliği sebebiyle hoca ona bir türlü maçlarda görev vermiyordu.
Bu yüzden her zaman yedek kulübesinde otururdu.
>Buna rağmen babası hiçbir maçını kaybetmez ve her zaman ayağa kalkar
tezahürat yapardı.
>Liseye başladığında yine sınıfın en sıska öğrencisiydi.Fakat babası onu
hep
>futbol oynamaya
>teşvik etti;bununla birlikte,eğer istemezse oynamayabileceğini de
belirtti.Delikanlı futbolu
>seviyordu ve takımda kalmaya karar verdi.Her idmanda elinden geleni
yapıyor
>takımın as
>oyuncusu olmaya gayret ediyordu.Ama sürekli yedek kulübesinde
oturmaktan kurtulamadı.
>İnançlı babası tribünde her zaman ki yerini alıp o?lunu
>desteklemek için tezahürat yapmaya devam ediyordu.
>Genç üniversiteye başladışında futbol onun için önemini kaybetmeye yüz
tuttu,ama yine de
>elinden geleni yaptı.Herkes onun okul takımına giremeyeceğinden emin olsa
>da
>o bunu başardı.
>Takımın antrenörü onu listeye dahil ettiğini,Çünkü her idmana yüreğini
koyduğunu ve takımın
>diğer üyelerini de şevke getirdiğini itiraf etti.
>Takıma girebildiği onu o kadar
>heyecanlandırdı ve sevindirdi ki ,soluğu en yakın telefon kulübesinde
aldı
>ve babasına müjdeyi
>verdi.Onun bu başarısına sevinen baba mutluluğunu paylaştı ve kendine
maçların sezonluk
>biletlerini göndermesini istedi.
>Üniversitede dört yıl boyunca hiçbir idmanı kaçırmayan genç,ne yazık
ki hiçbir maçta oynayamadı.
>Futbol sezonunun sonlarına doğru,büyük bir eleme maçının idmanı için
sahaya
>çıkmaya hazırlanan
>gencin yanına, elinde telgrafla antrenörü geldi.Delikanlı telgrafı
okuyunca
>ölüm sessizliğine
>büründü.Güçlükle yutkunarak hocasına şunları söyledi
>”Bu sabah babam ölmü? izninizle bu gün idmana gelmesem?”
>Hocası onun şefkatle boynuna sarıldı ve”bu
>hafta dinlen evlat” dedi.Ve cumartesi günkü maçada gelmeyi aklından
geçirme.”
>Cumartesi geldi çattı,ama okul takımının durumu hiçde iyi
de?ildi.Maçın sonlarına doğru sessizce bir
>kişi soyunma odasına girdi,formasını ve futbol ayakkabısını giyip
sahanın kenarına çıktı.
>Babası ölen ufaklıktı bu!
>Antrenör ve oyuncular bu azimli arkadaşlarını bu kadar kısa sürede
tekrar aralarında görmekten son
>derece şaşkındılar..
>Hocasının yanına giden genç “Lütfen izin verin oynayayım” dedi.
>”Bu gün oynamak zorundayım.”
>Hocası önce onu duymamış gibi davrandı.Böylesine zor bir eleme
>maçında takımının en kötü oyuncusunu sahaya çıkarmasına imkan
olmadığını düşünüyordu.Ama genç o
>kadar ısrar etti ki,sonunda ona acıyan hocası razı oldu:”Peki,oyuna
girebilirsin.”
>Gencin oyuna girmesinin üstünden çok geçmemişti ki,hem hoca,hem
oyuncular hem de arkadaşları
>gördüklerine inanamadılar.Daha önce hiç oynamamış bu meçhul ufaklığın
her hareketi harika,attışı
>her pas isabetliydi.Karşı takımın oyuncuları onu durduramıyordu.Koşuyor
pas
>veriyor, savunmaya
>geçiyor ve maçın yıldızı gibi parlıyordu.Sonunda gencin takımı aradaki
farkı
>kapattı,nihayet atılan
>gollerle de beraberliği yakaladı.Ve son saniyelerde
>ufaklık topu tek ba?ına sürükleyip herkesi geçti ve galibiyet golünü
attı.Maç bitmişti,okulun taraftarları sevinç çığlıkları
atıyor,arkadaşları
>ufaklığı omuzlarında taşıyordu.
>Seyirciler stadyumu terk ettikten,oyuncular duşlarını alıp soyunma
odasına
>boşalttıktan sonra,takımın
>hocası ufaklığı bir köşede tek başına sessizce oturduğunu fark
etdi.Yanına
>gidip “Evlat,inanmıyorum.
>Bu gün bir harikaydın” dedi.”sana ne oldu bunu nasıl yaptın anlat bana
“dedi.
>Hocasına bakan genç gözleri dolu dolu şunları anlattı:
>”Babamın öldüğünü biliyorsunuz.
>Peki onun gözlerinin görmediğini de biliyor muydunuz?”
>Delikanlı güçlükle yutkundu,Gülümsemeye çalıştı.
>”Babam bütün maçlara geldi.Çünkü görmediği halde beni desteklemek
istiyordu.
>Ve ilk defa
>bu gün beni görebilirdi.
>Ben bu fırsatı kullanmak ve oynayabildiğimi ona
>göstermek istedim!!!!!””

