Ayağı Dikenli Serçe

Posted by PearL | Efsane Hikayeleri | Çarşamba 20 Mayıs 2009 02:47

bir varmış bir yokmuş her kesin biri birilerine güvendiği amma yalancılarında olduğu çok eski zamanlarda bir serçe varmı!.. hikaye bu ya bizim serçenin ayağına günün birinde bir diken batmış. serçe; bunu nasıl çıkarayım diye diyar diyar dolaşmış. o zamanlarda sac ekmek yapan bir aile görür ve onlardan yardım istemeye karar verir; \ev sahibi ev sahibi\ evin yaşlı kadını cevap verir; \uyrun serçe yavrum\ serçe; \aman efendim beni bu acıdan kurtar! ayağıma bir diken battı acısından duramiyorum\. tamam der yaşlı bayan ve serçenin ayağına batmış büyük bir diken çıkarır ekmek pişirdiği sacın altına atar ve ekmeğini pişirmeye devam eder… serçe; \hani benim dikenim onu neden yaktın. ya bana yedi ekmem verirsin ve ya bana dikenimi verirsin\. yaşlı kadın; \aman serçe yavrum ben seni yaralı halden kurtardım sen bana teşekür edeceğine benden diken karşılığında bunca ekmem istiyorsun\. serçe; \anlamam bana ya dikenimi verirsin yada yedi ekmek\ yaşlı kadın bakar çaresi yok! tamam der ekmeği verir… yedi ekmem alan serçe yola koyulur az biraz yol gittikten sonra bakar bir çoban serçeninde karnı acıkmış; \çoban kardeş gel yemek yiyelim bak bende kocaman yedi ekmek var ikimizede yeter ve artar\ çoban; \ amam\ der zaten acıkmıştır. ikisi bir güzel karınlarını doyururlar ama öin serçe bu kes çobana aynısını yapar. \ya bana ekmeğimi verirsin ve ya yedi koç\ uzatmayalım koçlarıda alır yola koyulur. bir düğüne rast gelir onlarada der ki; \gelin bu yedi koçu keselim bütün davetlilere bir güzel ziyafet çakelim\. koçlar kesilir kazanlar dolusu yemekler pişirilir, davetliler tam bir ziyafet çekerler, ama serçe bu kez; \ya bana yedi koçumu verirsiniz, ve ya gelini\. aman sende olurmu hiç gelini biz sana nasıl veririz serçe diretir; \kesinlikle ben koçlarıma karşı gelini istiyorum\. hikaye bı ya gelinde verilir serçeye… serçe oradanda çıkar yola epey bir yol gittikten sonra bir seyyar satıcı ile karşılaşır. seyyar satıcı; \hayırdır bu gelini nereye götürürsün sen bir serçesin ne yaparsın bu gelin\. serçe; \en sana gelini verirsem sende karşılığında bana bir düdük verir misin?\ \hay hay tabiki veririm\ düdüğü alan serçe yüksekçe bit taşın üstüne çıkar düdüğü ağzına koyar ve var gücü ile; \duuuuut duuuuut\ der uçar gider… acaba biz insanlarda bu masal serçesi gibi hiç bir şeyimiz yokken hatta ayağımıza bir diken batmışken atıldığımız hayatta ne kadar adil davranıyoruz. ve ne kadar zalim olsak\ a son nefesi bir duduk gibi çalarak terk etmiyormuyuz tüm kaznçlarımızı..

alıntıdır

55 Yıllık Mescid İ Aksa Nöbetçisi

Posted by PearL | Efsane Hikayeleri | Pazartesi 6 Nisan 2009 05:14

Mevki Kudüs. Mekân Mescid-i Aksa, tarih 21 Mayıs 1972 Cuma. Ben ve gazeteci arkadaşım rahmetli Said Terzioğlu, İsrail Dışişleri rehberlerinin yardımı ile bu mübarek makamı dolaşıyoruz.

Kudüs Kapalı Çarşısı`nda rüzgar gibi dolanan entarili kahvecilerin ellerindeki askılara çarpmadan biraz yürüdünüz mü, önünüze çıkan kapı sizi Mescid-i Aksa`nın önüne kavuşturur. Mirac mucizesinin soluklanıldığı ilk Kıble`mize yani… Hemen oracıkta, ilk avlu vardır ki, hâlâ bizim lâkabımızla anılır. “12 bin şamdanlı avlu” derler oraya. Yavuz Selim 30 Aralık 1517 Salı günü Kudüs`ü devlete katmıştır da, ortalık kararmıştır. Yatsı namazını o avluda kılar. Kendisi ve bütün ordu beraber. Şamdanları yakarlar. Tam 12 bin şamdan… O isim oradan kalmadır. Sekiz on basamaklı geniş merdiveni adımladınız mı, o mukaddes Mescid`in bağdaş kurduğu ikinci avluya ulaşırsınız.

