Buzdağında Açan Muhabbet Çiçeği

Annemin elini öpüp evden ayrılmaya hazırlanırken, bu sene sona erecek olan okul hayatımla birlikte hayatımda yeni bir dönemin başlayacağının farkında idim.Yaşanılan hayatın, insanın karşısına çıkardığı dönemeçler vardır. Kaderin hükmünün tecelli etmesi için, ister istemez hangi tarafa gideceğinize karar verirsiniz farkında bile olmadan…
Benim üniversite macerâm da, birkaç yıl önce işte böyle başlamıştı ve hayatımda ilk defa, daha önce dinlediğim şarkılarda, okuduğum şiirlerde izine rastladığım ve benim lise sıralarında karaladığım bazı şiirlerde de ifâde edip fakat, hissetmediğimi onunla yüzyüze geldiğimde anladığım gurbet duygusu, o solgun ve hastalıklı yüzü ile bir kere daha karşıma çıkmıştı. Fakat, sebebini anlayamadığım bir şekilde, bu sefer, bu yüze bakmak bana ızdırap veriyordu. Gelecek duygusu, içimi, sabah ayazında saatlerce beklemişcesine üşütürken, ürperiyordum. Annem, her yıl olduğu gibi bu yılda ayrılığın verdiği hüznün etkisi ile gözlerinden inciler sızdırırken, onu daha fazla üzmemek için babamla beraber biraz erken de olsa evden çıktık. Annem, ardımdan bir tas su dökerken, _ben istemesem de_ benimle beraber garaja kadar gelecek olan babama titreyen sesimle:
“-Baba; ben gidince sizi ararım…” dedim.
Babam, büyükleri tarafından sevgisini belli etmemeyi tercih etmesine sebep olan bir eğitim sistemi ile yetiştirildiğinden, yine kendi hissettiklerini başkalarına yüklemeyi tercih etmişti:
“-Ara evlâdım; anneni biliyorsun… Merak eder.”
Babamın gösterdiği bu tavır, bana ihtiyacım olan gücü verememişti. Fakat, düşündüğüm zaman, dedemin babasının, o küçükken dedemi şımartmamak için gece uyurken sevmesinden bu yana, önce dedemin, sonra da babamın çocukluklarında taze dimağlarına kazınmış bu tabuyu yıkmak konusunda epey mesafe kattettiklerini farketmem, beni mutlu kılmıştı. Evimizin hemen yakınındaki duraktan kalkan dolmuş, garaja doğru yola çıkmıştı. Az sonra, babam bana dönüp çoğu zaman sorulmakta geç kalan sorularından birini daha her zamanki telâşı ile sordu:
“-Aydın, inşa’allah, bütün kitaplarını almışsındır…”
Bu cümlenin söyleniş tarzındaki hafif güvensizlik canımı sıkmıştı ama, babamın bana karşı genel tutumu bu olduğu ve bu tutumun ardında beni hâlâ çocuk görmesi yattığından her zamanki gibi umursamamıştım: “-Elbette baba, hepsi çantamda…”

…….

Otobüs, Niğde’den, Bursa’ya doğru hareket ederken, kenarında oturduğum pencerede geride bıraktığım sevdiklerimin yüzleri tek tek geçiyordu. Hasta olduğum zamanlar, ben ateşler içinde yatarken yanı başımda sabahlayan annem; pek çok şeyi paylaşamasak da, üzerime titreyen ama aynı zamanda bunu pek belli etmek istemeyen babam… Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda, kendimi bu, “evin bir tanesi” psikolojisinden kurtaramamış olacağım ki, çok şımarık ve kendini dünyanın merkezinde zanneden bir ahmaktım. Bu yüzden, lisedeki arkadaşlarım çoğu zaman beni, kendini beğenmiş bir ukalâ olarak görürlerdi. Bana bu konu ile ilgili bir yığın isim yakıştırmışlardı. ‘Çok bilmiş’, ‘Bir bilen’, ‘Entel’ gibi içinde ince bir alay da olan isimler, bunlardan sadece bir kaçıydı. Ama ben, kendilerinin bana ısmarlama yazdırdıkları “akrostiş” şiirlerden dolayı, beni, “şair” diye çağırmalarını tercih ederdim. Otobüsün mola verdiği yerde içtiğim çaydan olsa gerek, yolculukta uyumayı âdet haline getirdiğim halde uyuyamıyordum. Hatıralar, yüreğimin içinde pervaneler misâli dönüyorlardı. İçim, hayatımda yeni bir dönemin başlaması ile ayrılık hissi arasında gel-gitlerle çalkalanıyordu. Şairin içinde duyduğu gurbet bu olsa gerek… Gurbet duygusunun o tılsımlı tesiri ve üzerinden geçtiğimiz dağlar, dudaklarıma Kaptanzâde’nin o meşhur “Dağ Perisi”‘ni düşürüvermişti:
« Ufuklara yaslanmış yorgun dağlar sırayla,
Çadırımın üstüne doğmuş akşam yıldızı…
Çıplak ayaklarının altında baygın yayla,
Ey belâlı göklerin, mağrur dağların kızı!…
… »
Geçmişle gelecek arasında bocalarken, beni bu hâlden neyin kurtaracağını öylesine merak ediyordum ki… Yüreğim kanıyor; boğazımda bir şeyler tıkanıyordu. Üç yıldır her sonbaharda tattığım ayrılığın, beni bu derece etkileyeceği hiç de aklıma gelmemişti. Anne ve babamdan ayrılırken, geleceğimi aydınlatmasını umduğum mesleğime beni kavuşturacak olan okuluma ve arkadaşlarıma gidiyor olmanın sevinci, bir yığın ümitle birlikte yüreğimi ikiye bölüyor; bir tarafım ağlarken, bir tarafım beni hayata bağlıyor ve bu duygu yoğunluğunun etkisi ile gözlerimden yaşlar sızıyordu.