Bir Aşk Hikayesi

Posted by admin | İlginç Hikayeler | Salı 18 Mart 2008 07:29

Bugün sakin ve güzel bir gündü. Görünüşte diğer günlerden farkı olmayan bir gün; ancak, hiç de göründüğü gibi bir gün değildi. Bakmasını bilen için hiçbir zaman günler birbirinin aynısı değildir. Çevreye kapalı gözle bakanlar olan bitenden habersiz yaşadıkları için çevrelerinden hiçbir şeyin değişmediğini söylerler. Aradan yıllar geçmesine rağmen görüştüğünüz birine: “Ben oradan ayrıldıktan sonra neler oldu, ne değişti?” diye sorduğunuz zaman genellikle: “Her şey bıraktığın gibi” cevabını alırsınız. Bu sözün iki anlamı var: “birincisi, sana anlatmak istemiyorum, ikincisi ise ben kör yaşıyorum….” Ne yazık ki bu gizli cevaplardan çoğu zaman ikincisi doğru oluyor. Bundan şunu anlıyoruz ki biz bir sürü körle dolu bir dünyada yaşıyoruz. Bu insanların dünyayı anlamaları ve ona karşı da tavır almaları da çok farklı oluyor. Onlar dünyayı körlerin fili tarif etmesi gibi parça parça anlıyorlar, bu yüzden de mutlu olmaları mümkün olmuyor. O bunları düşünürken karşı balkondan bir müzik sesi geldi. Sonra etrafındaki çiçeklerin kokusunu hissetti. Bir rüzgar esti, onun serinliği bütün vücudunu sardı. Balkona baktı, çok güzel sarışın bir kız balkon demirlerine dayanmış gökyüzüne bakıp müziğin ritmine uyarak başını sallıyor ve ara sıra ağzındaki sakızı şişirip şişirip patlatıyordu. Önce kıza baktı. Sonra müziğe kulak verdi. Çok yanık bir türküydü bu. Sonu hüsranla biten, acı bir aşk hikayesinin türküsü.. Türküleri ve bunların hayatla olan sıkı bağlarını düşündü. Hiçbir edebi tür Türküler kadar hayatı derinden kavramıyordu. Yine hiçbir edebi tür Türküler kadar yaşanmamıştır. İşin garibi, Türküler hep yanık, hep acıklıydı. Hemen hepsinin temelinde gönül kanatan bir hikaye vardı. Bu yüzden de Türkülerimiz hep gözü yaşlıdır. Onları dinleyenlerin de gönülleri kanar ve gözleri yaşarır. Anadolu’da görev yaparken küçük bir kız çocuktan bir türkü dinlemişti. Nişanlanan genç başlık parası biriktirmek için gurbete çıkar. Aradan yıllar geçer. Başlık parasını biriktiren genç adam evine varır. İçeriye girer onu kimse karşılamaz. Ev boştur ve terk edilmiş bir hali vardır. Bir müddet sonra komşular onun etrafını alırlar. Genç adam onlara ana babasını sorar. Ona iki mezar gösterirler: “Aha anay babay burda” derler. Genç sarsılır, gözleri dalar, bir müddet geçer; bu sefer de: “Ya nişanlım Fato nerde” der. Komşular birbirinin yüzüne bakarlar ve: “O çoktan evlendi” diye cevap verirler. Gurbetten dönen bu insan kendi köyünde gurbeti bulur. Ana babası ölmüş, sevdiği Fato’su başkasının olmuştur. Artık o orada duramayacak ve çekip gidecektir. Çünkü başka çaresi kalmamıştır.
Balkondan gelen sesteki Türkü de bundan farksızdı. O anda bunun gibi binlerce, hatta yüz binlerce anlatılmamış sevda masalını düşündü. Bunlar bilinen hikayelerdi, ya bilinmeyenler. Çevresindeki insanları düşündü. Yanından gelip geçen bu insan selinde kim bilir ne acı fakat anlatılmamış sevda hikayeleri vardı. Sonra kendini düşündü. Onu hala yakan ve bir türlü peşini bırakmayan bir hikayesi yok muydu? Elbette vardı; ama ne yazık ki bu hikayenin bir Türküsü bile yoktu.