Onu o merdivenin başında gördüm. İki metreye yakın bir boy… İskeletleşmiş vücudu üzerinde bir garip giysi… Palto?.. Hayır, kaput, pardösü veya kaftan?.. Değil. Öyle bir şey işte.

Başındaki kalpak mı, takke mi, fes mi? Hiçbirisi değil. Oraya dimdik, dikilmiş.

Yüzüne baktım da, ürktüm. Hasadı yeni kaldırılmış kıraç toprak gibi. Yüz binlerce çizgi, kırışık ve kavruk bir deri kalıntısı.
Yanımda İsrail Dışişleri Bakanlığı Daire Başkanı Yusuf var. Bizim eski vatandaşımız. İstanbullu. “Kim bu adam?” dedim.
Lâkaydi ile omuz silkti. “Bilmem.” diye cevap verdi. “Bir meczup işte ! “

” Ben bildim bileli, yıllardır burada dururmuş. Çakılı gibi, hâlâ duruyor ya… Kimseye bir şey sormaz. Kimseye bakmaz, kimseyi görmez.”

Kan mı çekti nedir?

Nasıl, neden, niçin halâ bilmiyorum. Yanına vardım. Türkçe “Selâmün Aleyküm baba.” dedim.

Torbalanmış göz kapaklarının ardında sütrelenmiş gibi jiletle çizilmişçesine donuk gözlerini araladı. Yüzü gerildi. Bana, bizim o canım Anadolu Türkçemizle cevap verdi:

-Aleykümüsselam oğul… Donakaldım. Ellerine sarıldım, öptüm öptüm…

-Kimsin sen, baba? dedim.

Anlattı ki, bende size anlatacağım.

Ama evvelâ biliniz. O canım Devlet çökerken, biz Kudüs`ü 401 yıl 3 ay 6 günlük bir hakimiyetten sonra bırakırız. Günlerden 9 Aralık 1917 Pazar günüdür. Tutmaya imkân yok. Ordu bozulmuş, çekiliyor, Devlet, zevalin kapısında. İngiliz girinceye kadar geçen zaman içinde yağmalanmasın diye oraya bir artçı bölük bırakırız. Âdet odur ki, kenti zapteden galip, asayiş görevi yapan yenik ordu askerlerine esir muamelesi yapmaz.

Anlattı, dedim ya. Gerisini tamamlayayım.

-Ben, dedi, Kudüs`ü kaybettiğimiz gün buraya bırakılan artçı bölüğün-
den…

Sustu. Sonra, elindeki silahın namlusuna sürdüğü fişekleri ateşler gibi zımbaladı:

-Ben, o gün buraya bırakılmış 20. Kolordu, 36. Tabur, 8. Bölük, 11. Ağır Makineli Tüfek Takım Komutanı Onbaşı Hasan`ım…

Yarabbi. Baktım, bir minare şerefesi gibi gergin omuzları üzerindeki başı, öpülesi sancak gibiydi…

Ellerine bir kerre daha uzandım. Gürler gibi mırıldandı:

-Sana, bir emanetim var oğul. Nice yıldır saklarım. Emaneti yerine teslim eden mi?

-Elbette, dedim, buyur hele…
Konuştu:

-Memlekete avdetinde yolun Tokat Sancağı`na düşerse… Git, burayı bana emanet eden kumandanım Kolağası (Önyüzbaşı) Musa efendi`yi bul. Ellerinden benim için bus et (öp). Ona de ki…

Sonra, kumandanı olduğu takımın makinelisi gibi gürledi:

-O`na de ki, gönül komasın. Ona de ki, “11. Makineli Takım Komutanı
Iğdırlı Onbaşı Hasan, o günden bu yana, bıraktığın yerde nöbetinin başındadır. Tekmilim tamamdır kumandanım. dedi” dersin.

Öleyazdım.

