Gök Ordu
Ali öğretmen öğleden sonra sıraya giren öğrencilerin önünde, onlara bakıyordu. Birkaç kişilik sınıflar bir araya gelince mevcut ancak altmış ediyordu. Birleştirilmiş sınıf eğitimi verilen okulun tek öğretmeni, öğrencilerine büyük şehirlerin okullarıyla aralarındaki fırsat eşitsizliğini kaldıramıyordu ama onlara bir şeyler öğretmek için de adeta yırtınıyordu. Bir gün okulun yakacağı odunu getirmek için dağda, bir gün tahtadan yapılmış tuvaletin tamirinde, bir gün elinde tebeşirle öğrencilerin önünde; beş sınıftan hangisine ne verebilecekse…
Bugün öğleden sonraki dersi beşinci sınıflarla işleyecekti. Ders sosyal bilgiler, konu ise birinci dünya savaşı. Öğretmen, “bir savaşı en iyi yaşayan anlatır” diye düşünerek doksanlık gazi İsa Çavuş’u bütün öğrencilerle ziyaret edip savaşı ona anlattırmayı düşünmektedir. Savaşın birçok cephesinde bulunan, esir düşen ve büyük kahramanlıklar gösterdikten sonra köyüne dönen İsa Çavuş’un hatıralarını önceden dinlemiştir öğretmen; bayırın düzlüğünde, güneşe karşı. Güneşi çok severdi İsa Çavuş, kemiklerim ısınsın diye akşama kadar gevrek toprağın üzerinde güneşlenirdi. Hala üzerinde askerlik günlerinden kalma pantolon; belki yamaları eskiyip onlarda yamanmış ama hiç çıkarmamıştı üzerinden.
Öğretmen önde öğrenciler arkada; beş on dakikalık bir yürüyüşün ardından İsa Çavuş’un mekânına geldiler. O yine paltosunu yere sermiş, üzerine bağdaş kurmuş ve sırtını hafif eğimli duran bayıra vermiş. Öğrencilerin kendisine doğru geldiğini görünce saygıdan ayağa kalkmak istedi ama daha o davranmadan öğretmen koşup buna engel oldu. Öğretmenin işaretiyle öğrenciler bir hilal gibi dizildi, öğretmenle İsa Çavuş da bir yıldız gibi kaldı aralarında. Öğretmen kısaca durumu anlatınca ne yapacağını şaşıran İsa Çavuş; ben onlara hele senin yanında ne anlatayım öğretmenim, dedi. Öğretmenin telkinleri üzerine de daha fazla dayanamayarak başladı anlatmaya:
- On sekizimde gittim, iki aylık evliydim; karımı babama ve anneme emanet edip gittim. On iki yıl savaştım ben. Peygamberimiz nerede bilir misiniz, işte orada Fahrettin Paşamla omuz omuza çarpıştım. Geçen öğretmen beyimize sordum; meğer kocaman aslan, sözünü yerine getiremeden yıllar önce ölmüş.
Böyle konuşurken bir taraftan da nemli gözlerle öğretmene baktı. Öğretmen kafasını eğince anlatmaya devam etti:
- Şimdi siz soracaksınız ne sözü diye? En iyisi baştan anlatayım. Medine de yapıyordum askerliğimi. Komutanımız Fahrettin Paşaydı. Bir gün bir emir geldi saraydan, İngilizlere teslim olacaksınız diye. Bir Cuma günü Cuma namazını kıldırdıktan sonra safların önünde dimdik durup bize sordu Paşam. Bizde seninleyiz Paşam, diye cevap verince gözyaşları çağlayan paşa da, “O zaman bende son neferimiz şehit olana kadar vallahi de Rasülüllah’ın kabrini düşmana teslim etmeyeceğim” diye bağırdı. Bu kararı aldık ama gün geçmesin ki; bir askerimiz Medine sokaklarında bedeviler tarafından katledilmesin. İngiliz gevurunun kışkırttığı bu insanların bizlere yaptıklarını anlatmaya yürek dayanmaz.