Gözlerini uzaklara, çok uzaklara dikti. Önündeki beton blokları delen bakışları çok uzak yıllara uzandı. İçinde çok ince bir sızı başladı. Bu sızı yavaş yavaş bütün uzviyetini sardı. Öyle ki bir müddet sonra baştan ayağa acı içinde kaldı. Bunca yıldan sonra hala aynı duyguları duyuyor olmasına şaştı. Kalbi çarpıyor, sanki yeniden o güzel günlere geri dönmüş gibi yüzü kıpkırmızı kesiliyor, dili tutuluyor, içi daralıyordu. Yaşı altmışı geçiyordu. Aradan yirmi yıl geçmişti. O hala yüreğini yakan bu aşkı içinden söküp atamamış, ondan kaçamamıştı. Sevdiği kadını nerede ve nasıl tanıdığını hiç düşünmedi. Onu görmeden sevmiş, ona deliler gibi bağlanmıştı. Aylarca konuşmuşlar, telefonlaşmışlardı. Onu çok sevmişti, fakat, sevdiği kadın evliydi. O da evliydi. Buna rağmen onu çok sevmişti. Kadın da bu duygulara kayıtsız kalmamış o da onu tertemiz duygularla sevmiş, ona bağlanmıştı. Bu çaresiz bir aşktı. Kavuşmaları, aynı çatı altına gelmeleri, birlikte bir yuva kurmaları imkansızdı. İkisi de bunu biliyordu, bu çaresizliği yenmeye güçleri yoktu. Kader onları koparılması imkansız bağlarla ayrılığa bağlamıştı. Bu bağları koparmaya çalışmadılar. Biliyorlardı ki bu bağları koparmaya çalıştıkça çaresizliklerini daha derinden anlayacaklar ve daha çok acı çekeceklerdi. İlk buluşmalarını düşündü. İstanbul’da buluşmuşlardı. İkisi de on sekizlik aşıklar gibi heyecanlıydı.. Yanlarında daha üç kadın vardı. Bir müddet birlikte konuştular, sonra kadınlar kalkıp onları baş başa bıraktılar… Adamını dili tutulmuştu, hasretlisi yanındaydı. Ona istese dokunabilirdi; ama, buna bir türlü cesaret edemiyordu… Dokunsa sanki elinden uçup gidecekmiş gibi bir hisse kapılıyordu… Ona, canım, sevgilim sen benim bir tanemsin, sen benim ömrümün anlamısın, sen benim ruhumsun, sen.. sen… ve daha bunun gibi dünyada ne kadar güzel şey varsa söylemek istiyordu… Fakat boğazına bir şey düğümlendi… Bütün bu düşündükleri orada takılı kaldı, bir türlü dudaklarından dökülüp o sevgili yare ulaşamadı…

Kadın onunla pek göz göze gelmek istemiyordu… Nedendir bilinmez ama, adam, her şeyin bittiğini düşünüyordu… Daha önceki konuşmaların sıcaklığını bir türlü bulamıyordu… Ancak onu çok daha derinden sevdiğini hissediyordu. Yüreğini büyük bir acı sardı. Gözleri doldu… Ağlamamak için kendini güç tuttu… Kadın konuşmasını bekledi ve dayanamadı: “Söyle” dedi. Adam önüne baktı. Konuşmaya gücü yoktu. Konuşsa sesi ağlamaklı çıkacak ve kendini tutamayıp ağlayacak, etraftakilere rezil olacaktı… Kadına: “gözlerime bakmıyor musun, anlamıyor musun?” diyebildi… Kadın: “Elbette bakıyorum ve anlıyorum, o kadar aptal değilim” dedi. Adam: “Bana doğru söyle, beni seviyor musun?” diye sordu. Kadın: “evet” dedi… Çok mutlu olmuştu… Ama içindeki azabı bu söz de dindiremedi… Biliyordu, bu ilk ve son buluşmaydı… Kadın aynı şeyi düşünüyormuydu bilmiyordu… Belki onu kırmamak için: “Gün doğmadan neler
doğar, bakarsın ilerde yine buluşuruz, yine görüşürüz” dedi… Bu pek inand! ırıcı gelmedi adama…

