Gözyaşı Geceleri

Posted by PearL | Dini Hikayeler | Çarşamba 20 Mayıs 2009 02:50

Gözyaşı Geceleri Şehir kara örtüsüne çoktan bürünmüş, adeta suçları ve suçluları örtercesine zifiri bir karanlık hakim olmuştu. Vakit gece yarısına yaklaşırken büyük şehrin ana caddelerinden birinde köşe başlarını mesken tutan kadınlar yanaşan otomobillere başlarını uzatarak laubali muhabbete başlamışlardı. Dört beş delikanlı soyacakları dükkanları bir bir kolaçan ederek o geceki hasılatlarının peşine düşmüşlerdi. Üç, dört adamda köşe başında kimseden korkmadan, yakalanma telaşı yaşamadan normal bir iş yapıyormuşcasına pişkin bir vaziyette o günkü kapkaçtan elde ettiklerini paylaşıyorlardı. Tek tük yanan ışıklardan bazılarında içki alemi sesleri karanlığı delerek diğer evlere kadar ulaşıyordu. Üst taraftaki evden yine kavga sesleri ortamın sessizliğini bozuyor,karı kocanın birbirlerine ettikler küfürlere bakılırsa işitenlerin yüzleri kızartacak kadar vahim olduğu kesindi. Bu ozelmekan son zamanlarda alışmıştı bu tip olaylara. Artık o kadar normal o kadar olağan geliyordu ki bu olaylar,insanlar yalnız başlarına sokağa çıkmaya bile korkar hale gelmişlerdi. Haberler ve haber programları sadece bunlara değinir hale gelmişti. Hatta en çok izlenen bir kanal haber boyunca üst köşede – TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR?- yazının altında veriyordu bu insanın yüreğini yakan, kanını donduran ve ürperten bu olayların haberlerini..Evet gerçektende Türkiye nereye gidiyordu? Selamı,yardımlaşmayı, dostluğu, komşuluğu, paylaşmayı, helal para kazanmayı, infak etmeyi, iyiliğe dair ne varsa içerisinde barındıran Müslüman olma kimliğini yok etmeye çalışan insanların böyle bir soru sorma yetkileri var mıydı ki?. Güzellikleri yok ettiğinizde kötülükler cirit atar.Bu bir gerçek. Bu gerçeği akledemeyen zavallılar, bu soruyu boşuna sorup dururlar. Her günkü magazin haberlerinde yiyen, içen, ahat bir yaşantı süren, çalışmadan gününü gün edenleri sergileyen insanların hiç mi suçu yoktu çirkinliğin bu denli artmasında? Evlenmeden gayri meşru yaşantı süren bir yığın sözde manken v.s. reklamın iyisi kötüsü olmaz mantığıyla hareket eden sözüm ona meşhurları, bir gecede meşhur olup paraya ve itibara kavuşan içi boş yığınları insanların gözlerine sokarcasına sergileyen insanların hiç mi suçu yoktu bu olayların tırmanmasında? Haber yakalama safsatası altında bu tip olayları sürekli gündemde tutarak insanlara olağan bir şeymiş gibi göstererek çirkinlikleri gündemde tutarak anormal olanı normalleştiren insanlar hiç mi suçluluk duymazlar acaba? Hiç mi vicdanları sızlamaz? Cüzdanlarını doldururken vicdanlarını boşalttıklarının hiç mi farkına varmazlar? Ruhsuz et yığınları olduklarını hiç mi hissetmezler?Hiç mi üzüntü duymazlar başlarını yastıklarını koyduklarında. Ve o yastıkları göz yaşlarıyla hiç mi ıslanmaz? Hiç mi pişman olup geri adım atmazlar? Ve başlarını eğerek hata yaptıklarını itiraf etmeyi hiç mi düşünmezler? Tüm bu kötülükler örtemeye artık gecenin karanlığı da yetmiyor. Koca şehrin bir ucunda ahşap bir evde ellerinin arasına aldığı başını çatlatırcasına bunları düşünen bir adam.. Haber sonrası her zaman olduğu gibi ümmet için geleceğin kötüye gittiğini düşünerek dualarla sabahı karşılamaya çalışan, gözleri ağlamaktan şişmiş başındaki ağrılara aldırmadan,gözlerinden akmaya her an hazır olan uykusunu açarak derinden devam ediyor duasına..Kendini bunca çirkinliğe rağmen koruyabilmiş, dönenler görmüş,değişenler görmüş,geliştim ama değişmedim diyerek edebiyat parçalayarak gündemde olma telaşı yaşayanları görmüş, kendisini İslam’a adayan olması gerekirken, İslam’ı hayatlarının belli yerlerine yamayanları görmüş. Baltasıyla korkusuzca putları kıran İbrahim aleyhisselam ın tersine baltalarıyla Müslümanları baltalayanları görmüş, İslamı az bir para karşılığı satanları görmüş, bu dinin işlerine gelmeyen yerlerini görmezden gelenleri görmüş, Allah’ın emirlerini hiç utanmadan, sıkılmadan mevkisinden olmamak için saklayan, gizleyenleri görmüş, Kuran’ı müthiş okuduğu halde içindeki hiçbir emri