Hayatın belki de en ilginç tarafı buydu. Her hasretin sonunda yeni bir kavuşma; her kavuşmanın sonunda yeni bir hasret başlıyor ve biz, bir şeylerden ayrılırken başka şeylere ulaşıyor; bir şeylere ulaşırken de yeni bir hasrete daha başlamanın o sonsuz hüznünü yaşıyorduk. Bir başka deyişle; kaybettiğimizi sandığımız herşey, aslında bize bir başka şeyi kazandırıyordu. Beynimin koridorlarlarında koşarcasına düşünürken, girdiğim her yolun, beni “tevekkül„ meydanına çıkarttığını farkettiğim anda gözlerim uykuya yenik düşmüşlerdi.
Otobüsün el freninin o kendine has sesini duyduğumda, Bursa’ya varmıştık bile… Garajda iner inmez evi aramış ve daha sonra da toplam dört arkadaş birlikte kaldığımız Tophane’deki eve ulaşmak üzere yola çıkmıştım.
Sessizliğin o huzur dolu büyüsünü, orada kaldığımız süre içinde ruhuma bir nakış gibi işleyen semt, beni, gönlümü coşturan bir sakinlikle karşılamıştı. Kaldığımız ev, ahşap, cumbalı, her birinin büyük ve türlü meyve ve çiçeklerle dolu bahçeleri olan eski Bursa evlerinin arasında adetâ, sağlıklı dişler arasında bir çürük diş gibi duran, iki katlı, basmakalıp, betonarme bir bina idi ve ben, sınıftan üç arkadaşımla beraber bu binanın birinci katında kalıyordum. Kapıya geldiğimde, evde kimsenin olamayacağına hükmederek, zili çalmadan, anahtarla kapıyı açtım. Yanıldığımı, beni görünce, benim onu gördüğüm kadar şaşırmayan Yasin’le karşılaşınca anladım. Birbirimize hasretle sarıldık:
“-Vay, Aydın bey, yine tatili en son gününe kadar kullandın… Bir Aydın klasiği daha… Hoşgeldin…”
“-Hoşbulduk… Ne yapalım oğlum, finalde geçmenin hediyesi… Geçen herkese veriyorlar. Sana vermediler mi?”
“-Bir haftadır burdayım; ne yapalım; bütünleme bizde alışkanlık yapmış bir kere… Bırakamıyoruz. Neyse, çay var; içer misin?”
Yorgunluktan bitâp düşmüş bir vaziyette koltuğa yığılırcasına oturduğumu gören Yasin, bunu olumlu bir cevap olarak kabul edip mutfağa gitti.
Çayları getiren Yasin’e cevabını merak ettiğim o soruyu sordum:
“-Nasıl, bütünlemeler iyi geçti mi?”
“-Eh işte, şu ana kadar belli olanlardan geçtim de, son bir-ikisi henüz belli olmadı, ama alta bırakmam herhalde… Erol da benim gibi… Yalnız Hakan’ın durumu kötü… Mikro’yu alta bıraktı. Macit Hoca’yı biliyorsun… Dünyayı, sadece elektronikten ibâret sanıyor.”
