Gök Ordu

Posted by PearL | Asker Hikayeleri | Perşembe 12 Mart 2009 03:40

Ali öğretmen öğleden sonra sıraya giren öğrencilerin önünde, onlara bakıyordu. Birkaç kişilik sınıflar bir araya gelince mevcut ancak altmış ediyordu. Birleştirilmiş sınıf eğitimi verilen okulun tek öğretmeni, öğrencilerine büyük şehirlerin okullarıyla aralarındaki fırsat eşitsizliğini kaldıramıyordu ama onlara bir şeyler öğretmek için de adeta yırtınıyordu. Bir gün okulun yakacağı odunu getirmek için dağda, bir gün tahtadan yapılmış tuvaletin tamirinde, bir gün elinde tebeşirle öğrencilerin önünde; beş sınıftan hangisine ne verebilecekse…

Bugün öğleden sonraki dersi beşinci sınıflarla işleyecekti. Ders sosyal bilgiler, konu ise birinci dünya savaşı. Öğretmen, “bir savaşı en iyi yaşayan anlatır” diye düşünerek doksanlık gazi İsa Çavuş’u bütün öğrencilerle ziyaret edip savaşı ona anlattırmayı düşünmektedir. Savaşın birçok cephesinde bulunan, esir düşen ve büyük kahramanlıklar gösterdikten sonra köyüne dönen İsa Çavuş’un hatıralarını önceden dinlemiştir öğretmen; bayırın düzlüğünde, güneşe karşı. Güneşi çok severdi İsa Çavuş, kemiklerim ısınsın diye akşama kadar gevrek toprağın üzerinde güneşlenirdi. Hala üzerinde askerlik günlerinden kalma pantolon; belki yamaları eskiyip onlarda yamanmış ama hiç çıkarmamıştı üzerinden.

Öğretmen önde öğrenciler arkada; beş on dakikalık bir yürüyüşün ardından İsa Çavuş’un mekânına geldiler. O yine paltosunu yere sermiş, üzerine bağdaş kurmuş ve sırtını hafif eğimli duran bayıra vermiş. Öğrencilerin kendisine doğru geldiğini görünce saygıdan ayağa kalkmak istedi ama daha o davranmadan öğretmen koşup buna engel oldu. Öğretmenin işaretiyle öğrenciler bir hilal gibi dizildi, öğretmenle İsa Çavuş da bir yıldız gibi kaldı aralarında. Öğretmen kısaca durumu anlatınca ne yapacağını şaşıran İsa Çavuş; ben onlara hele senin yanında ne anlatayım öğretmenim, dedi. Öğretmenin telkinleri üzerine de daha fazla dayanamayarak başladı anlatmaya:
- On sekizimde gittim, iki aylık evliydim; karımı babama ve anneme emanet edip gittim. On iki yıl savaştım ben. Peygamberimiz nerede bilir misiniz, işte orada Fahrettin Paşamla omuz omuza çarpıştım. Geçen öğretmen beyimize sordum; meğer kocaman aslan, sözünü yerine getiremeden yıllar önce ölmüş.

Böyle konuşurken bir taraftan da nemli gözlerle öğretmene baktı. Öğretmen kafasını eğince anlatmaya devam etti:
- Şimdi siz soracaksınız ne sözü diye? En iyisi baştan anlatayım. Medine de yapıyordum askerliğimi. Komutanımız Fahrettin Paşaydı. Bir gün bir emir geldi saraydan, İngilizlere teslim olacaksınız diye. Bir Cuma günü Cuma namazını kıldırdıktan sonra safların önünde dimdik durup bize sordu Paşam. Bizde seninleyiz Paşam, diye cevap verince gözyaşları çağlayan paşa da, “O zaman bende son neferimiz şehit olana kadar vallahi de Rasülüllah’ın kabrini düşmana teslim etmeyeceğim” diye bağırdı. Bu kararı aldık ama gün geçmesin ki; bir askerimiz Medine sokaklarında bedeviler tarafından katledilmesin. İngiliz gevurunun kışkırttığı bu insanların bizlere yaptıklarını anlatmaya yürek dayanmaz.

Tam dilinin ucuna bir şeyler geldi ki anlatamadı İsa çavuş. Aynı çevre köyler gibiydi Medine’nin köyleri de, aynı inanç ve aynı adetlerle yaşıyorlardı. Bedevilerin yaptıkları tüm Araplara mal edilir diye korktu. Nasıl diyebilirdi ki bedevilerin, öldürdükleri Osmanlı askerlerinin bağırsaklarını tek tek deşip altın aradığını ve bulamadıklarında da daha kolay bulmak için cesetleri yakıp küllerini karıştırdıklarını. Benim torunlarım bedeviler yüzünden Peygamberimin torunlarına düşmanlık beslemesin diye sustu. Bir süre uzaklara mı baktı yoksa boş boş mu baktı bilinmez ama sonra devam etti:
- Günler bu şekilde geçerken erzak ve suyumuz tükenmeye veya zehirlenmeye başladı. Ama askerin morali yerindeydi çünkü, bütün askerin ağzında “gök ordu” vardı. Fahrettin Paşa odasında “Gök ordu bir gün elbet gelecek, biz de o zamana kadar direneceğiz” diye bağırarak konuşurken duymuşlardı. O yüzden açlık baş göstermeye başlasa da yardım geleceğini düşündüklerinden herkesin morali yerindeydi. Artık köşe başlarında, gölgelerde, eğitim aralarında ve yatakhane sohbetlerinde hep gök ordu konuşuluyordu. Hiç kimse ne olduğunu bilmiyordu ama kulaktan kulağa duyduklarını birbirine anlatıyordu. Üç yıla yakın bir zaman geçti ki artık hiç yiyeceğimiz kalmamıştı. Atlarımız ölmesin diye önce onlara yedirip pisledikleri zaman da iri kalmış taneleri toplayıp yıkayarak biz yemeye başladık. Bir gün yine Paşam bizleri topladı. Gök ordu gelene kadar çekirge yakalayıp onları yememizi söyledi. Kendisi zaten uzun zamandır çekirgeyle besleniyormuş da bize söylemiyormuş. Komutanını böyle gören askerin kırılmak üzere olan cesareti tekrar kuvvetlendi. Hepimiz birer Mehemmetçik yani Mehmetçik olduk. Paşamız bizi hep böyle sevdi ve böyle çağırdı. Bir gün bir haber aldık ki Filistin cephesi yarılmış ve Şam düşmüş. Artık gök ordunun gelmeyeceğini herkes anlamıştı. Bu haber üzerine askerler çözülmeye ve gruplar halinde kaçmaya başladı. Onlar kaçtıklarını zannediyordu ama ya çölde yakalanıp öldürülüyor yada İngilizler esir alıp Filistin cephesinde esir düşenlerin yanına yani şimdiki Mısır’ın İskenderiye şehrindeki esir kampına götürülüyordu. Oraya gidenlerin ise sonraları asitli sulara sokularak ya kör edildiği yada öldürüldüğü haberini aldım. Neyse ben ve birkaç arkadaşımı Fahrettin Paşam trene yüklediği kutsal emanetlerle birlikte İstanbul’a gönderdi. Emanetleri teslim ettikten sonra bizi köyümüze gönderdiler. İşte Fahrettin Paşamdan o vakitten sonra bir daha haber alamadım. İstanbul’dan Hadim’e, oradan da burnumda tüten tazemi görmek için hiç mola vermeden köyüme geldim. Eve geldiğimde ellerine koştuğum annem ve babamın gözyaşları karşıladı beni. Zengin çocukları o dönemde bedel ödeyip askerlikten muaf tutulmuş, fakir çocukları ise kendini cephede bulmuştu. Biz yıllarca siperlerimizden düşman gözlerken, onların bazıları da uçkurlarının siperinden namusumuzu gözlemişler. Bunların birisinin de karımda gözü varmış. Kayın babama benim öldüğümü inandırıp sevdiğimi koynuna, nikâhına almış.