uygulamayanları görmüş, kuru bilgi ve ilim sahibi olduğu halde yaşantısında İslam’ın kalıntısı olmayanları görmüş, televizyonlarda dinini panel malzemesi yaparak reyting yakalamaya çalışanları görmüş, Kuran’ın şifresini çözdüm, çözüyorum diyerek rant elde etme çabası içerisinde olanları görmüş, bu dine en çok zarar verenlerin ne hazindir ki yine bu dini yaşadığını iddia edenler olduğunu görmüş,, velhasıl çok gün görmüş birisiydi Bekir bey. Artık anlam veremiyordu tüm bu olup bitenlere.Ne Müslüman’ı Müslüman ne kafiri kafirdi bu devrin. Her şey o kadar birbirine karışmış, o kadar kördüğüm olmuştu ki hiç kimse de ayırt edemezdi zaten. Ahir zaman ümmeti hakkında pek çok hadis okumuştu. İnandık demekle cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz diye başlayan ayetleri okudukça kendine daha bir çeki düzen veriyor, bu dini konuşan değil her ayetini hakkıyla yaşayan olabilmek için mücadele ediyordu. Ona göre bu çöküşün sebebiydi bu. İnsanların insanlıklarını bile kaybetmelerinin temelinde İslam’ı unutmaları yatıyordu aslında Sizden iyiliği emreden birileri bulunsun diye buyurmamışmıy dı yaradan? İyiliği emreden hiç kimse kalmamışmıydı?Hakkı ayakta tutacak insanlar ne yapıyordu peki? Statülerinin gereğinimi? Yerlerinden, yurtlarından, makamlarından, koltuklarından,servet lerinden, bulundukları hal üzere oldukları durumlarından vaz geçemedikleri için bu hali normal görmeleri kaçınılmazdı. Bekir bey ümit var olmak istiyordu,geleceğinden son derece ümitli, zamanın ve insanların bir gün düzeleceklerini, attıkları geri adımlarından bir bir ileri adım atacaklarını düşünmek istiyordu. Ama her gözlerini açtığında dine yapılan bir hakaretle karşılaşıyordu. Örtü yerine şapka takın gibi sivri akıllı fikirler veren cahiller, faiz bu ortamda helaldir gibi hüküm verenler, okulda aç dışarıda başını kapat aynıdır diyenler, örtüyü modernize ederek kadınların kendilerini teşhir etme aracı olarak kullananlar, örtüden bile kar elde etme çabalarında olup kendi şehevi arzularına ulaşma aracı olarak kullananlar, Suya sabuna dokunmadan ,ne şiş nede kebap yanmadan bu dini yaşadıklarını düşünenler… Hangi birini saysın ki? Hangi biri düzelebilir ki? Hangi birini değiştirebilir ki? Tek başına ne yapabilir ki? Gün ağarmaya başlamıştı ki.seccadeden başını kaldırıp dışarıyı seyretmeye koyuldu ki, uyuyakalmıştı. Çalan alarmla uyanıp. Koşarak hazırlandı ve bitkin vücudunu zor taşır vaziyette işe gitmeye koyuldu.. Yalnız yaşıyordu Bekir bey… Annesi, babası ölmüş, bir abisi vardı hayatta. Ama ona o kadar uzaktı ki… Bedenen değil ama ruhen uzaktı.Geceleri o duadayken abisi muhtemelen bir yerde sızıp kalmıştı. Onun ümmet için ellerini kaldırarak ettiği duada olduğu anlarda o, kim bilir kaçıncı kadehini kaldırıyordu aynı semaya… Bekir beyi çok üzüyordu abisinin o halde olması. Defalarca uyarmıştı onu ama işe yaramıyordu her defasında - Sen ne zaman büyüdün de bana tavsiyelerde bulunuyorsun… Bak Annemde Babamda namazlı niyazlı insanlardı onlarda öldü.Demek ki Namaz insanı ölümden kurtarmıyor. O halde neden boşuna uğraşalım ki. Bu dünyaya bir daha gelinmiyor kardeşim yaşamana bak sen. Ye, iç, gez, dolaş, Allah’ın verdiği nimetlerin tadına var. Gerisini boşveeer… Tüm bu sözleri her defasında duymaktan iyice bunalmış her defasında da onun inkarına vesile oluyorum endişesiyle bir daha söylememeye karar veriyordu.Ama kardeş yüreği onu her gördüğünde dayanamıyor başlıyordu tavsiyelere. Abisini hiç çalışırken de görmemişti. Nasıl para kazanıyor, içecek parayı nereden buluyordu anlayamıyordu bir türlü. Abisine sorsa da o cevap vermiyor sadece - Ben senin gibi eşek gibi çalışarak para kazanmıyorum. Her şeyin bir kolayı var. Ah sen bir istesen seni de kurtarırım ama sen yine günah, haram başlarsın tavsiyelere o yüzden anlatmayacağım. Benim sana parasal yardım yapmama bile müsaade etmiyorsun benimle hiç çalışmazsın sen. Bu akılla o viranede yalnız yaşamaya mahkumsun kardeşim. Kendini çürüt bakalım. Ne faydası olacaksa sana. Yaşantısını mahveden sende öleceksin, bir eli yağda bir eli balda olup rahat