“-Alta bırakılacak en kötü ders…” diye hayıflanıp kısa bir süre meseleyi zihnimde tarttıktan sonra devam ettim:
“-Bak…” dedim;
“-Doktorlarla hastaları arasında garip bir ilişki vardır. Neticeye ulaşmayan her tedavi sonunda, doktorlar hastalarını, «dediklerine harfiyen uymamakla»; hastalarsa doktorlarları, «işi bilmemekle, yanlış tedavi uygulamakla» suçlarlar. Ne gariptir ki, aynı ilişki, hoca ile öğrencisi arasında da mevcut… «Tembellik, hazıra konma, saygısızlık» şikayetlerine karşı, «ders anlatamama, öğrenciyi umursamama, bilgi eksikliği» gibi sözler… İşin tuhaf tarafı, Nasreddin Hoca misâli, hepsi haklıdır aslında ve işin gerçeği, olumsuz sonuçta hepsinin payı vardır. Ah şu iğneyi kendimize batırmayı bir öğrenebilsek?…. Hakan’ın durumu nasıl; buna alışabildi mi bâri?”
Yasin, manâlı bir gülümsemenin ardından konuştu:
“-Ah senin şu felsefeciliğin yok mu Aydın, beni deli ediyor. Sen herkesi hep kendin gibi zannediyorsun. Senin ideâlin iyi bir elektronik mühendisi olmak… Hâttâ, son sınıfta olmana rağmen, bizim bölümde birçok derse hoca olarak girebilecek seviyedesin bana göre… Oysa ben ve diğer arkadaşlar öyle miyiz ya?… Hele hele Hakan… Adamın umurunda mı? Günlerdir Ezgi ile sokakları arşınlıyor herif… Tabii babasının arabası ile… Babasının parasına güveniyor köftehor…”
“-Ezgi ile mi? O, daha birkaç ay öncesine kadar Hande ile birlikte değil miydi?”
Yasin, ucu kendine de dokunduğundan bu konuyu konuşmama arzusu ile kestirip attı:
“-Kendini buna alıştır Aydın efendi… Aşklar, artık böyle yaşanıyor.”
Bu yaşanıldığı söylenilen şeyin, ‘aşk’ olmadığını biliyordum. Zirâ aşk, sokaklarda el ele, göz göze dolaşıp sonra da bütün bu olan biteni umursamazca hayatımızdan silmek kadar basit olsaydı, Mecnun dağlara çıkar, Ferhat da dağları devirir miydi? Aşkın temelindeki saf sevgiyi hep ıskalıyor,sonra da hissettiğimiz her duyguya “aşk” yaftasını yapıştırıveriyorduk. Özünde daima ‘vermek’ olan o yüce duygunun, türlü ihtiraslarla katledildiğini hissediyordum. Sonunda ilahî bir boyut kazanamayan duygular, bir alışverişten öteye gidemiyordu. Duyguların o yüceliğe erişmesi içinse zamana ihtiyaç vardı, ama kimsenin vakti yoktu. Yeni hayatın bu, «fast - food» hayat tarzına bir türlü alışamamıştım. Sadece doymak için yenen yemeğin, damakta nasıl izi kalmıyorsa, hayatın her alanına işlemiş, sadece maddeyi tatmin için yapılan hiçbir şey de geride iz bırakmıyordu. Böylece, bir tarafımız doyarken başka bir tarafımız da o derecede aç kalıyordu. Herşeyi kısa sürede bitirmeyi mârifet diye sunan, maddeye mâna katmak yerine, mânayı maddeleştimek üzerine kurulu bu düzen, zaten kısa olan hayatı daha da kısaltıyor, onu, hakkını vererek yaşamamıza da engel oluyordu. Bir başka deyişle, bir taraftan tüketirken, aynı zaman dilimi içerisinde de tüketilen oluyorduk. Bu konudaki düşüncelerimi anlamasından şüphe duyduğum Yasin’e anlayacağı dilden konuşmaya çalıştım:
“-Sahi ya, unuttum bak; sen de ‘yaşandı, bitti…’ cilerdendin, değil mi? Sevdiğine yeni pop şarkısı veya şarkıcısı muamelesi… Günde beşyüz defa dinle ve sonra unut! Bir sevilen için ne kötü bir son?…” Bu sözleri üzerine alan Yasin, mavi gözlerini kısarak psikolojik bir refleksle savunmaya geçti ve: “-Yok o kadar da değil… Biz Çiğdem ile ciddiyiz. Aramızda nişanlandık…” dedikten sonra, bana parmağındaki yüzüğü gösterdi gözüme sokarcasına uzatarak elini…