Sonra yine dineldi. Taş kesildi. Bir kez daha baktım. Kapalı gözleri ardından, dört bin yıllık Peygamber Ocağı ordumuzun serhat nöbetçisi gibiydi. Ufukları gözlüyordu. Nöbetinin başında idi. Tam 55 yıl kendisini unutuşumuzdaki nadanlığımıza rağmen devletine küsmemişti.

BALIKESİR-ÇANAKKALE BÖLGE TEMSİLCİSİ olduğum ZAMAN Gazetesi ‘ nde köşe yazarı olan merhum İlhan Bardakçı’nın bu yazısını okuduğum zaman gözyaşlarımı tutamamıştım .
Daha sonra Bardakçı şunları ekler :
“ Hasan Onbaşı bizdendi . .. O halde unutulmak kaderi idi. Öyle de oldu zaten . Aramadık ki , bulalım . Bulunamazdı zaten .O ki göklere baş vermiş ulu bir servi idi. Ve bizler ki başımızı kaldırmış olsak bile uzandığı feza ufkuna yetişemeyecek cılız otlara dönüşmüştük . Biz sadece unuturduk . Unuttuğumuz diğerleri gibi …O nöbet noktasındaki elmas manayı da unutmuştuk .”

Mescid-i Aksa’da 55 yıldır nöbet tutan Iğdır’lı Onbaşı Hasan’ın bulunması için zamanın Genelkurmay Başkanı , araştırma yaptırdığını söylüyor ve ordusunun kahraman Mehmetçiğini arıyordu .
Biz yad ellerde neler bırakmadık ki … Bir zamanlar o topraklar vatanımızdı ve şad eller idi .

Mescid-i Nebevi’nin müdafii olarak kılıcını sadece Hazreti Peygamber(sav)e teslim eden Fahreddin Paşa gibi Kudüs’te Mescid- i Aksa’nın kapısında 55 yıldan beri nöbet tutan Iğdır’lı Hasan Onbaşı’yı da bu millet rahmetle anıyor , aziz hatıraları önünde saygıyla selam duruyoruz .

Ahmet Müfit Kutlu
alıntıdır
kaynak : hikayeler

Korkuyorsun Ademoğlu!

Posted by PearL | Efsane Hikayeleri | Perşembe 15 Mayıs 2008 00:26

Caminin kapıları büyük bir gürültüyle kapandığında dizleri üstüne çökmüştü bile. Buzlu camlardan içeri süzülen ay ışığı tanrıya açtığı kollarını aydınlatıyordu bir tek. Gözyaşlarının tuzu göğsündeki yarayı acıtıyordu ama tek hissettiği; mutluluktu. Mutluydu ama umutsuzdu da. Sabah daha güneş doğmadan atmıştı kendini Allah`ın evine. Yalın ayak ve susuzluktan kuruyan dudakları mırıldanarak…

«Affet Allah`ım… affet»

 

Hala gözleri kubbenin oyuğunda karanlığa bakıyordu. Gözyaşları birikti göz çukurlarında. Başını usulca öne eğdi. Ölüme yürüyen bir kulun bakışlarını gösterdi dört bir yana. Yumruklarını sıktı. Kollarını iki yana açmış bekliyordu ölümü. Ölüm meleğini.

 

«Gel… Yalvarırım… Sana geldim. İşte uzandım kollarına… Ruhumu götürmene geldim…»

 

Ay ışığı karanlıkla örtülmeye başladı. Ağır ağır soluyan bir nefes hissetmeye başladı ensesinde. Tedirgin yüreğine içinden haykırıyordu

«Korkmuyorum…»

 

«Korkuyorsun!!!»

 

«Korkmuyorum… Günahlarım revan etti yüreğimi Allah`ım. Bir gün yüzü daha görmek hak değil bana.»

 

Arkasına dönme cesareti yoktu bedeninde. Bir demet ışık süzmesi vardı sanki kubbenin içinde. Mıhladığı gözlerini kırpamıyordu.

 

«Korkuyorsun. Ey ademoğlu sen eğmezdin başını unuttun mu? İnanmazdın beni ve seni yaratana. Şimdi, ne edersin bu halde?»

 

«Bir sözüm yok hiçbirine. Ama, dermansız her bir günüme merhamet ey melek.»

 

Dışarıda hava yazdı ama soğumaya başladı dört duvarın içi. Sonra ıslıkla esmeye başladı rüzgar.

 

«Ademoğlu bilir misin ölüm diye bildiğiniz, doğmaktır gerçek hayata? Senin canını almak iyiliktir sana.»

 

«Hayır, merhamet. Yıllar yılı cellatlık ettim tüm kullarına.»