Son söylediklerinden sonra İsa Çavuş kendinden geçer gibi oldu. Lal çığlıkları hayalindeki isyan kayalıklarında yankılandı. Bu durumu kendine yediremeyip karısıyla evlenen adamı vurup köyden kaçmış ve Kuvayı Milliye yani o hep beklediği gök orduya; göklerin ordusuna katılarak askerliğine kaldığı yerden yıllarca devam etmişti ama şimdi bu acıları tekrar hatırlarsa daha kötü olacaktı. Yeni cumhuriyet kurulduğunda ise kendi köyüne değil de bu köye yerleşip evlenmiş ama vergi memurlarından çok korktuğu için ne gidip yeni kimliğini almış nede gazilik maaşına müracaat etmiş. Gazilik maaşı elbet vergi memurlarından korktuğuna değil kendine yediremediğindendi. O belki kayıtlarda yaşamıyordu ama yaşayanlar onun ve onun gibiler sayesinde yaşıyordu. Öğretmen çocukları evlerine gönderdi. Hikâyenin kalanını ne de olsa o biliyordu; İsa Çavuş’u üzmek yerine yarın okulda kendisi anlatırdı.

Bekir Cevizci
alıntıdır

HER ŞEHİTİM İÇİN BİR OK DAHA

Posted by PearL | Asker Hikayeleri | Pazartesi 9 Şubat 2009 02:46

HERŞEHİTİM İÇİN BİR OK DAHA SAPLANIYOR YÜREĞİME

Bu gün içimde yine bir hüzün var..Sanki hazan dolmuş
benliğime ..
Rüzgârla savrularak uçuşuyor , taptaze fidanlarım,
hep yerlerde.

Bu gün ,kalbimde bir sızı var yine,
İşte öylesine acıtıyor yakıyor ,yüreğimi.
Her şehidim için bir ok daha saplanıyor düşlerime.
Ağlamak istiyorum ,ama ağlayamıyorum.
Sanki ,göz yaşlarım da terk etmiş gibi ..

Gözlerimin önünde musalla taşları,
Bayraklara sarılmış yan yana,
Daha dün,vatan için düşman kovalayan,
Canlı,kanlı ,delikanlı yiğitlerim, cansız yatıyorlar..

Dayan ey yüreğim dayan ,bu dayanılmaz acıya.
Uyandırmak istiyorum,uyanmıyorlar,
Sanki bana ,hazin bir elemle bakıyorlar.
Neden yiğidim,yiğitlerim neden?
Neden, böyle üzgünsünüz?
Soruyorum.İsyan ediyorum…

Savaşamadan öldük ,kahpece vurulduk,
Sana mahcubuz ana, ondandır ..diyorlar..
Oğullarım,canlarım,
Biliyorum, içten dıştan düşmanla sarılmış yurdumuz,
Bu düşmanlar sinsi,..Bu düşmanlar kalleş.
Bu düşmanlar,
Düşman bile sayılmazlar.
Bunlar zoru görünce ,tabana kuvvet kaçarlar.
Savaşmayı da bilmezler,
Çünkü onlar asker bile değiller.

Bir kaç çapulcu, peşmerge,
Bir kaç vatan haini el birliği olmuşlar,
Kimi saltanatını sürüyor,
Kimisi de dağlarda sürünüyor.
Sanıyorlar ki ABD yanlarında
Saddam -ı görmüyorlar sonlarında.

Yavrularım,canlarım benim,
Şimdi sizsiz ne yapacağım ben?
Söyleyin ,nasıl dayanayım bu acıya?
Yüreğime bir kor düşmüş böylesine,yanıyor, yanıyorken..

Anam ,sen bakma bizim, yattığımıza ,
Ruhumuz arkadaşlarımızla.
Biz yine dağlardayız,
her yerdeyiz ,mevzideyiz onlarla..
Son düşman ölene kadar, rahat etmeyiz,
Yatsak da toprağımızda.

Sen bizim için üzülme, sevin ana..
Biz vurulduk,şehit olduk.
Vatan için asker olduk.
Vatanı korumazsak ,o zaman neden doğduk?.
Anam ,sen demez miydin ki bize her zaman,
Vatan kutsaldır,uğruna ölünür diye.
Şimdi bu üzüntün niye..

Çalsın davullar,zurnalar yine,
Halaylar çekilsin.
Bayrağım dalga dalga,dalgalansın göklerde.
Bak,daha nice oğullar var Atatürk,ün izinde..
Biz hür doğduk,özgürlükçüyüz,Atatürk çüyüz.
Taşına toprağına kurban olduğumuz,
Uğruna baş koyduğumuz,vatan elden giderse ,
İşte o zaman biz,
Biz gerçekten de ölürüz..

Anam,sen sütünü helal et,başka bir şey demiyoruz.,
Biz, burada böylece yatıyoruz sanma,
Dağılmışız vatanımın tüm topraklarına…
Offf,oğullarım off.

Oy..! canlarım oy!
Benim sütüm size helâl olmayacak ta ,kime olacak?.
Her şafaktan sonra mutlak, yine güneş doğacak..
Helâl olsun sütüm size helâl..canlarım,kuzularım.
İsteğiniz bu olsun yavrularım.

O zaman siz meraklanmayın,
Hiç ,tasalanmayın.
Davullar,zurnalar çalacak,
Ay yıldızlı bayrağımız,
Dünya var oldukça hep dalgalanacak.
Andım olsun size.Andım olsun..

Bu gün içimde yine bir hüzün var..
Sanki hazan dolmuş
benliğime ..
Rüzgârla savrularak uçuşuyor , taptaze fidanlarım,
Hep yerlerde.
Bu gün ,kalbimde bir sızı var yine,işte öylesine acıtıyor yakıyor ,yüreğimi.
Her şehidim için bir ok daha saplanıyor düşlerime.
Ağlamak istiyorum ,ama ağlayamıyorum.
Sanki ,göz yaşlarım da tükenmiş gibi…. .

alıntıdır

Anzaklı Ömer’in Hikayesi

Posted by PearL | Asker Hikayeleri | Pazartesi 9 Şubat 2009 02:44

Türk olmanın nasıl bir şey olduğunu unutanlara hatırlatmak için, Türk olmanın tadına varmak için, lütfen okuyun.
Bu hakiki hikayeyi aktaran, sayın Dr. Ömer Musoğlu 85 yaşındadır ve halen MODA/ İstanbul’da oturmaktadır.

Anzaklı Ömer’in Hikayesi 1957 Yılında İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD’ye giden doktor Ömer Muşluoğlu, görev yaptığı hanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:

Amerika ‘ya gittiğim ilk yıllar.. New York’da Medical Center Hospital’da görev almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak, elektrokardiyografi çekmek gibi işler.. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direkt olarak hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor .Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum. Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam, tahminen yetmiş beş yaşlarında..
-Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız?” dedim.
Adamcağız kanserdi ve aynı zamanda kansızdı.. Kolunu açtım, baktım pazusunda bir Türk bayrağı dövmesi var. Çok ilgimi çekti, kendisine sormadan edemedim:
-Siz Türk müsünüz?
-Kaşlarını yukarıya kaldırarak “hayır” manasına bir işaret yaptı.
-Ama ben hala merak ediyorum. “Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?”
-Aldırma öylesine bir şey işte, dedi.
Ben yine ısrarla:
-Fakat benim için bu çok önemli, çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım…
Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:
-Siz Türk müsünüz?
-Evet Türk’üm….”