Şaşırmıştım. Arkadaşlarım arasında sevdâyı her türden yaşamak eğiliminde olanını görmüştüm ama, bu derece ciddî boyuta gelenine ilk defa şahit oluyordum. Gerçi, Yasin bu konuyu hayata geçireceğini nicedir söyler dururdu, ama ondan böyle çevik bir atak beklemediğimden olsa gerek, şaşırmıştım. Ben de onlardan biri olmama rağmen, her nedense, gençliğin damarlarımda dolaştığı o ilk günlerden bu yana, bu konuda akranlarım kadar aktif olamamıştım. Kendime, Karacaoğlan’ın; ‘Ben güzele güzel demem, güzel benim olmayınca…’ mısraını düstur edinmiştim lise yıllarımda… Aşkı, hiçbir zaman bir gönül oyalamacası olarak görmediğimden mi veya sevgimi ifâde edemediğimden mi veyahut arkadaşlarımın ifâdeleri ile “ya hep, ya hiç” çi oluşumdan mı; yoksa kendimi derslerime çok fazla vermemden mi bilemiyorum ama, sevdâ, o dönemde benliğimde kendine yer bulamamıştı. Bu yüzden, bu konuda yüreğinin sesinden başka bir ses duymayan ve her düşündüğünü uygulayan bu insanları garipsesem de, cesaretlerinden dolayı onlara gıpta etmekten de kendimi alamıyordum doğrusu… Buna rağmen, keşke insanlar bu cesareti ve gözü karalığı, çalışma ortamlarında gösterip çalıştıkları alanda ilerleseler diye de düşünmeden edemiyordum. Mecraını bulamayan, daha doğrusu har vurup harman savrulan potansiyel bir enerji… Bu düşündüklerimi ona hissettirmemeye çalışarak onu takdir eden bir ses tonu ile konuştum:
“-Ayıp ettin Yasin!… Ben seni kastederek söylemedim; doğrusu bu konuda bu kadar ısrarlı olabileceğini ummamıştım. Sonunda iknâ edebildin ha?…”
Yasin, yapılan ortaya kafa vurup golü atan bir futbolcu edâsı ile kasılarak cevap verdi:
“-Zor da olsa evet…”
Bir anlık durgunluktan sonra, söylediklerimin etkisinden hâlâ kurtulamamış olacak ki, Yasin, adetâ vicdânı ile başbaşa kalmış, belki de ilk defa bu meseleyi derinliğine düşünmüştü ve o uzun boylu genç adam, çok kötü bir suç işlemişcesine karşımda adetâ bir nokta kadar kalmış ve birdenbire vicdânının ona ilham ettiklerini ifâde etmeye başlamıştı:
“-Biliyorum, benim de Çiğdem’den önce bazı macerâlarım oldu… Ama bu sefer… Bu sefer başka… Bambaşka…”
Yasin’in gözlerindeki sıcak manâ, bana Duygu’yu hatırlatmıştı. Duygu… Sadece, kumral saçları ve daha önce çok nâdir gördüğüm bir ifâde ile bakan ve _yakın dostlarımın deyimleri ile_ adetâ bir buzdağı olan yüreğimi eritebilecek kadar tesirli gece renkli gözleri ile değil, onu tanıdığım ilk günden bu yana, kişilik yapısı ile de gönlümün anahtarının ilk sahibi… Ona karşı hissetiklerime ‘aşk’ deme cesaretini henüz kendimde bulamasam da, ben onun gülen gözlerine, yüzünün ve vücudunun her hareketine ve kıvraklığını onunla konuştuğumuz her an farkettiğim zekâsına, kısacası ona ait herşeye sıcak bir muhabbet duyuyordum. Onun önce yüreğime, sonra da hayatıma kattığı o büyük anlam sayesinde kalbim, uzun yıllar yapmadığı birşeye, şiir söylemeye yeniden başladıktan sonra, hayata daha bir güleryüzlü bakar olmuştum. Duygu ile aynı sınıftaydık. Onunla nispeten iyi bir ilişkiye sahip olmamıza ve kalbime sevdâ tohumunun düştüğü o andan bu yana yaklaşık üç koca yıl geçmiş olmasına rağmen, ben ona yüreğimde büyüyen, gençlik mevsimimin o ilk çiçeğini henüz gösterememiştim. İçinde böyle bir güzellik taşıyan biri olarak, Allah’ın bana, belki de onun vasıtası ile bahşettiği bu muhabbet çiçeğine borçlu olduğum yufka yüreğimle, neredeyse ağlayacak duruma geldiğini hissettiğim dostumu, içine girdiği hüzün girdabından kurtarmak için:
“-Geçmişi boşver… Her insan hata yapar… Mühim olan, aynı hatayı tekrar etmemek… Hem, yanlış yapmadan doğru bulunmaz ki?… Sen anlat bakalım, bu yaz neler yaptın? Stajı nerede yapıyordun sen?…” diyerek konuyu değiştirmek istedim. Bunu farkeden Yasin, batan gemiden arta kalan can simidine sarılan kazâzede misâli hemen cevap verdi:
“-Zar zor Sarıyer’de bir yer bulduğumu biliyorsun… Tatilden önce ayarlamıştım. Bir bilgisayar firması… Sekiz haftalık staj süresinin ilk beş haftasında beni getir-götür işlerinde kullansalar da, yine de epey bir bilgi sahibi oldum. Fakat, şunu gördüm Aydın; piyasayı tanımadıktan sonra, deha olsan kimsenin umurunda değil… Yani, pratik, teoriye karşı her zaman galip geliyor. Tecrübe çok önemli… Ya sen?…”
“-Bir fabrikada yaptım. Seninkinden biraz daha iyi idi… Tecrübe konusunda haklısın, ama unutma ki tecrübeliler, ilk önce teoride kendini geliştirenlerdir.”