 

«Ben de bir kulum, unutma!»

 

«Sen kulluğumun sahibisin yaratandan ötürü. Bir hançer getirdim yeleğimde. Eğer sen almazsan, ben alırım bu canı. Tek dermanım bu kaldı kendime»

 

«Sen aldığını sanırsın, verirsin bana. Hep istersiniz ekmeden buğdayı, başağı vermesini. Şimdi de günahla kavrulan yüreğinle âhireti mi istersin? Ömründe aldığın canları düşünmedin mi? Kendini ölüm meleği sandın. Cehennem bile soğuk gelir affına»

 

Gittikçe artan rüzgar sarsıyordu bedenini. Tel tel saçları, kucağına düşmeye başladı.

 

«Hep bir yolda yürüdüm, nereye varacağımı bilmeden. Firavun oldum düşünmeden ölümü… Kafir… (ağlamaya başlar) Kafir oldum affına sığındım, geldim kapına… Al bu canı at ateşine ama bana bırakma. Kor demirden ceketler giydir, erisin derim çekeyim cezamı.»

 

Sözünü keser.

«Suss!»

 

Sessiz bir bekleyiş vardır. Kucağına yığılan saçları yavaşça yükselir önünde. Üç beş metre karşısında bir pencere oluştururlar. Kalbinin sesini kulaklarında duymaya başlarken çığlıklar gelir dört bir yandan. Yüzünü aydınlatan alevlere bakakalır.

 

«Ne o? Şaşırdın mı ademoğluuu? Al hançeri ver canını. Götüreceğim yerle tanıştın artık»

 

Tek bir kelime bile çıkmadı kursağından. Düşündü. Dünya neresiydi? Ve ölümden ötesi? Ağlamaktan titreyen yüzünü yakıyordu sıcağı. Her bir ruh iskeletiyle köz oluyordu uçsuz bucaksız kazanda. Gözleri yoktu. Birbirlerine sarılıp Allah`ın adını haykırıyorlardı. Birden tutuştu saçlar ve yok oldular.

Karanlıkta bir ay ışığı kalmıştı, bir de Azrail.

Yaşlı adamsa çoktan hançerlemişti göğsünü.

 Sabah namazında camiye gelenler bir tek hançerini buldular yerde, bir de ağarmış saçlarını.

KEÇİ AYAKLI PAN

Posted by PearL | Efsane Hikayeleri | Cuma 4 Nisan 2008 01:56

Hermes´in bütün çocuklarının en efsanevi olanı, sürülerin, çobanların ve kırların tanrısı olan Pan idi. Pan dağlık Arkadia´da doğmuştu. Efsaneye göre Hermes genç bir Nympha ile evlenmek için kızın babasının yanında çoban olarak çalışmaya başlamış. Onun koyunlarını gütmüş ve kısa bir süre sonra hem babanın hem de kızın gönlünü kazanmış. Böylece sevdiği kızla evlenebilmiş. Bu evliliğin sonucunda keçi ayakları ve kuyruğu ile Pan dünyaya gelmiş. Alnında iki boynuzu çenesinde de bir teke sakalı varmış.

Ormanlarda, kayalarda ve mağaralarda yaşayan Pan, sürüleri göz etmekten, perileri seyretmekten, flütünün ahenkli sesleri ile çobanları şaşırtmaktan büyük zevk alırdı. Ama bazen de kötü niyetli kötü bir varlık gibi ıssız yerlerde, dağ başlarında, yolunu şaşıran, tek kalan insanlara görünür onları korkuturdu. Bütün tabiat zevkleri ve aynı zamanda korkuları Pan´dan gelirdi.