İhtiyar gözlerime tanıdık bir göz arıyor gibi baktı.. Anlatmaya başladı:

“Yıl 1915. Çanakkale diye bir yer var Türkiye’de..Orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben, Avustralya Anzaklarındanım. İngilizler bizi toplayıp dediler ki:
-Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda.. Birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir. ‘
Biz de inandık sözlerine ve savaşmak isteyenler arasına katıldık.. Beynimizi yıkayan İngilizler Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale’ye sevk ediyormuş. Bizi gemilere doldurup Mısır’a getirdiler, orada birkaç ay talim gördük, sonra da bizi alıp Çanakkale’ye getirdiler.

Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler gibi geceyi gündüze çeviriyordu. Her taarruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer bu barbarlıktan değil, kalplerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş.

Biz karaya çıktık. Taarruz edeceğiz, bizi püskürtüyorlar.. Tekrar taarruz ediyoruz, bizi gene püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz..

Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim. Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında buldum. Nasıl korktuğumu anlatamam. İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya… Ama dikkat ettim, bana hiç de öfkeli bakmıyorlar, yaralarımı sarmışlar. İyice kendime gelince bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şok olmuştum doğrusu..
Dedim ki kendi kendime:
-’Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürler, ama öldürmüyorlar… Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi.. Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler..’ Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla ‘Yazıklar olsun bana’ dedim. ‘Böyle asil insanlarla ben niye savaşıyorum, niye savaşmaya gelmişim? Bu İngiliz milleti ne yalancıymış, ne kadar Türk düşmanıymış’ diyerek pişman oldum.. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki… Bu iyiliğe karşı ne yapsam diye düşündüm durdum günlerce.. Nihayet bizi serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu Türk bayrağı dövmesini yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte..”

Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti: Talihin cilvesine bakın ki, o zaman ölmek üzere iken yaralarımı iyileştirerek, sıhhate kavuşmama çaba sarf eden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarf eden bir Türk… Ne garip değil mi? Avustralya’dan Amerika’ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar, buna bütün kalbimle inanıyorum. Peşinden nemli gözlerle
-Bana adınızı söyler misiniz? dedi.
“Ömer” cevabını verdim.
Merakla tekrar sordu:
-Peki niçin Ömer ismini vermişler sana?”
-Babam Müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş.
-Senin adın Müslüman adı mı?
Ben
-Evet, Müslüman adı” deyince yüzüme baktı,doğrulmak istedi. Onun yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki:
-Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Josef Miller idi, şimdiden sonra “Anzaklı Ömer” olsun.
-”Olsun” dedim.
-”Peki doktor beni Müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu ?”
Şaşırdım, nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti. Meğer o bunu hep düşünüyormuş da kimseyle konuşup soramadığı için gerçekleştirememiş..
-”Tabii” dedim.. “Müslüman olmak çok kolay.” Sonra kendisine imanın ve İslam’ın şartlarını anlattım, kabul etti. Hem kelime-i şahadet getiriyor, hem de ağlıyordu.. Mırıldandı:
-Siz Müslümanlar tespih çekersiniz, bana da bir tespih bulsan da ben de yattığım yerden tespih çekerek Allah’ımı ansam olur mu?
Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakk’ı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Hemen bir tespih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında tespih çekiyor, biz de tedavisiyle ilgileniyorduk. Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti.
-Beni yalnız bırakma olur mu?”
-Ne gibi Ömer amca?
-Ara sıra gel de bana İslamiyet’i anlat!.. Sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor.” O günden sonra her gün yanına gittim, bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum, hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum;
“Doktor Ömer, lütfen 217 numaralı odaya gidin!
Hemen yukarı çıktım. Ömer amcanın odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi: Sağ elinde tespih, açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı, göğsünde imanı ile koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu. Hemen başucuna oturdum, kendisine kelime-i şahadet söylettirdim, o şekilde kucağımda ruhunu teslim etti…
Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk Milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu. Ne yalan söyleyeyim, ağladim..”

alıntıdır

Ölümsüzler

Posted by PearL | Asker Hikayeleri | Pazartesi 9 Şubat 2009 02:37

Nöbet yerinde açıyorum gözlerimi. Sanki buraya hiç gelmemişim. Hiç burada olmamışım gibi. Arkadaşlarıma bakıyorum. Benimle konuşmuyorlar. Sanki küsler. Ama hayır, daha farklı, kendi aralarında konuşuyorlar da benden haberleri yok gibi.
İki adet şarjör var elimde. Olası bir çatışmada kime yetecek ki bunlar. Bir ürperti sarıyor vücudumu. “Yaklaşıyorlar”… Arkadaşlarımı uyarmak istiyorum ama duymuyorlar beni. Topluyorum kendimi. Kelimeyi şahadet getiriyorum. Şarjörümü takıyorum ve bir silah sesi patlıyor ilerden. Çatışma başlıyor. Soğuk, çok soğuk . Ağrı Doğubeyazıt’ın karlı dağında her karaltıya ateş ediyoruz. Çatışma bitiyor. İkinci şarjörümün son mermisi de çatışmayla aynı anda bitiyor. Allah’tan arkadaşlarım sadece yaralandı. Ya ben…
Vücudumda iki mermi yarası görüyorum. Kanıyorum ama canım yanmıyor. Müthiş bir huzur kaplıyor bedenimi. Gözüm kararıyor. Sanki birileri kollarıma girdi de başka bir yere götürüyor. O yaralar ölümcül biliyorum ama ölmeyecek gibi hissediyorum. Her yer karardı artık. Az bir zaman sonra gözümü tekrar açacak güç bulabiliyorum.
Yanımda arkadaşlarım. Biliyorum bugün bu surları aşıp bu şehri alacağız. Bu İstanbul’u Bizans’tan alacağız. Etrafımdaki arkadaşlarım konuşmuyor benimle. Küs diyeceğim ama değiller. Sanki beni görmüyorlar. İki adet ufak hançer verdiler. Kime yetecek ki bunlar. Kelimeyi şahadet getireceğim ama o kadar rahatım ki. Sanki bir başka zamanda bir başka yerde ben zaten getirmişim. Yine de getiriyorum şahadet. Bir ürpertiyle birlikte saldırı emrini alıyorum. Kaleye saldırıyoruz. Hasan’ı görüyorum az sonra surda. Sırtında oklar var. Yine de bayrağı asıyor sura. Mutluyum, huzurluyum. Göğsüme saplanan iki ok canımı yakmıyor bile. Sadece savaşan arkadaşlarımın beni görmemesi canımı yakıyor biraz. Düşman askeri de görmese inanacağım burada olmadığıma. Yorgun düşüyorum artık. Vücudumdaki ok sayısı beş oldu. Yığılıyorum yere. Gözlerim kararıyor. Birileri kolumdan tutup götürüyorlar bir başka yere. Az sonra açıyorum gözümü.
Bugün gelecekler. Ama hazırız. yemin ettik, Çanakkale bugün geçilmeyecek. Bir yanımda Harranlı Seyit Onbaşı var. Görmüyor gibi beni. Bu kadar top mermisi kime yetecek ki. Kelimeyi şahadet edeceğim ama içimde öyle bir huzur var ki, sanki çok önceleri bir yerlerde bir zamanlar ben şahadeti etmişim ve kabul edilmiş gibi. Huzurluyum.