yaşayan bende öleceğim. Eninde sonunda ölüm varsa bari bu dünyanı rahat geçir aklın varsa.. İş yerine gidene kadar hep bunları düşündü durdu Bekir bey.Ne yapmalıydı? Nasıl gerçeklere döndürmeliydi abisini? Kafasını kemiren bu sorularla işyerine gelmişti bile… Günlük olağan işlerini yaparak çıkış vaktini getirmişti bile.Arkadaşlarıyla vedalaşıp çıktı iş yerinden. Yine yalnız, soğuk evinde tek başına günü tamamlamak için evinin yolunu tuttu. Kendi alışverişini yaparak eve gelir gelmez yemeğini hazırladı. Namaz vaktine kadar bitmişti işi. Akşam namazını kıldıktan sonra yemeğini her zamanki gibi yalnız yedikten sonra evdeki işleriyle oyalandı biraz. Her zaman olduğu gibi televizyon başına geçerek haberleri izlemeye başladı. Yine olağan haberleri veriyorlar, Türkiye nereye gidiyor feryatları atıyorlardı sahte ve yapay bir şekilde. Sonra dünyada olup bitenler, Iraktaki süregelen hal onu çok düşündürüyordu. Hafifçe tebessüm ederek dinledi son haberi Amerikan askerleri bir bölgeye hala giremedi.diyordu spiker. Koskocaman Amerika küçük bir ülkenin ufak bir kasabasına girememişti. Tam teçhizatlı binlerce asker bir avuç direnişçiyle mücadele ediyordu. Sessizce mırıldandı sonra - Bir amaç uğruna savaşanlar, para için savaşanlardan elbette ki daha kuvvetlidirler. İnsanların sayılarının çokluğu değil, yüreklerinde ki imanın çokluğu onları başarılı kılar. Spikerin ıraktakiler için terörist ifadesi kullanması moralini bozdu sonra. Ülkesini işgal edenlere karşı durmak terörizm olabilirmiy di? Kadınlarına tecavüz edilmesine,çocuklarının en kötü şekillerde öldürülmesine, evlerinin, barklarının, yuvalarının, ailelerinin dağılmasına karşı çıkmak teröristlik olarak nasıl adlandırılabilirdi ki? Hem de yanı başındaki sınır komşusu olan Müslüman bir ülkenin haber kanalında vuruluyorsa bu damga,bundan daha hazin bir şey olabilirmiy di?.. Ülkeden haberler le devam etti sonra. Yine dayak, kapkaç, öldürme, yaralama, hırsızlık ve bir kaçta intihar vakası.. Ne kadarda çoğalmıştı şu sıralar. Rahat yaşayanlar o denli alıştırmışlardı ki kendilerini bu şaşalı hayatı ellerinden çıktığında ulaşamama korkusuyla son veriyorlardı hayatlarına.Sanki kendi istekleriyle gelmiş gibi kendi istekleriyle de bitiriyorlardı yaşamlarını. Ne kolay şeydi ölüm onlar için. Ne kolay kurtuluş. Tükendiğinde hayatını da tüketmek ne basit onlar için. Keşke tükenmeden kendi tükenmişliklerini yok edebilselerdi. Keşke hayatlarına son vermeden dünyaya geliş gerçeklerini bir kavrayabilselerdi.Keşke kara toprağa kendi kendilerine bitirdikleri bedenleri değil bu dünyadayken Allah için çalışarak can vermiş bir insanın nadide bedeni olarak girselerdi..Keşke Allah’ın Kuran’da onlar akılsızlardır ifadesindeki gibi akledemeyen insanlarda değil de bu emanet canlarına kıymadan akledebilselerdi.Keşke Ayetteki gibi “Rabbim sen bizi boşuna yaratmadın” diyerek bu sorularla Rablerini bulabilselerdi. Keşke keşke… Dikkatini biraz daha verdi haberlere.Her haber yüreğini biraz daha yakıyor, içini ürpertiyor,dilini damağını kurutuyor,onu derin düşüncelere dalıp gitmesine yol açıyordu. Sırada bir banka şubesini soyarken çıkan çatışmada öldürülen iki kişi vardı. Polisle girdikleri çatışmada ölmüştü her iki hırsızda. Olayı görenlerin gözlerinde olayın dehşetini görebilmek mümkündü. Tek tek olayı anlatıyor ölen hırsızlar için beddualar ediyorlardı.Çünkü çatışma esnasında birde 4 yaşında masum bir çocuk öldürülmüştü. - Vahşet bu kolay para kazanmak için insanların canını hiçe sayanlar insan olmaz - Hayvan bunlar inanın hayvan… Çocukları hiçe sayarak ateş ettiler polise. Kendi canlarını düşünen bunlara insan denemez. Bu ve benzeri bir yığın olayı görenler ağızlarına geleni söylüyorlardı. Ve nihayet ölen hırsızların resmi yayınlanınca Bekir bey olduğu yerde donup kalmıştı. Ölenlerden biri abisiydi. İnsanların lanetlediği, insan bile olamaz dediklerinden bir tanesi onun canı-kanı olan abisiydi.Göz yaşları sel oldu bir anda ve dudaklarından sadece şu sözler döküldü: - İnna lillahi ve inna ileyhi raciun…Muhakkak biz senden geldik, yine sana döneceğiz