ANTIOPE

Posted by PearL | Efsane Hikayeleri | Perşembe 3 Nisan 2008 21:19

Efsaneye göre Zeus Nykteus´un kızı Antiope´yi baştan çıkarmak için bir gün keçi ayaklı Satyros şekline bürünerek Olympos´tan aşağı inmiş. Antiope o sırada yüksek ağaçların gölgesinde uyuyormuş. Baştanrı uyurken bu kızın yanına uzanmış ve onunla birlikte olmuş. O günden itibaren Antiope karnında iki çocuğun kıpırdandığını hissetmeye başlamış. Fakat kızın babası, kızının kimden hamile kaldığını bilmediğinden kızına çok kötü davranıyordu. Bu duruma dayanamayan Antiope bir gün baba evinden kaçarak Sykion´a sığındı. Sykion kralı Epopeus bu kaçkın prensese aşık olarak onunla hemen evlendi. Bunu duyan Antiope´nin babası üzüntüden kendisini öldürdü. Ama ölmeden önce kardeşi Lykos´un Antiope ile kocası Epopeus´tan intikam almasını istedi. Bunun üzerine Lykos hiç vakit kaybetmeden Sykon´a yürüdü ve kral Epopeus´u öldürdü. Antiope´yi esir alarak zincire vurdurdu. Antiope iki çocuğunu yolda doğurdu ve onları terk etmek zorunda kaldı. Birinin adı Zethos diğerinin adı Amphion olan bu çocukları çobanlar bulup büyüttüler. Sonra bu iki kardeş Boiotia´ya kral olup Thebai şehrini kurdular.

Sykion şehrine götürülen Antiope ise orada kraliçe Dirke´nin işkencelerine maruz kalıyor, bileklerinde kelepçelerle sefil bir hayat sürüyordu. Derken bir gün bir mucize eseri bileklerindeki zincirler kendiliğinden açıldı. Antiope böylece esir hayatından kurtulup Kitheron şehrine çocuklarını bulmaya gitti. Çocuklar annelerinin başından geçenleri öğrenince hemen harekete geçip Dirke´yi yakaladılar ve onu vahşice öldürüp parçalanmış cesedini bir kaynağa attılar. O günden sonra bu kaynağın adı Dirke Kaynağı oldu.

ESHAB-I KEHF

Posted by PearL | Efsane Hikayeleri | Cumartesi 29 Mart 2008 04:57

Dünyanın birçok yerinde mekan bulan “Yedi Uyurlar” inanışının Anadolu’daki en önemli merkezi Tarsus’taki Eshâb-ı Kehf Mağarasıdır (Res: ). Zamanı kesin bilinmeyen olayın hem Müslümanlar hem de Hıristiyanlarca anlatılması ve Kuran-ı Kerimde Eshâb-ı Kehf suresi adıyla yer alması bu yerin önemini belirlemektedir.

Olay bugün değişik şekillerde anlatılsa da özünde yıllarca inançlara gösterilen baskıya Tarsus eşrafından yedi gencin karşı koyması yatmaktadır! Bu anlatımlarda değişmeyen bir başka nokt

Nartlar ile Satanay’ın Yerden GökyüzüneGitmeleri Hakkında Hikaye

Posted by PearL | Efsane Hikayeleri | Çarşamba 26 Mart 2008 23:00

Satanay, Nartlann anasıdır. Ondan güzel, ondanakıllı, dünyada bir can dahi yaratılmamıştır. Bütün dünyaya akılı, namusu o dağıtmıştır. Satanay, olmuş,olan, olacak işleri biliyormuş. Satanay’ın babası Güneş,annesi Ay’dır, kendisi de gökyüzünde doğmuştur.”Gökyüzünden Yer tanrısı dileyip süt içirmeye alıpbüyütmüştür” diye söylerler. Bazıları ise: “Hayır, onuejderha kaçırmış, onun için ay ile güneş tutuluyorlar.Güneş’in aklına Satanay gelse, yeryüzünü kavuruyor,dünyayı kuraklaştırıyor, ırmakları kurutuyor, denizleriazaltıyor” diyorlar. “Ay tutulsa, yağmurlar yağıyor,seller basıp, ırmaklar taşıyor.”Yeryüzünde Satanay ‘ı Su tanrıçası büyütmüştür.O, Satanay’ı çok seviyormuş, ona kendisi bakmış.Satanay diye ona bu o koymuş derler. Ay ile Güneş ‘inküçük kızı, onları aklına getirip ağlasa, Su tanrıçası ona kendisinin güzel elmaslarını oynaması için verirmiş.Satanay onların içerisinde hepsinden de çok kırmızı sata(mercan) taşlarıyla oynamayı severmiş. şte bunun için Su tanrıçası ona Satanay adını koymuş.Satanay, ejderhalardan kaçıp, Nart ülkesine gelmiş,Nartlann en yiğit, en kuvvetli kahramanları Örüzmek’in karısı olmuş.Satanay, Nartlara önderlik yapıp, çok zamanlargeçmiş. Nartlar yeryüzünde düşmanlarıyla savaşarak,halkı rahat bırakmayan devlerin kökünü kurutmuşlar.Zararlı timsahları da yok etmişler. En sonunda, Nartlardüşmanlarını yok ettikten sonra, Gök tanrısından emirgelip, kanatlı atlara binip, gökyüzüne uçup gitmişler,işte yeryüzünde Nartlann sonu böyle olmuş.Nartlar, göç edip gökyüzüne gittikten sonra,Satanay yeryüzünde kendisi, Nartsız halklarla kalmış.Bu hayat Satanay’a zor idi. Fakat, Satanay yeryüzündekiinsanlara çok şeyleri öğretmiş. Onlara tahıl verip, ekmek ve boza yapmayı, ateş yakmayı öğretmiş. Kadınlara faikbakmasını, erkeklere kürek kemiğinden geleceği okuma-sını öğretmiş.Sonra, Satanay, Gök ve Yer tanrılarından: “BeniNartsız dünyadan alın, şimdi yeryüzünde kötülük yok”deyip dilek dilemiş. Sonra bir gece rüyasında bir sesduymuş: “Dağlarda Nart dağına, Gök tanrısıgökyüzünden sana ip gönderecek, seni onunla kendisineçıkaracak” diye. Büyücü Satanay rüyasında gördüğü,kendisine söylenen dağa çıkmış, ip gelip, kenarında kuşyuvası gibi bir şeyin takılı olduğunu görmüş. Hemen ona girip oturmuş. Öyle oturunca, ip onu gökyüzüne alıpgitmiş. Satanay bugün de gökyüzünde sağdır, kanatlıatlara binip, havada uçan Nartlara önderlik yapıpduruyor.