Kamil Akçay
alıntıdır

Son Kurşun

Posted by PearL | Asker Hikayeleri | Pazartesi 9 Şubat 2009 02:35

Pusu alarmını aldıklarından beri yollaydılar. İlk defa mola veriyorlardı. Ne kadar daha kalmıştı sadece üsteğmenleri Murat komutanları bilmekteydi. Diğer altı arkadaşına nazaran Doğan biraz daha içine kapanık bir askerdi. Kimseyle pek konuşmazdı. Arkadaşları kendi arasında ona suskun bıçak derlerdi. Suskunluğu sessizliğinden, bıçaklığı da iki yüz metredeki keskin nişancılığından gelmekteydi.
16 temmuzun o sıcak günü çorak Ağrı topraklarında herkes molasını dinlenerek geçirirken Doğan yine arkadaşlarından biraz uzakça bir yerde kayanın üzerine yaslanıp kolyesinin iplerini yeniliyordu. Kolyesinin ucuna g-3 piyade tüfeğinin mermisini takmıştı. Arkadaşları ne kadar yasak da dese o bunu umursamıyordu. Hoşuna gidiyordu mermiden bir kolye takmak.
-Doğan ne yapıyorsun orada ya!
Seslenen Konya’dan İbrahim’di. Tezcanlı bir çocuktu. Gülümseyerek ‘hiç’ anlamına gelen bir kafa sallayışıyla geçiştirdi Doğan. Konuşmak pek ona göre değildi.
-Haydi beyler, kalkın, ilerliyoruz!
Murat üsteğmen sert ama güvenilir bir ses tonuyla emretti askerlerine. Güneş batmadan birliğe dönmek lazımdı ama öncelikle bu pusu işini çözmelilerdi. Akşama doğru önemli bir mühimmat nakliyesi olacaktı bu yolda. On kişilik birlik başlarında komutanlarıyla yola koyuldu. Sıcak her zamankinden daha fazla yakıyordu bugün.
Askerler onar metre ara ile harekete geçti. Bilinmezlik insanı daha ayrı delirtiyordu. Savaşarak ölmek o kadar koymazdı da kahpe bir pusu, işte bu onları sinir ediyordu. İki kilometre gitmemişlerdi ki ‘Pusu!!’ diye bağıran İbrahim’in çığlığı duyuldu.
Çorak topraklar bir anda mermi sesleri ile çınlamaya başladı. Tüm birlik kendine göre en uygun taşı siper ederek savunmaya çekildi. Bir dakika demeden kimi istanbul’dan kimi Isparta’dan genç fidanlar tek tek toprağa düşmeye başladı. Teröristler oldukça kalabalık gelmişlerdi. Fazla zaman almadan Üsteğmen emri verdi.
-“ateş üstünlüğünü alın”
Bu emir bir çok şey ifade ediyordu. Gerekirse son şarjörü bitirin ama üstünlüğü alın. Eğer üstünlüğü alamazlarsa çatışma tek taraflı devam edecekti. Üstünlüğü alırlarsa da bu sefer mermi sıkıntısı baş gösterecekti. Yine de emir tartışılmazdı. ‘Ya Allah’ dedi Doğan kendisinin duyabileceği bir tonda ve kafasını siperden kaldırdı. Silahıyla birlikte ateş kusmaya başladı.
Teröristler birden afalladı. Pusuyu onlar mı kurmuştu askerler mi? Yirmi iki kişiden on biri yığıldı yere. Karşı birlikten beş kişi kalmıştı ama bu gidişat onlar da bitecekti. Çekilmeyip ne olursa olsun bitirmelilerdi bu askerleri. Başka ne zaman sinsice ve arkadan yakalama imkanı bulabilirlerdi ki? O da saldırı emri verdi.
Önce İbrahim düştü yere. Sonra diğer iki asker. Geriye üsteğmen Murat ve Doğan kalmıştı. Doğan son şarjörüne bakıp silahına taktı. Üsteğmende de durum farklı değildi. O da son şarjörünü yerleştiriyordu silahına. Arkasını döndüğünde sadece Doğan’ın kaldığını gördü. Ona nazaran biraz daha yüksek bir yerde mevzilenmişti. Aralarında elli altmış metre bir mesafe vardı. Son kurşunlarda havada uçuşmaya başladı.
Teröristler artık kaçıp kaçmamayı tartışır hale gelmişti. Sadece dört kişi kalmışlardı. Eğer kaçarsa örgüt onları öldürürdü. Bir anlık beklemeden sonra saldırmaya devam kararı verdiler. Artık son çareleriydi. Kalan iki askerin üzerine yürümek için harekete geçtiler. İlki ayağa kalkar kalmaz Üsteğmenin kurşunuyla vurulup düştü. Son beş mermi kala Üsteğmen bir tanesini daha vurdu. İsabet alacak son mermisiydi o. Ve şarjörü bitti. Doğan’da da durum aynıydı.
-Komutanım mermim bitti.
-Benimde Doğan. Süngünü hazırla evladım. Bugün memleketimize döneceğiz!
Memlekete dönmek. İlk başta üzülür gibi oldu Doğan ama sonra bir mutluluk sardı vücudunu. Anlatılmaz bir huzur. Evet, bugün döneceklerdi, gururla, cesaretle, ayyıldızlı bayrağa sarılmış halde.
Kalan iki terörist iki ayrı askere ilerlemeye başladı. Mermilerinin bittiğini biliyorlardı. O yüzden tam bir cesaret gelmişti. Bir tanesi iyice üsteğmene yaklaşmıştı. Diğeri de Doğan’a varmak üzereydi. O anda gördükleri karşısında donup kaldılar.
Doğan taşın üstüne mevzi alıp silahım kurma kolunu çekip bıraktı. Hedefinde tek kişi vardı. Üsteğmene yaklaşan adam. Nişanını tazeledi. O anda ona yaklaşan terörist Doğan’a ateş etmeye başladı. Mermi sanki vücuduna isabet ediyor gibiydi ama Doğan en ufak bir sarsılma göstermiyordu. İyice nişan aldı. Nefesini bıraktı ve tetik düştü. Namludan çıkan mermi teröristin alnına isabet etti. Kalan tek kişi bir taraftan Doğan’a ateş ediyor bir taraftan da kaçıyordu. En sonunda silahını atıp gözden kayboldu.
Üsteğmen Murat etrafa baktı. Doğan hala siper halde silahını tutuyordu.
-Tamam oğlum başardık. Püskürttük onları.
Ayağa kalktı. “Başardık” diye yineledi içinden hüzünle. Şehit askerleri, evlatları uzanmış yatıyordu toprakta. Hepsi birer nur parçası olmuşlardı kana boyanmalarına rağmen. Yavaşça Doğan’a yaklaştı. Doğan silahıyla siperhane şekilde duruyordu. Seslere cevap vermemişti. Yaklaştığında anladı. Doğan şehit olmuştu. Vücuduna altı mermi saplanmıştı. Yinede şeklini bozmamıştı. Yanına geldiğinde kolyesine baktı. Ucunda mermi olan kolye boşta sallanıyordu. Son mermisini onu korumak için harcamıştı. Bir vatan bir askerinden daha nasıl bir fedakarlık bekleyebilirdi ki?
Teğmen eğildi ve Doğan’ın ak alnını öptü.
-Memlekete dönüyorsunuz çocuklar. Memlekete dönüyorsunuz.
O sıcak temmuz günü uzak bir vatan toprağında Üsteğmen Murat sessizce ağlamaya başladı.