alıntıdır

YeŞiL ElBiSe

Posted by PearL | Dini Hikayeler | Cuma 4 Nisan 2008 06:17

Yolda karşılaştığımızda ezan okunuyordu.
-Gel seni camiye götüreyim, dedim. Bugün Cuma biliyorsun.
-Sen de benim camiye gitmediğimi biliyorsun, dedi
-Biliyorum ama, sebebini gerçekten merak ediyorum.
-Ne bileyim olmuyor işte, dedi. Hem pantolonumun ütüsü bozulup, dizleri çıkar diye endişe ediyorum. Gayri ihtiyari gülmeye başladım.

-Herhalde şaka yapıyorsun, dedim. Bunun için cami terk edilir mi?

-Ciddi söylüyorum, dedi. Giyimime ve özellikle yeşile düşkün olduğumu bilirsin. Gerçekten öyleydi. Giydiği birbirinden güzel elbiseleri mutlaka yeşilin bir başka tonundan seçer ve her zaman ütülü tutardı.

-Peki, dedim.Hayatında hiç camiye gitmedin mi?
-Çocukken dedemle birkaç kere gitmiştim, dedi. Hem o yaşlarda dizlerim aşınacak diye herhalde endişe etmiyordum. Fakat artık camiye gidebileceğimi zannetmiyorum. Söyledikleri beni son derece şaşırtmış ve bu konuyu açtığıma pişman etmişti. Daha sonra el sıkışıp ayrıldık. Onunla konuşmamızdan 2 ay sonra, kendisinin camide olduğunu söylediler. Hemen gittim. Bahçedeki namaz saflarının en önünde duruyordu ve üzerinde yine yeşiller vardı. Yavaşça yanına yaklaştım ve kısık bir sesle:

-Hani, dedim. Camiye gelmeyecektin? Hiç sesini çıkarmadı. Çünkü musalla taşının üzerinde, yeşil örtülü bir tabut içinde yatıyordu.

DUA

Posted by PearL | Dini Hikayeler | Cuma 4 Nisan 2008 00:28

Musa yolda bir coban gordu. Coban soyle dua eduyordu:”Ey kerem sahibi Allah! Nerdesin ki sana kul, kurban olayim! Carigini dikeyim, sacini tarayayim! Elbiseni yikayayim, bitlerini kirayim. Ulu Allah, sana sut ikram edeyim. Elinizi opeyim, ayaginizi ovayim. Butun turkulerim, nagmelerim senin icindir. Butun kecilerimsana kurban olsun.”
O coban bu cesit sacma sapan seyler soleyip duruyordu.
Musa;
“Kiminle konusuyorsun?” diye sordu.
Coban;
“Bizi Yaradanla, bu yeri, gogu yaradanla,” diye cevap verince, Musa dedi ki:
“Vah vah! Sen sersemlemissin. Daha Musluman olmadan kafir oldun. Bu ne sacma soz, bu ne kufur, bu ne olmayacak sey? Agzina pamuk tika. Carik sana yakisir. Bir gunese bu cesit seylerin ne luzumu var? sen bunlari kime soyluyorsun? amcana, dayina mi? Buyuyup gelismekte olan sut icer, ayaga muhtac olan carik giyer.”
Coban;
“Ya Musa, agzimi bagladin, simdi pismanliktan canimi yaktin,” dedi. Elbisesini yirtip yana yana bir ah cekti, basini alip cole dogru yola dustu.
Bu arada Allah´tan Musa´ya soyle bir vahiy geldi:
“Kulumuzu bizden ayirdin. Sen birlestirmeye mi geldin ayirmaya mi? Ben herkese bir karakter,bir yapi verdim. Onun icin ovgu olan sozler, sana kotuluktur. Ona gore baldir sana gore zehirdir.
bilmezmisinki biz soze bakmayiz, gonle bakariz, oze bakariz.”

başka dua bilmezmisin?

Posted by PearL | Dini Hikayeler | Perşembe 3 Nisan 2008 23:26

Bir şahıs, Harem-i Şerîfin kapısında, Ey doğrulara yardım eden, haramlardan kaçınanları koruyan Allâhım!.. diyerek hep aynı duâyı okuyordu. Ona, Sen başka duâ bilmez misin? dediler. O şöyle açıkladı, bu duâyı tekrar etme sebebini:

Ben Beyt-i Şerîfi tavâf ederken ayağıma takılan bir şeyi eğilip aldım. Bir de baktım ki, içinde bin altın bulunan bir kese. Şeytanımla îmânım mücâdeleye tutuştular. Bin altın çok para, senin bütün ihtiyaçlarını karşılar dedi şeytanım. Îmânım ise, Bu haramdır, boşuna saklama; sahibini bul, teslim et! dedi. Ben böyle mücâdele içinde iken, birinin sesi duyuldu:

Burada, içinde bin altınım bulunan kesem kaybolmuştur. Kim buldu ise getirsin, ona otuz altın müjde vereyim!