Nart Efsaneleri…

Posted by PearL | Efsane Hikayeleri | Çarşamba 26 Mart 2008 22:58

“Nart Destanları, Kuzey Kafkasya’nın otokton halklarından oluşan Çerkeslerin binlerce yıldan bu yana ürettikleri Ulusan Destanlar bütününün adıdır.” Çerkes Mitolojisi’nin bütününü kapsayan Nart Destanları, İsadan önceki çağlardan bu güne, Kuzey Kafkasya halklarının dilinde, müziğinde, sanatında yer etmiştir. Başlangıcını tarih çağları içerisinde tam olarak saptamak çok zordur, ancak doğanın çözülemeyen sırlarının dile getirilmesi olan mytkos’un, insan dilinin ve sözcüklerin ortaya çıkması ile başladığı dikkate alınırsa Nart Destanları’nın başlangıcı hakkında fikir sahibi olunacağı kanısındayız.

Debet Gökyüzünde Demircilik Yapıyor

Yıldızlar, güz sonunda, Kasım ve Aralık aylarında
çok kayarlar. Onlar aslında Nartlann demircisi koca
Debet’in demir döverken çıkardığı kıvılcımlardır.
Gökyüzünde önceden yıldızların olmadığı zamanlar
olmuş. O zamanların, devirlerin geceleri çok karanlık
oluyormuş. Böyle karanlık gecelere “zifiri karanlık
geceler” denirmiş. O devirlerde Nart oğulları
yeryüzünde aslanlarla, kaplanlarla, dev yaratıklarla,
orman devleriyle, cinlerle savaşıp geziyorlarmış.
Ağaçları sökerek, kayaları devirerek, taşları kaldırarak
güçlerini sınarlarmış.
Nartlann içinde, yiğitliği meşhur, Debet adında bir
Nart varmış. O her şeyin dilini biliyormuş.
Anlatılanlara göre, Debet, Nartlar ile istişare edip,
Karmur Dağlarına gitmiş. O burada taşların her
türlüsünü alıp, eliyle sıkıp denerken, bir siyah, ağır ve
parlak taşı sıktığında, ondan demir damlaları akmış.
Debet’e, güneş tanrısı, demir madenini hamur gibi
yumuşatmış.
Debet, geri dönüp, Nart yurdunda, Nartlara olan
biteni anlatıp, onlara o demir madenini taşıtmış,
toplatmış. Sonra, yere kuyu kazıp, eliyle o taşlan sıkıp,
ona (kuyuya) akıtıp, (kuyunun içinde demir
madeninden) bir yüksek tepe yapmış. kinci dolaşıp
(sonra) demiri dövmek için bir tokmak yapmış. O
tokmağı çekiç olmuş.
ki yılanın birbirleriyle didiştiğini görüp bundan
esinlenerek demiri tutmak için maşa (demirci maşası)
yapmış. Bizon derisinden körük yapıp, üfleyip, kömür
ateşi yakıp, taşları ateşte eritmiş. Taşları ateşte eritip,
demiri ayırdıktan sonra, Nartlara kılıçlar, oklar, savaş
baltaları, günde yüz tane kılıç yapmış. Onları, dağdan
çıkan bir kızıl kaynak suyu ile sertleştirmiş. G kaynak
suyuna “Bora Savdan ” demişler.
Debet demirleri döverken, onun demirden sıçrayan
kıvılcımları gökte yapışıp yıldızlar olmuşlar. Karanlık
geceler de artık aydınlığa dönmüşler. Debet, yeryüzünde,
Nartlann demir işlerini bitirip, Nartlar (Debet’e yapacak
bir) iş bulamayınca, “Ben işsiz-güçsüz yeryüzünde
duramam” deyip, kanatlı bir araba yaparak gökyüzüne
gitmiş derler.

