Halüsinasyon

Dağınıktı yatak yorgan.
Günlerdir aynı havayı solumak, suyu bulanmış bir akvaryumda yaşayan balıktan farksız kılmıştı bedenimi. Yavaşça doğruldum yattığım yerde, göz gezdirdim. Duvarlardaki islere benzeyen yüzümü aynada yansıyan suretle seçebiliyordum. “Olmamalı”. İçimde tarifsiz bir ritimle kulak zarlarıma yankıyordu bu sitem.
Bir atakla fırladım yatağımdan. Kahve kupasının kurumuş kireçten kalıntılarını muslukta parmak uçlarımla temizleyip kana kana su içmek ne de güzelmiş! Yüzüme hızlıca avucumdaki suyu çarpıyordum. Ama dalgalara set mi çekti bu surat? Neden soğuğu hissetmiyordum? Bir daha denedim tüm gücümle. Sanırım varsanımla kavrulan beynimin bir oyunuydu belki de bu.
Dışarıda taarruzu yoğun bir kar vardı (ne de güzeldiler…). Metropol bir kentin ana caddesinde yürüyen insanlara benziyorlardı, birbirlerine değmeden, aldırmadan, belki de bakmadan. Koşuşturmayla geçen hayatta bir kardeleni öldüremezken, koskoca ağacı kurutan her tane, bir insandı dünya üzerinde.
Oda soğuktu. En bariz kanıtı buğulanmamış pencereydi bakakaldığım. Sonra paltoma ilişti gözlerim. Evet yapmalıydım. Ama hayır! Bu evi yalnız bırakamazdım…
Kaptığım gibi attım kendimi sokağa. Üstüme gelişigüzel giydiğim elbiseler ve botlarımın her adımda kaldırıma gömülmesi bir bütündü doğayla aramda. Devirler öncesinden insanoğlu direnmişti doğaya üstünlüğünü kanıtlamak için asırlarca savaşmış, evler yapmıştı. Sonra gökdelenler… Derken uzayın gizine uzatmıştı ellerini. Fakat bir fırtınada yerle bir oldu tüm yapıtları.
(Peki ya ben!) Bense kendi dünyamda bir oyukta yaşıyordum. Neden baktığım gökyüzünde her gün geceyle kaplıydı? Görmek istediğim için miydi? Yoksa gökyüzüyle tasvirlediğim hala ana rahminde sarıldığım boşluk muydu?

Yürüdüm. Saatler sonra bir kafenin önünde yavaşladım istemeden. Buğulu camlarda dışarıya meraklı birinin elleriyle yaptığı netlikten iki suret mıhladı gözlerimi. O! Tanrım! Hayır, lanet olası beynimin bir oyunuydu, inanmamalıydım. Kandırılıyordum…
Tüm bu düşüncelerle, çürütmeye çalıştığım gerçeğe gittikçe yaklaştığımı hissettim. Karşımda yaşamla ölüm arasındaki ince çizgiye benzer vahametteki kapının kolunu yavaşça aşağı çevirdim. Gittikçe aralanıyor, yüzüme çarpan sıcak hava tenimi gıdıklıyordu sanki.
Ne yapıyorum ben!
Yıllar önce bu yerde tanıştığım ve bir daha hiç göremediğim bir bedene mülteci adımlarımı kontrol edemiyordum.
Ani bir şimşek çaktı gözlerimde. Kırpmadan donakalmış fotoğrafın tasvirinde rüyaya dalmıştım. Bir deniz kenarındaydım. Ne o kafe ne insanlar ne de yüzüme çarpan ılık hava, yoktular!
Ve ben! Hayal dünyamın tutsağı bilincim. Nasırlanmış duygularım. Çözemiyorum burayı, yaşıyor muyum? Belki de hâla o insanlarlayım ve bu rüyadayım… Yoktu ispatı…
Rüzgârda savruluyordu saçlarım. Cebimden çıkarttığım Lark’ımı tutuştuğu anda ciğerlerime hapsettim saniyelerce.
Üç beş damla gözyaşı, yutkundum…
Galiba soluğum daralıyor. Kül tabağı aralıksız sigaralarla sarhoşluğunda.
Hoşça kal mutluluğun ızdırabı. Ben yine gidiyorum… Ölüm nasıl bir duygu bilmiyorum, yazamıyorum.
Ve bu hikâyeyi artık noktalıyorum…

Etiketler:

Eğer yazıyı beğendiyseniz ya da ekleyecekleriniz varsa, lütfen yorumunuz yazın veya RSS aboneliği ile yeni yazılardan anında haberdar olun.

Yorumlar

Henüz Yorum Yok.

Yorum Yazın

(gerekli)

(gerekli)