Bin haramdan otuz helâl hayırlıdır, diyerek keseyi sahibine teslim ettim. O da bana otuz altın verdi. Bunu alıp bakırcılar çarşısında gezerken, bir Arap kölenin bu paraya satıldığını görünce, hemen satın aldım. Bir müddet sonra bu kölenin yanına bir kısım Araplar gelip gizlice konuşmaya başladılar. Köleden ne konuştuklarını sordum. Saklamayıp aynen anlattı:

Ben Mağrip sultânının oğluyum. Babam, Habeş melikiyle cenk edip savaşı kaybetti. Beni de esir alıp buralarda sattılar. Babam bunları göndermiş, elli bin altın da vermiş ki, beni satın alıp götürsünler. Sen bana çok iyilik ettin, kendi evlâdın gibi baktın. Bundan dolayı memnun kaldım. Bunlar beni satın alacaklar; sakın az altına râzı olma, elli bin altına sat beni.

Dediği gibi oldu. Elli bin altına sattım köleyi. Bu kadar büyük sermaye ile bir kısım mallar alıp Bağdata gittim. Orada açtığım dükkânda mallarımı satıyordum. Bir tanıdığım gelip, Meşhur bir tüccar dostum vefât etti, ay gibi güzel kızcağızı yalnız kaldı. Gel bunu sana alalım dedi. Ben de kabul ettim. Kızın, çehiz olarak getirdiği birtakım tabakların üzerinde içi altın dolu keseler vardı. Hepsinin üzerinde de biner altın yazılı iken, birinde dokuz yüz yetmiş altın yazılı idi. Bunun sebebini sorduğumda kızcağız dediki:

Babam bu keseyi Harem-i Şerifte kaybetmiş. Bulan bir helâlzâde keseyi iâde edince, otuz altını ona müjde olarak vermiş, ondan geriye kalanlardır bu kesedeki altınlar.

Bunun üzerine ben Allâha hamd ve şükürlerde bulundum; bunlar hep doğruluğun, iyiliğin bereketi, diyerek hâdiseyi kızcağıza anlattım. Sürur ve saâdetimiz daha da perçinlenmiş oldu!.. (Nevâdir-i Süheylî, Sayfa: 280-81)

Evet, enteresan bir hâdise. Doğruluk ve dürüstlüğün neticesini göstermesi bakımından verdiği mesaj oldukça mühim. Kaldı ki bu, sadece dünyadaki semeresi. Âhiretteki karşılığı ise, ebedî bir saâdet. Rabbimiz cümlemizi, îmânımızın sesine kulak vererek sadâkat ve istikametten ayırmasın. Âmîn…

Misafire İkramın Değeri

Posted by PearL | Dini Hikayeler | Çarşamba 2 Nisan 2008 22:27

Eskilerden biri akşam yemeğini sarayda yemek üzere halifenin davetlisiydi. Hızlı hızlı saraya doğru giderken önüne biri çıktı. Önüne çıkan adama kim olduğunu sordu. Adam:
- Ben yolcuyum. Buranın yabancısıyım. Aç ve yorgunum, dedi. O da:
- Ben halifenin davetlisiyim. Gel beraber gidelim, dediyse de misafir:
- Benim halife ile ne işim olacak. Senin bana vereceğin bir tas çorban varsa ver, yoksa bırak, deyince fazla ilgilenmeyip saraya doğru yöneldi.

Davetten sonra dönüşte baktı ki, adam bir kenara kıvrılmış uyuyor. Uyandırmak istemedi ve “Sabah uyanacağı vakitte gelir ve karnını doyururum” diye düşündü, evine gitti, yattı ve uyudu.

O gece bir rüya gördü. Kendisi bir çöldeydi. Yüzünden ışıklar saçılan büyük bir kalabalık ve o kalabalığın önünde de daha nurlu bir zat bulunuyordu. Bunların kimler olduğunu sordu. Kendisine:

- Bunlar 124 bin Peygamberdir. En önde olan da son Peygamber Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v.) dır, dediler.

Hemen Peygamberimiz’in elini öpmek istediyse de, Peygamberimiz elini vermedi. Ve buyurdu ki:

- Biz, sevdiklerimizden bir tas çorbayı esirgeyenlere elimizi vermeyiz.

Uyanır uyanmaz hemen akşamki yabancıyı bulmak için koştu. O, henüz kalkmış ve yola koyulmuştu. Geri çevirmeye uğraştı ve “Ne olur bir tas çorbamı iç” diye yalvardı. Yabancı adam ısrarlara rağmen kabul etmedi ve şöyle dedi.

- Senin bir tas çorba vermen için illâ da 124 bin Peygamberi seferber mi etmek lâzım? O güçte olmayanlar ne yapacaklar?

Bundan sonra o zat rastladığı hiç bir misafire yemek ikram etmeden göndermezdi. Hatta kendisine misafir olup yemeğini yemesi için yalvarırdı.

Allah Kullarını Biz Farketmesek de Korur

Posted by PearL | Dini Hikayeler | Çarşamba 2 Nisan 2008 22:27

Zünnun-i Mısri’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir :

Bir gün elbiselerimi yıkamak için Nil nehrinin kenarına gitmiştim. Nehrin kenarında dururken, bir de baktım ki, görülmemiş şekilde büyük bir akrep bana doğru geliyor. Çok korkmuştum. Beni onun şerrinden koruması için Cenab-ı Hak’ka sığındım. Akrep nehre geldiğinde, sudan büyük bir kurbağa çıkıp akrebe doğru geldi. Akrep kurbağanın sırtına binip suyun üzerinde yüzüp gittiler. Bu bana çok şaşırtıcı gelmişti. Ben de onların nehrin kenarında takip ettim. Nehrin karşı yakasına geçtiklerinde, akrep kurbağayı bırakıp dalları büyük, gölgesi çok olan bir ağacın yanına gitti.