Tam dilinin ucuna bir şeyler geldi ki anlatamadı İsa çavuş. Aynı çevre köyler gibiydi Medine’nin köyleri de, aynı inanç ve aynı adetlerle yaşıyorlardı. Bedevilerin yaptıkları tüm Araplara mal edilir diye korktu. Nasıl diyebilirdi ki bedevilerin, öldürdükleri Osmanlı askerlerinin bağırsaklarını tek tek deşip altın aradığını ve bulamadıklarında da daha kolay bulmak için cesetleri yakıp küllerini karıştırdıklarını. Benim torunlarım bedeviler yüzünden Peygamberimin torunlarına düşmanlık beslemesin diye sustu. Bir süre uzaklara mı baktı yoksa boş boş mu baktı bilinmez ama sonra devam etti:
- Günler bu şekilde geçerken erzak ve suyumuz tükenmeye veya zehirlenmeye başladı. Ama askerin morali yerindeydi çünkü, bütün askerin ağzında “gök ordu” vardı. Fahrettin Paşa odasında “Gök ordu bir gün elbet gelecek, biz de o zamana kadar direneceğiz” diye bağırarak konuşurken duymuşlardı. O yüzden açlık baş göstermeye başlasa da yardım geleceğini düşündüklerinden herkesin morali yerindeydi. Artık köşe başlarında, gölgelerde, eğitim aralarında ve yatakhane sohbetlerinde hep gök ordu konuşuluyordu. Hiç kimse ne olduğunu bilmiyordu ama kulaktan kulağa duyduklarını birbirine anlatıyordu. Üç yıla yakın bir zaman geçti ki artık hiç yiyeceğimiz kalmamıştı. Atlarımız ölmesin diye önce onlara yedirip pisledikleri zaman da iri kalmış taneleri toplayıp yıkayarak biz yemeye başladık. Bir gün yine Paşam bizleri topladı. Gök ordu gelene kadar çekirge yakalayıp onları yememizi söyledi. Kendisi zaten uzun zamandır çekirgeyle besleniyormuş da bize söylemiyormuş. Komutanını böyle gören askerin kırılmak üzere olan cesareti tekrar kuvvetlendi. Hepimiz birer Mehemmetçik yani Mehmetçik olduk. Paşamız bizi hep böyle sevdi ve böyle çağırdı. Bir gün bir haber aldık ki Filistin cephesi yarılmış ve Şam düşmüş. Artık gök ordunun gelmeyeceğini herkes anlamıştı. Bu haber üzerine askerler çözülmeye ve gruplar halinde kaçmaya başladı. Onlar kaçtıklarını zannediyordu ama ya çölde yakalanıp öldürülüyor yada İngilizler esir alıp Filistin cephesinde esir düşenlerin yanına yani şimdiki Mısır’ın İskenderiye şehrindeki esir kampına götürülüyordu. Oraya gidenlerin ise sonraları asitli sulara sokularak ya kör edildiği yada öldürüldüğü haberini aldım. Neyse ben ve birkaç arkadaşımı Fahrettin Paşam trene yüklediği kutsal emanetlerle birlikte İstanbul’a gönderdi. Emanetleri teslim ettikten sonra bizi köyümüze gönderdiler. İşte Fahrettin Paşamdan o vakitten sonra bir daha haber alamadım. İstanbul’dan Hadim’e, oradan da burnumda tüten tazemi görmek için hiç mola vermeden köyüme geldim. Eve geldiğimde ellerine koştuğum annem ve babamın gözyaşları karşıladı beni. Zengin çocukları o dönemde bedel ödeyip askerlikten muaf tutulmuş, fakir çocukları ise kendini cephede bulmuştu. Biz yıllarca siperlerimizden düşman gözlerken, onların bazıları da uçkurlarının siperinden namusumuzu gözlemişler. Bunların birisinin de karımda gözü varmış. Kayın babama benim öldüğümü inandırıp sevdiğimi koynuna, nikâhına almış.
Son söylediklerinden sonra İsa Çavuş kendinden geçer gibi oldu. Lal çığlıkları hayalindeki isyan kayalıklarında yankılandı. Bu durumu kendine yediremeyip karısıyla evlenen adamı vurup köyden kaçmış ve Kuvayı Milliye yani o hep beklediği gök orduya; göklerin ordusuna katılarak askerliğine kaldığı yerden yıllarca devam etmişti ama şimdi bu acıları tekrar hatırlarsa daha kötü olacaktı. Yeni cumhuriyet kurulduğunda ise kendi köyüne değil de bu köye yerleşip evlenmiş ama vergi memurlarından çok korktuğu için ne gidip yeni kimliğini almış nede gazilik maaşına müracaat etmiş. Gazilik maaşı elbet vergi memurlarından korktuğuna değil kendine yediremediğindendi. O belki kayıtlarda yaşamıyordu ama yaşayanlar onun ve onun gibiler sayesinde yaşıyordu. Öğretmen çocukları evlerine gönderdi. Hikâyenin kalanını ne de olsa o biliyordu; İsa Çavuş’u üzmek yerine yarın okulda kendisi anlatırdı.
Bekir Cevizci
alıntıdır