YAZAR NOTU:Bu vatan komutanları için ölebilecek kadar cesur askerler, vatanları için sarsılmadan savaşacak komutanlar ve onlara inanıp dua eden milyonlarca vatansevere sahip oldukça, hiç kuşku yok ki yıkılmaz,yıkılamaz…

Kamil Akçay
alıntıdır

KARDEŞİM BENİM

Posted by PearL | Asker Hikayeleri | Pazartesi 16 Haziran 2008 02:43

Merhaba değerli okurlar; Bu anlatıcagım benim gercek hayat hikayemdir. 26.11.1994 tarihinde Manisanın Kırkağaç beldesine vatani görevimi yerine getirmek üzere 6. alay komutanlığına teslim oldum,teslim olmadan evvel kırkağaçta bir berber salonuna girip, o güne kadar kestirmeye kıyamadığım saçlarımı kestirdim,üzülmüştüm ama güzel bir amaç uğruna olduğunu bilyordum, neyse lafı uzatmayayım; teslim olduktan sonra kıyafetlerimizi aldık ve giyindik, ortam çok komikdi, kıyafetler kimine dar kiminede bol gelmişti herkes garip garip etrafına bakınıp duruyordu,derken o gün öyle geçti ve saat 09:00 gibi bizi zorla yatırdılar, tabi sabah başımıza geleceklerden habersizdik ve yattık. Sabah saat 04:00 gösteriyorduki bir düdük sesiyle uyandık sersem gibiydik alel acele kıyafetlerimizi giyindik ve doğru ictima alanına cıktık kimimiz küfür ediyor, kimimiz daha uyanamamış ve yerdeki izmaritleri toplamak amacı ile belimizi bükerek mıntıka temizliğini bitirdik, sırada spor vardı, güçlü yapılan sporun ardından kahvaltı için yemekhaneye doğru yola çıktık yaklaşık 1.5 km yürüdük, alışkın olmadığımız için dilimiz dışarı çıkmış feleket derecede yorulmuştuk, tek tesellimiz süper bir kahvaltı idi, yemekhaneye girdik masaların üzerinde altı adet yayvan tabak ve içlerinde ise benim hiç sevmediğim gül receli vardı şok olmuştum hayallerim yıkılmıştı, bir oturuşda bir çiftli ekmeği bitiren ben, bir dilim ekmek yiyerek masadan kaltım, acemi birliğini bitirene kadar resmen erimiştim. Ve heycanla beklediğimiz o an gelmişti, merakdan ölüyorduk, acı gerçekle yüz yüze gelmişdim dağıtımlar okundu ve Tunceli in hozat ilcesine düşmüştüm, hayatımda ilk defa duyuyordum bu ilçenin ismini, derken izinde bitti ve tunceliye giderek birliğime katıldım, ve silahımı ve mühimmatımı teslim aldım, daha o günün akşamı tacizler başlamıştı çok korkmuştum ve sabah operasyona gittik 8 ay tabura ugrayamadık, bir operayon sırasında dizimden vuruldum ve sevgili sehit kardeşim ENVER YORULMAZ beni 6 km sırtında taşıyarak helikoptere bindirdi, ELAZIĞ askeri hastanesine yattım, 1.5 ayda iyileşerek birliğimi geri döndüm ENVER beni gördüğüne çok sevinmişti sarıldık birazda lafladık, o akşam yine ENVER ve diğer silah arkadaşlarım operasyona cıktılar ve timimde olan 18 arkadaşımı son görüşüm oldu. SEVGİLİ ŞEHİT KARDEŞLERİM BAKIN BAYRAĞIMIZ HALA GÖNDERDE, BAŞARAMADILAR BAŞARAMIYACAKLAR,SİZ RAHAT UYUYUN.

alıntıdır..