Bir de baktım ki, ağacın altında Allah’a asi bir genç mışıl mışıl uyuyor. Kendi kendime: “La ha’vle vela kuvvete illa billah. Bu akrep nehrin ötesinden buraya kadar, bu genci sokmak için geldi” dedim ve içimden, akrep gence yaklaştığı zaman hemen akrebi öldürmeğe karar verdim. Akrebe yakın bir yerde durdum. Bir de baktım ki karşıdan büyük bir yılan, genci öldürmek için, gence doğru geliyor. Bu sırada akrep yılanın üzerine hücum etti ve başını sokmaya başladı. Akrep yılanın ölmesine kadar başını sokmaya devam etti. Yılan öldükten sonra akrep nehre döndü.Kurbağa da onu orada bekliyordu. Akrep tekrar kurbağaya binip nehrin öte yanına geçti. Ben de arkalarında bakakaldım.

Sonra gencin yanına geldim, o hala uyuyordu, akabinde baş ucunda kendi kendime şöyle dedim :

- Ey uyuyan genç; Allah seni, sen fark etmesen de karanlığın içindeki her türlü kötülükten korur. Sen uyusan bile Allah uyumaz. O kullarına çok merhametlidir. dedim.

Genç benim bu sözlerim üzerine uyandı ve başından geçen olayları kendisine anlattım. Genç hemen tevbe etti. Bütün yapmış olduğu kötü davranışlarından vazgeçip, iyilerden oldu ve ölünceye kadar hayatı böyle devam etti. Allah ona rahmet etsin.

Kaynak : Ahmed Şihabuddin El-Kalyubi’nin,”Dini Hikayeler” adlı kitabı.

Sayfa : 166

Çeviren : Hüseyin Erdoğan

Tahkiki iman

Posted by PearL | Dini Hikayeler | Çarşamba 2 Nisan 2008 22:25

İmamı Azam Ebu Hanife hazretleri zamanında zengin birisiymiş.Ancak işlerle o değil bir ortağı daha varmış genelde o ilgilenirmiş.Haliyle bir gün İmamı Azam hazretleri ders verirken adamın birisi içeri girmiş ve demişki “ya imam senin gemilerin batmış” der.Tabi bunu İmam hazretleri duyunca şöyle biraz bekledikten sonra “ELHAMDULİLLAH” demiş. Adam gitmiş ve sonra gerceği öğreniyorki meğer batan gemiler İmamı Azam hazretlerinin değil,başkasınınmış.Tabi bunu öğrenince hemen koşup İmamın yanına varmış ve içeri girip imama:” Ya imam batan gemiler senin değilmiş” deyince İmamı Azam hazretleri yine biraz bekledikten sonra yine “ELHAMDULILLAH” demiş.Tabi bu sözüde duyunca adam haliyle şaşırmış.Vede hemen imamın yanına varmış ve ” Ya imam sana önce gemilerin battı dedim ELHAMDULİLLAH dedin sonra tekrar gemilerin batmadı dedim yine ELHAMDULİLLAH dedin ne demek bu şimdi ” demiş.
İmamı Azam hazretleride ” önce gemilerin battı deyince şöyle kalbimi dinledim acaba üzülecekmi diye baktım hiç üzülmedi bu yüzden ELHAMDULİLLAH dedim.Sonra tekrar sen, gemiler senin değilmiş deyince yine kalbime baktım sevinecekmi diye baktımki kalbim sevinmeyince yine ELHAMDULILLAH dedim” demiş.
Yani bu zatlar kalplerine dunya sevgisini koymamışlar.Zaten Bediüzzaman Said Nursi Hazretleride derki “Aklı başında olan insan,ne dünya umurundan kazandığına mesrur,ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz..” der.
Allah (c.c) hazretleride bizlere böyle tahkiki iman sahibi olmayı yaşamayı ve de öyle ölmeyi nasip etsin..amiiinn

ana baba duası

Posted by PearL | Dini Hikayeler | Çarşamba 2 Nisan 2008 22:23

annemi hastaneye götürmem lazımdı işim müsait olmadığımdan erken ve hızlı olarak arabayla bursa ssk hastanesine dötürdüm.dualarını aldım geri dönüşte çok hızlı olduğum için birden araba yola fırladı annemin sesiyle irkildim saĞA KIR DİREKSİYONU DİYE TERS DÖNDÜM KARŞI ŞERİDE GEÇTİM KAZAYI ATLATTIM EĞER VURSAYDIM KARŞI ARABADAKİ HEPSİ ÖLÜRDÜ ŞÜKÜRLER OLSUN UCUZ ATLATTIM.ANNEM HASTANEDEYDİ AMA DUALARIYLA KURTULDUM RABBİMİN YARDIMIYLA..

Niçin bir Selamı esirgiyorsun?