O orada, güneş ve gök adamlarına demirci olup,bugün de orada yaşıyor, sağmış, derler. şte, yeryüzündeolduğu gibi, gökyüzünde de demir dövüyor. O demirdövdüğü zaman kıvılcımlar gelip yeryüzüne düşüyorlar.Onlara biz “yıldız kayması” diyoruz. Debet sağdır, göktedemircilik yapıyor.

Kalecik Efsanesi

Posted by PearL | Efsane Hikayeleri | Çarşamba 26 Mart 2008 22:54

Efsane kalenin bilinmeyen bir yerindeki define ile ilgilidir. Defineye ulaşılabilmesi için insandan bir kurban kesilmesi inancı vardır. Defineyi almak isteyenlerin karşısına kurşun geçmeğen, inanılmayacak kadar büyük olan boynuzlu bir yılan çıkmakta ve define arayıcıların rüyasına giren bu yılan, “Defineyi yağmurlu bir Cuma günü öğleden sonra gel al diyormuş” halk o günü kıyamet mi kopacak diye değerlendirmektedir.(a.g.e) Halk tefekküründe nasip ve rıza motifleri vardır. Nasibin kısmetin ötesine geçilemez. Nasip olabilmesi için de ilahi rızanın olabilmesi gerekir. Ağlayanın malı gülene hayır etmez inancı da bu bütünün bir parçasıdır. Giderek sahiplilik kavramı vardır. Sahiplenilmiş olmak sahibinin rızası olmaksızın ulaşılamamasına yol açar. Sahiplenilmek kavramı halk inançlarında sahibini aşmayı gerektirir. Mülkün sahibi Allah’tır. Ancak kul hakkı ve büyü faktörü de vardır.

Aynı şartlarda iki defineden birisini bulana define nasip olur iken diğer defineye bir türlü ulaşılamayabilir. Birileri onun yerini sürekli değiştirmektedirler. Veya ulaşılan definedeki değerli mücevherler anında kalp para veya yılan veya akrebe dönüşebilir. Bazen da defineye ulaşılabilmesi için günün batmaması gerekirken aniden hava kararabilir, ertesi gün gidildiğinde evvelce eşilmiş olan çukurun doldurulmuş olduğu görülebilir.  Çepnileri’nde bu inanç ayrıntılı görülebilmektedir. İçerisinde evliya mezarının da bulunduğu bir mezarlığı sürüp tarla yapmak isteyen bir çiftçi oradan bir türlü mahsul alamaz, çiftçinin akşamdan söküp tarla yaptığı mezar ertesi gün tekrar mezar olur. Sonunda çiftçi felç olup ölür. (a.g.e.s.465)Diğer taraftan Yol Üzerindeki Mezar isimli Şalpazarı anlatısında da mezarının yerinin değiştirilmesini istemeyen ulu bir zat yol yapımcıların rüyasına girerek onları uyarır. Orası sahiplenilmiştir ve sahibi de o mezarda yatan ulu zattır. “A.Çelik, a.g.e. s.145) Bu tespitin Anadolu’da çeşitli örnekleri vardır. Halk inançlarında definelerin bekçisi olarak çok kere yer altı aleminin hakimi kabul edilen yılan düşünülmüştür. Diğer taraftan İyilik ve Kemlik isimli Çepni masalının kahramanı da yılandır. Türk Halk inançlarında uzak geçmişi dahil insandan kurban edilmesi yoktur. (Yaşar Kalafat. “Kurban, İnsandan Kurban, Türklerde Kurban İnancı” Uluslar arası Türk Kültüründe Ölüm Sempozyumu, 25-26 Kasım 2004, İstanbul.)Definecilikte insan kurbanı, kardeşlerimden ilk dünyaya gelenin kurban edilmesinin istenilmesi, kurban edilecek çocuğun buluğ çağına girmemiş olmasının istenilmesi, kız çocuğu ve sarışın olması bazen da yetim olması üzerinde durulduğu anlatılır ki, halk inanç sistematiğindeki yerini bulmak hiç de kolay değildir. Hazara Türklerinde yağmur duası için yetim kız çocuğunu seçildiğini biliyoruz.(Yaşar Kalafat, “Afganistan’da Hazara Türk Halk İnançları”, Yeni Düşünce, s.12, 31 Ekim 2001)