ŞAİRİN KAYBEDİŞİ

Posted by PearL | Asker Hikayeleri | Pazartesi 16 Haziran 2008 02:42

Felluce#8217;de ABD ve israil askerlerinin katliamı devam ediyordu. Halkın kentten kaçmasına bile izin verilmiyordu. Büyük bir sessizliğin yaşandığı Felluce#8217;ye girerken, ABD askerlerinden er Henry endişe içindeydi. Daha kısa zaman önce öldürecekleri insanların yüzlerini görmeleri gerekmiyordu. Uçak ve helikopterlerden bombalar ve bilgisayar oyunu oynar gibi üstün uzun namlulu silahlarla öldürdükleri insanlara fazla aldırmıyorlardı. Oysa geçen hafta El Şuheda kentine bombardımandan bir süre sonra yaya girmişlerdi. Kendilerine El Şuheda#8217;ya girmeleri ve hareket eden tüm canlıları acımadan öldürmeleri emredilmişti. Ölüleri de kanıt bırakmamak için ceset torbalarına koyup Fırat nehrine atmaları söylenmişti. #8220;Kanıt bırakmamak#8221; cümlesinin manasını bir süre sonra anlamışlardı; şişmiş, sararmış ama kokmayan cesetler kimyasal silah kullanıldığını gösteriyordu. Er Henry#8217;nin şair yüreği bu manzaradan sonra isyan etmiş ama dili susmuştu. Askerliği uzamasın diye susmuştu. Ertesi gün Colan ve El Cübeyl kentlerinde de aynı katliamların yapıldığını, çoğunluğu kadın ve çocuk, binlerce insanın biyolojik silahlarla öldürüldüğünü öğrenince, #8220;-Acaba yanlış tarafta mıyım !. . #8221; diye söylenerek, bir köşede oturup ağlamıştı. Şairdi özellikle çocuk cesetlerini görüp te zalimlerle aynı safta olmak ne kadar zordu. Bir an önce, bu kirli savaşın bitmesi ve evine dönmek için dua etmişti. Şimdi de Felluce#8217;ye giriyorlardı ve aynı manzarayla burada da karşılaşmaktan korkuyordu. İlk cesetlerle karşılaştığında bir şok yaşadı. Oysa herşeye alıştığını düşünüyor #8220;-Artık şair yüreğim bile taşlaştı#8221;, diyordu. Fakat kadınların, çocukların bazıları yanmış, bazıları erimiş cesetlerinin, buldozerlerle çukurlara atılması insanlığından utandırmıştı. Burada ceset torbası kullanmıyorlardı; o kadar torba için vakit ve para ayırmak istememişlerdi anlaşılan. Büyük bir çukur açıp cesetleri iteklemek daha ucuza gelmişti, madem ki #8220;insanlık#8221; artık bir kriter değil. Henry#8217;nin akan gözyaşlarını kimse görmedi. Felluce#8217;de ilerlediler. Şehrin merkezinden uzaklaştıkça, cesetler ve cesetleri yiyen köpek manzaraları azalmıştı. Fakat bu kez yaşayanların olma ihtimali artmıştı. Henry bir kaç kez arkadaşlarının bazı evlere girdiğini rastgele ateş ettiğini, bazılarına ise sadece pencereden içeri bomba attıklarını gördü. Karşılık gelmemişti. Olaylar tekrarlandıkça bazı evlerden kısa süreli çığlıklar gelip kesilmeye başladı. Arkadaşları #8220;teroristler geberdi#8221; diyordu, fakat çığlıkların çoğu kadın ve çocuk sesiydi. Bu psikolojiyle arkadaşlarının kendisine de ateş edeceklerinden korkuyor susuyordu. Kendisini iki ateş arasında hissediyordu. Masumlara ateş eden arkadaşları da, herhangi bir evden fırlayıp ABD asker elbisesi yüzünden kendisine de ateş edebilecek halk da şu an tehlikeydi. Eli silahının tetiğine sıkıca sarıldı. #8220;-Dikkat !. . ateş edin !. . #8220; bağrışmalarıyla hızla döndü, silahının tetiğine nasıl bastığını bile anlamadı, #8220;-Medet !. . , medet !. . #8220; diye bağırarak koşan çocuğun yere düşüşünü, bir film seyreder gibi gördü. Olduğu yerde öylece kaldı. Diğer askerlerden biri fazla yaklaşmadan çocuğa bir kaç kez daha ateş etti. Henry artık rüyada gibiydi. Olayları dışardan seyrediyor gibiydi. Bir nehirin akışına kapılmış gidiyordu. Ölen çocukla ilgili ne konuştu, ne soru sordu. , sadece silah elinde yürüdü. Yazdığı bir şiir sürekli kafasında kendisine sesleniyordu. #8220;Bir çocuk öldürülürse, yüreğinde yer aç huzursuzluklara. Yaşabilir bir köşe aç , bir park ve salıncak olsun. Gülüşlere hazırlansın için buruk gülüşlere Dudağının ucunda kan, sana bakan kimsesiz çocuklara hiç bir şey olmamış gibi gülümse Dünya#8217;da yer kalmamış demektir İnsan gibi insanlara Ha bir çocuk ölmüş, ha dünya Artık bakmasan da olur yarınlara#8221; Henry başka dünyalardayken, aniden , kucağında çocuğuyla bir adam fırlayıp kaçmaya başladı. Fakat ilk ateşte ayağından vuruldu. Çocuğunu bırakmadan yerde kıvranan adamın silahsız olduğunu anladıklarında yaklaştılar, Henry#8217;de adamın yanına varmıştı. Bir İsrail askeri silahını adamın kafasına dayadı, parmağını tetiğe götürürdü. Olayın dışındaymış gibi seyreden Henry, birden askerin niyetini anladı atıldı ve askeri yana itekledi. Kurşun toprağa gitmişti. Diğer askerler çevrelerini sardı. Diğer İsrail askerleri silahlarını Henry#8217;ye çevirmişti. Henry#8217;nin komutanı yüzbaşı Bill geldi; -Noluyor, Iraklı bir terörist için mi tartışıyorsunuz. Öldürün gitsin. Henry iyice adamın önüne siper oldu; O yaralı biri, üstelik silahsız. Öldüremezsiniz !. . Arkadaşları güldü; #8220;-Binlerce cesetten sonra, hala vicdanın mı sızlıyor#8221; Komutan işin uzamasını istemedi; -Tamam esir olarak tutun. henry, onun sorumluluğu sana ait. Silah görünmüyor ama üstünü mutlaka ara. İsrailli askerlerden biri öne çıktı; -Çocuğu biz alırız. -Çocuğu mu , Niçin ? Henry#8217;nin saflığına komutanı güldü; -Organları için. . . Henry silahını daha da sıktı, öfkeyle söylendi; -Hemen defolsunlar !. . Komutan İsrailli askere döndü; -Uzatmayın, görüyorsunuz sinirleri bozulmuş. . . . Üstelik daha bir çok müslüman çocuk bulabilirsiniz. İsrailliler homurdanarak uzaklaştı. ABD#8217;li askerler, esirin üstünü aradıktan sonra ellerini arkadan bağlayıp, başına çuval geçirdiler. Henry yaralı Irak#8217;lıyı ve çocuğunu bir kamyonetin arkasına bindirdi, kendisi de yanlarına geçti. Dilini anlamasa da, sesinin tonundan rahatlayacağını düşünerek elini hafifçe omzuna vurarak konuştu; -Yaran ağır değilmiş. Kan durdu bile. Şu başındaki çuvalı da çıkarayım istersen. Yaralı Iraklı , kurşun gibi gözlerini, Henry#8217;nin gözlerine dikmişti. Hiç minnet duygusu yoktu bakışlarında. Henry, korku dolu gözleri, yorgunluktan kapanmaya başlayan çocuğun başını okşadıktan sonra sırtını kamyonetin kenarına yasladı. Gözlerini gökyüzündeki yıldızlara dikti. -Cesetlerin, kankokusunun ortasında, yıldızlara bakmak hiç de romantik olmuyormuş. Ve. . . bir şiir mırıldanmaya başladı; #8220; Sen !. . Duydun mu karanlığın esintisini Dinle ! Gecenin içinden birşeyler geçiyor. ay kırmızıdır şimdi Ve darmadağınık. #8221; Yaralı Iraklı, Henry#8217;nin şaşkın bakışlarına aldırmadan, epey düzgün bir İngilizce ile şiire devam etti; #8220; Bulutlar bizi gözlüyor , yaslılar gibi Şu tepemdeki dam çökerse Sanki yağmalayacaklar herşeyi#8220; Henry sanattan anlayan bir dostunu görmüş gibi sevinçli devam etti; #8220; Bir an, yalnızca bir an sürecek Sonra. . . sonra. . . hiç Hiç. . . #8220; Bir an sessizlikten sonra Henry; -Şairini bilmiyordum, Iraklı bir şairin mi ? Hayır, İranlı Furuğ#8217;un #8220;Al götür bizi rüzğar#8221; şiiri. -Demek İngilizce biliyorsun. Nerden Öğrendin. -İngiltere#8217;de okudum. Doktorum. -Oooo. . . hem de doktor. Komutana söyleyim, senin için belki birşeyler yapar. Esirin kaşları çatıldı; -Ben katillerden bir şey istemem. Hiç bir şey söylemeyin. Henry itiraz edecek gibi oldu, sonra suçlu suçlu sustu. Yine bir sessizlikten sonra; -Ya eşin ? -O da doktordu. Dün hastanede nöbetçiyken hastane bombalandı. Cesedini aramaya bile gidemedim. Teselli etmek istedi; -Savaşta oluyor böyle şeyler. -Hangi savaş, bu bir katliam. Sustular. Esir çocuğuna sıkıca sarıldı. Henry; -Kaç yaşında ? - 2 yaşında. Annesinin öldüğünü bilmiyor yavrum. Henry yeni aklına gelmiş gibi endişeyle ; -İsraillilerin konuştuklarını da anlamışsındır. . . -Onlar yıllardır Filistinli çocukları, gençleri de organları için kaçırıyor. Çocuğumu onlara vermektense öldürmeyi seçerim. Kamyonet askeri kampa girdi. Henry; -Ben haberleşme kısmında görevliyim. Ben sorumlu olduğum için, başka bir emir gelene kadar benim yanımda kalacaksın. Gidelim, çocuğuna da yiyecek birşeyler bulayım. *** *** *** Haberleşme odasındaydılar. Henry çocuğa biraz yiyecek ve süt getirmişti. Esirin elinin çözülmesine izin verilmemişti. Henry esirin ismini öğrenmek istedi; -Benim ismim Henry, ya senin ? -Ali. -Şiiri seviyorsun galiba. Biliyor musun, ben şairim. -Ben de. . . -Ciddi misin. Buna sevindim. Şiir okumamı ister misin? -Biz en acı şiirleri okumuyoruz, yaşıyoruz artık. Öyle ki, , hani derler ya #8220;Kelimeler yetmiyor, kelimeler tükendi#8221;, işte bizim çektiklerimizi, acılarımızı tarife de kelimeler yetmiyor. Ne yazsam, ne okusam, ne dinlesem yaşadıklarımızı tarif edemez artık. -Çok şey kaybettiniz ama güzel günler gelecektir. -Evet, biz savaşı kaybettik, siz ise onurunuzu, insanlığınızı kaybettiniz. Henry, bakışlarını kaçırdı. Haberleşmede görevli askerlerden biri nöbetçilere seslendi; -Albay Smith#8217;e haber verin, eşi arıyor. Bir asker koşarak çıktı. Az sonra komutan Smith odaya girdi, uydu telefonunu aldı. -Aloo. . . merhaba Mary. . . teşekkür ederim, sen nasılsın ? Oğlum nasıl? Uyuyor mu ?. Tamam uyanınca onu çok sevdiğimi söyle, ona en güzel oyuncakları alacağım. Bizi merak etmeyin, burdaki ilkel yaratıklara medeniyet getiriyoruz işte. Bak hele, burda o yaratıklardan bir tamne esir de varmış. Sesini duymak ister misin? Gerçi ne dediğini anlaman imkansız ama bir dinle de bak biz burda nelerle uğraşıyoruz. Albay, telefonu esir Ali#8217;ye tuttu. Ses çıkarması için bir de tekme attı. -Konuş ta homurtunu Mary duysun !. . Ali, tekmeyi yiyince kendisine uzatılan telefona hızlıca konuştu; -Burda bize katliam yapıyorlar. Kadınlara, çocuklara işkence yapıyorlar. Oğlunuzun yüzüne bakın, o bir katilin oğlu !. . . Albay şaşkınlıktan uzun süre tuttuğu telefonu birden çekti. Ali bir askerin tekmesiyle sırtüstü yıkılırken. Albay, elini ahizeyi kapatarak bağırdı; -Niye bu pisliğin İngilizce bildiğini söylemediniz. Sonra telefona; -Hah. . hah. . . bizim çocuklardan biri şaka yaptı. Hayır, hayatım. . hayır bu saçmalıklara inanma. . . kimyasal silah kullanıldığını mı okudun. . . yok öyle birşey. . . Hadi kapatıyorum by. . . Albay telefonu kapatıp esirin yanına geldi. Henry, Ali#8217;yi savunmak istedi, albay eliyle susturdu ve Ali#8217;nin kucağındaki çocuğa baktıktan sonra; -Demek senin de oğlun var. Onu bizim büyütmemizi ister misin ? -Albayın öfkesinin yatıştığını zanneden Henry bir an sevindi ama Ali#8217;nin cevabıyla yine korktu; -Zalim olarak yaşamasındansa, mazlum olarak ölmesi iyidir. Daha sözü yeni bitmişti ki, albay hızla tabancasını çekti çocuğa ateş eti. Henry ve Ali#8217;nin çığlıkları biribirine karıştı. Fakat Ali#8217;nin çığlığı uzun sürmedi, albay tek kurşunla onu susturdu. Albay#8217;ın önüne geçmek için atılan ama yetişemeyen Henry acı içinde inleyerek cesetlerin yanına çöktü. Albay ona bakarak; -Şimdiye kadar alışmalıydın. Yarın bunlardan yüzlerce daha öldüreceğiz, öbürgün belki binlerce. İsrailli eğitmenlerin söylediğini unutma; #8220;Bunlara silahınızı doğrultun ve insan olduklarını aklınızdan geçirmeyin. Sadece ateş edin, yoksa onlar sizi öldürür. #8221; Henry zorlukla konuştu; -Saçmalık. İki masumu öldürdünüz. Biz askeriz. Görevimiz de öldürmek. Öldüreceğiz, ve dönünce unutacağız. Henry, çocuğun kanlı saçlarını okşadı. -Unutabilecek miyiz? Çocukları sevebilecek miyiz? Saçlarını okşayabilecek miyiz? Unutmak lazım azizim, unutmak yaşamak için unutmak elimizdeki kanları yıkamak ve çiçek sulamak. . . . Yeni doğan gün bizim Sustu tüm çığlıklar Masumlar öldü, zalimler yaşayacak Unutmak lazım azizim, unutmak Henry, şaşkın bakışlara aldırmadan silahını çekti; -Anladım ki, artık unutmak da mümkün değil, yaşamak da. . . . Bir silah sesi çınladı, Henry#8217;nin eli çocuğun saçlarından yavaşça yere kaydı.