Posted by PearL | Dini Hikayeler | Çarşamba 2 Nisan 2008 22:23

Yıllarrdır alışverişte bulunduğum dükkan sahibi Alaattin Bey ile mal karşılığı alacağım para için Cumartesileri tahsilatım olmadığı zamanlarda bile dükkanının önünden geçerken ona selam verir öyle geçerdim.
Satışların düştüğü bir zamanda alışverişlerin yoğun olmaması nedeniyle o sokağı ziyaretim seyrekleşmişti.
Günlerden bir Perşembe gecesi rüyama girerek “Niçin bir selamı esirgiyorsun” demezmi.Sabah kalktığımda kendi kendime “nasıl olsa Cumartesi o sokaktan geçeceğim Selamımı veriirim ” dedim.Cuma günü sabah işyerine gittiğimde bir telefon geldi.Telefon Alaattin Bey’den di ve bana “Niçin bir selamı esirgiyorsun” demezmi?
Aman abim Cumartesi geçerken selam verecektim dedim ama üzüldüm.Cumartesini beklemeden Cuma sabahı telefonlada olsa üzerimdeki selamı vermem gerekirmiş diye üzüldüm.
Cumartesi ziyaretimde Dükkanında eşide vardı.
“Yengem,.Kıymetli abimin kıymetini bilesin ve hürmetini saygını esirgemeyesin.Bu ben kardeşinin senden bir isteğidir.Ama neden olduğunu bana sormayasın” dedim.
Bir din adamına Selam bu kadar önemli midir?dediğimde,Bana “Kur’an da geçmediği yer yoktur ”
bunun için önemlidir demezmi!..

10 Çinli

Posted by PearL | Dini Hikayeler | Çarşamba 2 Nisan 2008 22:22

Resûlullah (s.a.v.) rüyamda göründüler ve: “Bugün burada bir çinli vefat edecek, onun cenazesi ile ilgilenin.” buyurdular.

Bundan altı, yedi ay önce Çin’in değişik bölgelerinden on kişi İstanbul’a gelir. Bu on kişi sıradan insanlar değildir.

Bunların ortak özelikleri yeni Müslüman olmalarıdır. Umre için İstanbul üzerinden Arabistan’a gideceklerdi. Hepsi de yeni Müslüman olmuş. Kimi yirmi gün önce, kimi bir ay, en uzağı iki ay önce Müslüman olmuştu. Ne yeterince İslâmî bilgileri vardı, ne de yapacakları umre ile ilgili bir bilgileri.

Yanlarına, kendilerine yardımcı olacak, hem Çince’yi, hem Arapça’yı iyi bilen, hem de İslâmî bilgisi olan birini rehber olarak alacaklardı.

Mevlâ’mızın takdiri, Türkistan’daki Çin zulmünden kaçıp İstanbul’a yerleşmiş bir Uygur kardeşimiz, bu on Çinliye rehber oldu. Bundan sonra hâdiseyi bu kardeşimizden dileyelim.

Bahsi geçen kardeşimiz şu anda bizim yanımızda bulunmaktadır.

- “Yeni Müslüman olmuş bu on Çinli ile birlikte yola çıktık. Kısa zamanda aramızda iyi bir dostluk kuruldu. Yeni mü’min olmuş bu insanlar, büyük bir heyecan yaşıyorlardı.

Hiçbirinin İslâmî bilgisi yoktu. Hatta namazda okuyacakları sûreleri bilmedikleri gibi Fatiha’yı bile bilmiyorlardı. Bazı zikirleri yaptırmaya çalışıyor, ancak Çince telâffuz zor olduğu için zikirleri tam okuyamıyorlardı.

Namazlarda sadece “Elhamdülillah, Allahu Ekber” diyebiliyorlardı. Bana sormuşlardı “Ne yapalım?” diye.

Ben de onların kimine “Elhamdülillah”, kimine “Lâ ilâhe illallah” ve benzeri zikirleri öğretmeye çalışıyordum. Onlar da namazlarda bunları söylüyorlardı.

Önce Mekke’ye gittik. Kâbe’de onların hâli görülmeye değerdi. Yeni doğmuş çocuklar misali heyecan ve neşe içinde, kâh ağlıyor, kâh gülüyorlardı.

İsimlerini değiştirmiştik: Muhammed (Çan Çing) Hasan, (Çun Fang) gibi her biri yeni ismi ile çağırılıyordu. On Çinli kardeşimizden biri olan Muhammed de bir farklılık vardı. Bu durum dikkatimi çekmişti. Her namazını gözleri yaşlı olarak bitiriyordu. İyice dikkat ettim. Evet, Muhammed namazlarında ağlıyordu. Bana da sürekli sorular soruyorlar, İslâm hakkında bilgi ediniyorlardı. Ben de bildiğim kadarıyla onlara bilgiler veriyordum.

Bir gün Muhammed sordu:

- İçki nedir, İçkiye dinimiz nasıl bakar?

- Rabbimiz içkiyi kesin olarak yasaklamıştır, içilmesi, yapılması, taşınması, satılması yasaktır.