Bu arada Şalpazarı Çepnilerindeki Yılan Beyi Masalı’nın 3 kahramanı da yetim kızdırlar. Halk tefekküründe Allah indindeki itibarlı yer bakımından kız ve erkeğin hiçbir farkları yoktur. Ulu zatlar arasında erkekler kadar kadınlar da yer tutarlar.(Yaşar Kalafat, “Anadolu’da Ulu Kadın Kişiler ve Halk İnançları”, Hacı Bektaş Veli Araştırmaları Dergisi, Kış 2004, S.32, s. 27-52) Nitekim Şalpazarı Çepnileri arasında da Kırk Kızlar Mezarlığında yatmakta olan Kırk Kız birinci Cihan Savaşı’nda düşmana esir olmamak için canlarına kıyarlar. Ayrıca bir delikanlının sövdüğü yedi kız kahrolur hicap duyarlar, onlara yıldırım çarpıp öldürür, halk bu yedi genç kızı aynı mezara koyarlar.(A. Çelik, a.g.e.) Anadolu’nun bazı yerlerinde yıldırım çarpmış insanların ve ağaçların kutsiyet kazandıklarına inanılır(Yaşar Kalafat, Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançları’nın İzleri, 2006 Ankara).

Kükreyen Dağlar Efsanesi

Posted by PearL | Efsane Hikayeleri | Çarşamba 26 Mart 2008 22:53

Muş’un Varto ilçesindeki dağla ilgili efsanelerde bir dağa teslim edilmiş kızın, kışın gece dağların karşılıklı çıkardıkları top atışını andıran sesler çıkardıkları anlatılır. Erbil’deki ulu kabirler arasındaki iddialaşmada gökyüzünde adeta savaştıkları, üstün gelen savaşçının daha yukarı çıktıkları ve bu savaşta top sesini andıran seslerin çıktığı anlatılır. Böylece Ulu dağlar ve ulu kabirler arasındaki efsanevi manevi mücadele top sesleri çıkarıldığı inancı vardır. (Yaşar Kalafat, I. Türkmen Kurultayı ve Kerkük Yöresi Türk Halk İnançları” , Türk Kültürü, Ocak 1998, s.27-52) Deli Çoban Obası veya Deli Çoban Yaylası ile ilgili efsanede de, Deli Çoban kışı çok sert geçen ıssız bir yaylada bütün ısrarlara rağmen yiyecek ve yakacak stoku yaparak kalmaya karar verir. İlkbahar gelince deli Çobanın kulübesinde ölüsü bulunur. Çoban bir de not bırakmıştır. Notta, ben açlıktan veya soğuktan değil dağların ulumasından ve kükremesinden öldüm demektedir. (A.Çelik.,a.g.e. s.141) A. Çelik’in bir başka tespitinde de “Karadağ’da harp var iken, buradaki evliyalar güm güm top atarmış, bu evliyalar Karadağ’a top atarlarmış” ( a.g.e. s.466)

 Eski Türk İnanç Sistemi’ndeki anamaykıl, bu gün halk inanç kültürümüzde Mehmetçikle birlikte düşmana karşı savaşan Yeşil Sarıklılar olarak yaşamaktadır. Halk tefekküründe ulu zat ve ulu dağların mücadelelerinde korku veren sesler çıkardıkları ve seslerden insanoğlu’nun ölebileceği inancı vardır. Ayrıca halk  tefekküründe kurdun uluması onun Kadiri mutlak karşısında zikri yakarması olarak algılanır. Bu tefekkür bütün canlıların zikir içinde hatta bütün tabiatın zikir içinde olduğu inancının bir ürünüdür. 

Sonraki Sayfa »
site ekle - Toplist

Kiisel


Zirve100 Site ekle