alıntıdır..

ISTASYON OLUM KORKUSU

Posted by PearL | Asker Hikayeleri | Perşembe 8 Mayıs 2008 00:07

Kurtuluş savaşının en çetin anlarıydı. İngilizler tarafından gözü Anadolu toprakları ile döndürülmüş Yunanlıların yakıp yıkarak saldırdığı acımasız zamanlardı yaşanan. Akıllarında anneleri, bacıları, babaları; yüreklerinde saf vatan sevgisini barındıran yiğitlerin �Allah Allah� nidalarıyla ölüme koştukları günlerdi. Adını analardan alan Anadolu�nun kanla sulandığı anlarda kadınlar, erkeklerden daha yiğitçe mücadele ediyorlardı. Siper kazıyor, cephane taşıyor, hastanelerde ça lışıyor, gerektiğinde erkeklerin yanında silah atıyorlardı. Bu yiğitler yiğidi kişilerden biri de Der Saadet�ten gelen Lale Hemşire idi.
Londra�da hemşirelik eğitimi gören Lale hemşire, yurduna saldıran alçaklara karşı göğsünü siper etmek istediği için Der Saadet�ten Anadolu�ya geçmişti. Havada duyulan ölüm kokusu umurunda değildi, biliyordu Hakkın vaat ettiği bağımsızlık günlerinin pek yakın olduğunu.
Derme çatma bir çadırdı hastane denen yer. Bir doktor, gönüllü birkaç hemşire, yetersiz birkaç parça ilaç ile hastane denebilirse tabi� Savaş kızıştıkça yeni yaralılar taşınıyordu hastaneye. Biri iyileşirse veya ölürse, yerine hemen beş altı yaralı geliyordu. Doktor ve hemşireler yetersiz kalıyorlardı.
Yine ölüm kokusunun ve umutsuzluğun koktuğu bir gece geldi Ali Yüzbaşı hastaneye. Göğsünün hemen altından kahpe bir şarapnel vurmuştu korkusuz aslan parçasını. Yarası ağırdı. Sedyede hastaneye geldiğinde gözleri temas etti Lale hemşireyle. İkisi de gözlerini birbirinden ayıramadı. Destek vermek için elini sıkıca kavradı yiğidin. Yüreğinin sıcaklığını, umudunu kavradı yiğidin ellerinden Lale hemşire. Hemen ameliyata alındı. Saatlerce süren, ilaç yerine fedakârlıkla yapılan ameliyat�
Ameliyattan sonra güçlü bünyesi Ali Yüzbaşı�nın çabuk toparlanmasını sağladı. İlacı zaman oldu yiğidin. Ne var ki başka bir ateş düşmüştü gönlünün tam ortasına. Dilinin ucuna gelen, söyleyemediği bir ateş�
Cepheden gelen umutsuzluk rüzgarı ne Lale hemşire�nin ne Ali Yüzbaşı�nın yüreğine uğramıştı. Birkaç gün içinde ayağa kalkabilecek duruma gelmiş olan Ali Yüzbaşı cepheden gelen haberler üzerine hastaneden ayrılmaya karar vermişti. Bir gece Lale hemşire, yaralı yaralı giyinip ayağa kalkmış ve hastane dışına çıkan bir asker gördü.
Lale: �Ne yapıyorsunuz siz?�
Asker: �Biraz hava alacağım bacım�
Hava almaya çıkmadığını, ateşe koşan böcekler gibi cepheye koştuğunu gözlerinden anlamıştı Lale hemşire. O anda Ali Yüzbaşı�yı gördü. O da giyiniyordu. Hemen yanına geldi.
Lale: �Daha iyileşmemiştiniz�
Ali: �Bu zamanlar yatmak zamanı değil hanımefendi�
Lale: �hemen doktora haber vereceğim�
Ali o anda Lale�nin ellerinden tutup kendine çevirdi kuş gibi hafif genç kızı.
Ali: � Trenin cepheye kalkmasına yarım saat var. Sadece yarım saat sonra istediğinizi yapın�
Ali başka şeyler de demek istedi. Sevdiğini söylemek istedi, ama yüreğindeki kelimeler ağzından çıkmadı. Lale hemşire�nin yanaklarını okşadı ve dikkatlice baktı genç kızın yüzüne. Sonra aniden hastane kapısına yürüdü. Kapıda iken durdu, arkasına baktı. Lale�nin ona şefkatle bakan yüzüne bir kez daha bakıp ezberine almak istedi. Gülümsedi ve ölüm kokusunun olduğu istasyona doğru hareket ederken Allah�a dua etti. Sevdiğine, bağımsızlık günlerinde kavuşması için dua etti ve ateşe koşan böcekler gibi gitti.