Kaldığımız otele gelmiştik. Muhammed bir telefon edeceğini söyledi ve ona memleketine telefon etme imkânı sağladık. Çin’deki kardeşini arıyordu, kardeşine aynen şöyle diyordu:

- İçki fabrikamızı kapat, Allah’ımız öyle emretmiş. Bize bu emre uymak düşer. Kardeşi bunu yapamayacağını, birçok bağlantısının olduğunu, durup dururken, kapatırlarsa, yüz binlerce dolar zarar edeceklerini, hiç olmazsa kendisine biraz zaman vermesini söyler. Fakat Muhammed kararlıdır:

- Allah emretmiş, bize uymak düşer. Fabrikayı hemen kapat, ben gelince borçları hallederim.

İçki fabrikası kapanıyor. Mekke’deki ibadetlerimize devam ediyoruz.

Yine bir gün bana sordukları sorularda çıkardıkları bir neticeyi açıklarlar:

- Kadın modası, kadınları yarı çıplak resmetmek gibi faaliyetler de dinimizde yasak mıdır?

- Evet yasaktır. Aynı gün ötele geldiğimizde yine Çin’i aradı ve bu sefer de kardeşine moda evinin kapatılması emrini verdi. Kardeşi yine itiraz etti, ancak Muhammed ne itiraz dinledi, ne de kararından vazgeçti.

- Rabbimiz emretti ise, bize bu emre uymak düşer. Mekke’deki ziyaretimizi bitirdik ve Medine’ye gittik.

Medine’de bir sabah namazı. Efendimizin “Burası cennet bahçesidir.” buyurduğu yerde sabah namazının fazını kılıyoruz.

Muhammed benim yanımda. Diğer Çinli kardeşlerimizle aynı saftayız. İlk secdeye varıyoruz, secdeden kalkıyoruz, ikinci secdeye varıyoruz, sonra kıyama kalkıyoruz. O da ne?

Muhammed hâlâ secdede, kalkmadı. Tekrar secde ediyoruz, ettahiyyatı okuyoruz ve selâm veriyoruz. Muhammed hâlâ secdede. Düşündüm ki, yorgunluktan ve uykusuzluktan bazen insana bir geçkinlik geliyor, Muhammed’e de secdede böyle bir şey oldu, uyudu. Elimi uzattım, omzuna dokundum ve hafifçe çekeyim dedim ki,

Sağ tarafının üzerine yuvarlandı. Muhammed’in ölmüş olabileceğini düşündüm. Olay duyulmuştu. Görevliler müdahalede bulundular, dışarı çıkardılar, bir ambulansa koyarak hastaneye götürdüler. Biz de gittik. Hastanedeki ilk muayenede çoktan vefat ettiğini söylediler. Muhammed’i hastanenin morguna kaldırdılar.

Çinli kardeşlerimle birlikte hastanenin önünde ne yapacağımızı bilemez bir hâlde üzüntü içinde bulunuyorduk. O sırada bir araba ile makam mevki sahibi bir zat geldi. Herkes onu hürmetle karşıladı, sonradan öğrendik ki bu zat Medine’nin ileri gelen yöneticilerinden biri idi. Hastane yetkililerine sordu:

- “Bugün burada ölen bir Çinli var mı?”

- “Evet”, cevabını alınca şu açıklamada bulundu:

- “Dün gece Efendimiz rüyamda bana göründü ve buyurdular ki,

- “Yarın burada bir Çinli kardeşim vefat edecek, onun cenazesi ile ilgilenin.”

Bir anda her şey değişti. Muhammed’i morgdan aldılar, bir devlet yetkilisine yapılanlardan daha fazlasını yaptılar. Cennetü’l Bakî’ye defnettiler.

Bu hâdiseyi bizzat yaşayan ve onlara rehberlik yapan Doğu Türkistanlı kardeşimiz hâdiseyi bu şekilde anlattı.

Teslimiyeti gördük değil mi? “Rabbim emrettiyse, bize uygulamak düşer.” Zararmış, ziyanmış, önemi yok. Rabbimiz emretmiş ve iş bitmiştir. İşte sahabe inancı. Bu Çinli kardeşimiz de o inanca ulaştı ulaşmasına; ancak dünyada fazla kalamadı. Çünkü bu dünya pisliğinin içinde fazla kalamazdı ve kalmadı da. Efendimizin de ilgisine mazhar oldu. Ne mutlu bu Çinli kardeşimize, ruhu için elfatiha.

Bu hâdiseyi niçin anlattık? Bu hâdiseden çıkaracağımız dersler var da onun için anlattık. Bu Çinli kardeşlerimiz, internet sayesinde İslâm ile şereflendi. Gerek ülkemizde, gerekse dünya üzerinde bir kıvılcım bekleyen nice insanlar var. Bizim yapmamız gereken; bizden bir ışık, bir kıvılcım bekleyenlere bir an önce ulaşmak. Alınacak önemli derse gelince, bir sigaradan, bir markadan ya da herhangi bir lüksünden vazgeçemeyen mü’minler, şu Çinli Muhammed’i okuyun.

Bakın teslimiyete. “Emir Mevlâ’dan ise, bize uymak düşer.” Ey bir sigarayı feda edemeyen mü’min kardeşim! Çinli Muhammed’e bak! O bir anda koskoca bir fabrikayı nasıl feda etti?!

Sonraki Sayfa »
site ekle - Toplist

Kiisel


Zirve100 Site ekle