Ayrılma zamanı gelmişti. Kalktılar… Yürüdüler ve yemek yiyen diğer üç kadının yanına gittiler. Adam: “Ben gidiyorum, siz yemek yiyorsunuz, sofrada elinizi sıkmayım, tanıştığıma memnun oldum” dedi ve hemen yanında ayakta duran sarışın kadının elini tuttu. Ona ne dediğini bilmiyordu… Ayrıldılar… Adam giderken defalarca geriye dönüp o güzel sevgilisine içi kan ağlayarak baktı… Ne yazık ki onun sırtı ona dönüktü, yüzünü çok istediği halde göremedi…

Bu onların son görüşmesi olmuştu……
Saatlerce oturduğu yerden biraz zorlukla da olsa doğruldu. Evin önündeki çiçeklere doğru yürüdü. Hepsine teker teker baktı ve hepsini okşayıp sevdi. En sonunda bir sarı gülün önünde durdu. Onu eline aldı. Eğildi ve derin derin içine çekerek kokladı. Yapraklarını tek tek okşadı, sevdi. Yoldan geçenler bu yaşlı adamın çiçekleri ne kadar sevdiğini düşündüler. Ona hayretle baktılar, gıpta ettiler. Ne yazık ki hiç biri onun o sarı gülü neden bu kadar sevdiğini ve onu okşarken içinde bir ateşin yandığını bilmiyordu. Gülün üzerine düşen iki damla gözyaşını ise yaşlı adamın kendisinden başka hiç kimse görmedi.

Aşkın Hikayesi

Posted by admin | İlginç Hikayeler | Salı 18 Mart 2008 07:28

Bir zamanlar, bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış:
Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri, Aşk dahil.

Bir gün, adanın batmakta olduğu, duygulara haber verilmiş. Bunun üzerine hepsi adayı terk etmek için sandallarını hazırlamışlar.Aşk, adada en sona kalan duygu olmuş çünkü mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş.Ada neredeyse battığı zaman, Aşk yardım istemeye karar vermiş. Zenginlik, çok büyük bir teknenin içinde, geçmekteymiş.Aşk, “Zenginlik, beni de yanına alır mısın?” diye sormuş.Zenginlik, “Hayır, alamam.Teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer yok.” demiş.Aşk, çok güzel bir yelkenlinin içindeki Kibir’den yardım istemiş. “Kibir, lütfen bana yardım et!”, Kibir “Sana yardım edemem, Aşk. Sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedebilirsin.” diye cevap vermiş. Üzüntü yakınlardaymış ve Aşk yardım istemiş: “Üzüntü, seninle geleyim.” Üzüntü “Of, Aşk, o kadar üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var.” Mutluluk da Aşk’ın yanından geçmiş; ama o kadar mutluymuş ki Aşk’ın çağrısını duymamış. Aşk, birden bir ses duymuş. “Gel Aşk! Seni yanıma alacağım…”Bu Aşk’tan daha yaşlıca birisiymiş. Aşk o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki, onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl edememiş. Yeni bir kara parçasına vardıklarında, Aşk’a yardım eden yoluna devam etmiş. Ona ne kadar borçlu olduğunu fark eden Aşk, Bilgi’ye sormuş: “Bana yardım eden kimdi?” Bilgi “O, Zaman’dı” diye cevap vermiş. “Zaman mı? Neden bana yardım etti ki?” diye sormuş Aşk. Bilgi gülümsemiş:

“Çünkü sadece Zaman Aşk’ın ne kadar büyük olduğunu anlayabilir”

Sonraki Sayfa »
site ekle - Toplist

Kiisel


Zirve100 Site ekle