ATESIN VARMI

Posted by PearL | Asker Hikayeleri | Perşembe 8 Mayıs 2008 00:03

Bir mayıs günü karargahında derin derin düşünürken, Kemal içeri girmek için izin isteyen emir erini kabul etti. Adam bastırmaya çalıştığı heyecanından yerinde duramıyordu. “Düşman”, dedi hızlıca, “ateşkes istiyormuş!” Kemal ayağa fırladı, ayağa fırladı.

“Ölüleri gömmek için” diyerek sözlerini bitirdi asker. Kemal yeniden oturdu.

Allah biliyor ya, Anzaklar’ın hakim olduğu yer ile Türk safları arasında kalan sahipsiz alandaki çürümüş ölüler son haftalarda atmosferi iyice zehi rlemişti. Yayılan koku, soluk almayı nerdeyse imkânsızlaştırıyordu. Yiyecek ve sular da kirlenmişti ve tırtılları leşte büyüyen korkunç sinekler binlerce yardalık bölgede bir örtü gibi gökyüzünü sarmıştı, ama ateşkes? Kemal, aklınla yepyeni bir fikir hücum edinceye dek, bunu reddetmeyi düşünüyordu. Ölülerin gömülmesi esnasında, diye düşündü, onların dikenli tellerine yakın yerlerde ölmüş bulunan askerlerimizin cesetlerini bulup getirebilmemiz için oralara kadar defin takımları göndermemiz gerekecek, ve siperlerinin bizi ilgilendiren hususiyetleri var. Acilen, personelini çağırdı ve bir plan hazırladılar. Ardından da, Anzaklar�ın savaş alanında yer alan çürümüş bedenlerin temizlenmesi amacıyla teklif ettikleri bir günlük ateşkes ricalarının kabul edildiğini gösteren kısa ancak yeterli bir mesaj gönderdiler.

Ertesi sabah, güneşin doğmasından kısa bir süre sonra, Avusturalya saflarından, askerleri uyarmak üzere öttürülen bir boru sesi duyuldu. Çevredeki tüm atışlar durduruldu. Siperlerde ve hendeklerde alışılmadık bir hareketsizlik hakimdi. Türk defin takımının en önünde gri gözlü çavuş, Dikenli telin ötesini, iki taraf arasında kalan sahipsiz alanı şöyle bir süzerken, buranın insan etine tahsis edilmiş olduğu izlenimi uyandı kendisinde. Sessizlik sürerken, boru tekrar çaldı ve düşman siperlerinin arkasından elinde beyaz bayrakla Avusturalyalı bir subay göründü. Türk saflarından da o anda uydurulmuş, kirli bir beyaz bayrak havaya kaldırıldı ve bir tel kesme ekibi öne çıkarak kamuflajlı keskin nişancıların bulunduğu kısmın ön tarafında dikenli engelin bir kısmını keserek yol açtı. Ardından yüz kişilik Türk defin ekibi, başlarındaki Türk çavuşla birlikte ikişerli sıra halinde, çürümüş cesetlerin bulunduğu arazi boyunca dikkatle ilerleyerek orta noktanın daha ilerisindeki bir yerde Avusturalya ekibiyle karşılaştı. Selamlar verilip, kötü bir Fransızca�yla karşılıklı formaliteler gerçekleştirilirken, ellerinde çuvallarla ikinci bir Türk ekibi, hemen Türkler�in tarafındaki dikenli tellerin önünde hayatını kaybetmiş bulunan Avusturalyalı ve Yeni Zellandalılar�la az sayıdaki Hindu askerinin cesetlerinden geriye kalanı küreme işiyle meşkul olmaya başlamışlardı bile. Defin ekipleri birbirinden ayrılıp da Avusturalyalı ekip Türk tarafına doğru ilerlerlediğinde, Türkler karşı tarafın ölülerinin bulunduğu çuvalları çoktan hazırlamışlardı ve yardımsever bir edayla çuvalları Avusturalya defin ekibine takdim ettiler. Bu sayede düşman askerlerinden hiçbiri Türk hattına 50 yarda uzaklıktan daha fazla yaklaşmayı başaramadı.

Bu arada, gri gözlü çavuşun kumandasındaki Türklerse, hızlı adımlarla ilerlediler ve Avusturalyalı�ların tellerinin önündeki cesetleri temizlemeye başladılar. Bu adamlar hassasiyetle ve yavaş çalışıyorlar, kendilerini izleyen Avusturalyalı, Yeni Zelandalı ve Hindular�a sigara ikram ediyorlardı. İçlerinden bazıları Türk subayları ve erlerin lehinde inanılmaz güzel bir Fransızca�yla konuşuyorlar ve günün kalan kısmını ekibin başındaki iki Avusturalyalı subayla geçirmek için büyük bir heves gösteriyorlardı.

�Hey Digger�, diye mırıldandı askerlerden biri diğerine, �bu adamlar bizimle dalga mı geçiyorlar?� Mide bulandırıcı kokuya karşı ağız ve burnunun üzerine mendilini kapatmıştı, Avusturalyalı�ların telinin etrafında dolaşıp duran Türkler�e manalı bir ifadeyle bakıyordu.

�Sorun nedir?� diye sordu diğeri. Bu Türkler hiçbir yere girmiyorlar. Bırak baksınlar. Biz İstanbul�a giden yolda onları temizlerken bütün deliklerini göreceğiz zaten. Bir-iki siper görmelerinden ne çıkar?�

�Bilmiyorum� dedi ilk Avusturalyalı. Gözlerini cesetlarin yattığı uçsuz bucaksız eğimli alanda gezdiriyordu. Küreğinin yanındaki Avusturalyalı üniformalı �bir cesedin etsiz kafatasına bakarken ne olduğunu anlayamıyorum� diye tekrar etti.

�Sigara, mösyö?� Geniş omuzlu, sırım gibi bir Türk çavuşu, kabartma desenlerle süslenmiş, altın bir kutuyu açarak meslektaşlarına sigara teklif etti.

�Aman Tanrım!� dedi ikinci Avusturalyalı, �Teklifini geri çeviremeyeceğim dostum. Ateşin var mı?�

Mustafa Kemal, Avusturalyalı�nın sigarasını yaktı�

Bu hikâye Ray Brock�un Hayalet Süvari adlı kitabından alıntıdır�

Çok acı ama bu gerçek. Askerlerimizin çektiklerini ama asla boyun eğmedikleri, eğmek istemediklerinin bir kanıtı ve bu kitapta kahraman Türk ordusunun nice zaferlerinden bahsediliyor. Onlara çok şey borçluyuz bunu unutmamak ve unutturmamak dileğiyle.

Bu vatan için kanını döküp Şehit olan kahramanlarımıza ithaf edilmiştir.

Yatıları yer nurla dolsun, cennet mekânları olsun�

ATATURKUN INGILIZ KUMANDANA CEVABI

Posted by PearL | Asker Hikayeleri | Perşembe 8 Mayıs 2008 00:02

Osmanlı 1. Dünya Savaşı’na girdikten sonra İtilaf Ülkeleri Osmanlıyı batı cephesinden (Çanakkale’den) girerek ve
oradan da başkent İstanbul’ a girerek direk Osmanlıyı savaş dışı bırakmayı düşünüyorlardı.
Bu cephe Komutanı Mustafa Kemal Atatürk’tü.

İngiliz kumandan cepheye girmeden önce şu sözü söyledi:

- Çanakkale’yi almak gülü dalından koparmak kadar kolaydır ”

Atatürk de buna cevap olarak:

- Dikkat edin, gülü dalından koparırken elinize d iken batmasın ” dedi.

Sonraki Sayfa »
site ekle - Toplist

Kiisel


Zirve100 Site ekle