O anda kapının zili çaldı. “Ben açarım… Mustafa ile Erol gelmişlerdir. Notlara bakacaklardı…” diyen Yasin, kapıya yöneldi. Yanılmamıştı. Mustafa ile Erol, Yasin’in beklediği iyi haberi getirmişler, Erol ile Yasin’in altta dersleri kalmamıştı. Mustafa’nın durumu ise benden de iyi olduğundan finallerde işi bitirmiş, birkaç gün önce gelmişti Erzurum’dan… Yasin, aldığı haberin sevinci ile gelenlere takıldı:
“-Hem getirdiğiniz habere, hem de erken gelişinize sevindim. Biliyorsunuz, bu gece yemek yapma sırası Mustafa’da…”
Mustafa, şişe dibi gibi kalın gözlüklerinin arkasından dalgın gözlerle bakarak ve her zamanki çekingen ve sakin tavrı ile bana ‘hoşgeldin…’ dedikten sonra, “bir saat sonra yemeğiniz hazırdır efendim…” diye seslenip ikindiyi kılmak üzere odasına çekildi. İçimizde beş vakit namaz kılan bir o vardı. Ben, çok istesem de, bir türlü yapamıyor ve bunu yapabilen Mustafa’ya hayranlık duyuyordum. Gerçek olan şuydu ki, ne ondan önce, ne de ondan sonra onun bozuk gözlerinde gördüğüm saf iman parıltısını, tavşanlar kadar iyi gördüğünü iddia eden hiçbir gözde görememiştim. Bana göre o, olması gereken manâda bir âşıktı. Tertemiz yüreği ile bulduğu aşkla, ‘yaradılanı Yaradan’dan ötürü…’ sevip çevresini de gönlünün çeşmesinden suluyordu. Ona, ben ve Yasin, yalnız Cuma’ları eşlik edebiliyorduk.
Erol, salonun pencere kenarında kalan kısmındaki kanepeye kendini atarcasına uzanıp cebinden çıkardığı sigarasını, masanın üzerinden aldığı kibritle yaktı.
“-Oo, Erol; yabancı ha? Krediyi bugün mü aldın?”
“-Aman Aydın takılmasan olmaz… Üç ayda bir bundan içebiliyoruz zaten… Başka zaman neye paramız yeterse…”
“-Tamam tamam… Keyfine bak… Birşey demedim.”
Yasin, okumakta olduğu gazeteden başını kaldırdı. Yüzündeki muzip ifâde ile bana dönüp tebessümle konuştu:
“-Elleme çocuğa… Zaten Dilek’le bozuşmuşlar yine… İki gündür, «düşünce» vaziyetinde arkadaş…”
Yasin’in cümlesi biter bitmez istemeden de olsa ağzımdan: “Yine mi?” cümlesi kaçıverdi. Erol, sigarasından çektiği o uzun nefesten sonra, gözlerinin içindeki anlamsızlıkla, bana mı yoksa Dilek’e mi kızdığı belli olmayan bir ses tonu ve boşvermiş gibi görünmenin o klasik tavrı ile cevap verdi:
“-Ayrıldık artık; o iş bitti…”
Yasin, belki de Erol’un umursamazlığından cesaret alarak, onu güldürmeye çalıştı:
“-Kızma ama Erol; çocuk haklı; bu kaçıncı yahu?… Sizinkisi tartışmadan çok, iktidar kavgası gibi geliyor bana… Evde kimin sözü geçecek, onu belirliyorsunuz galibâ ne dersin?”
Bu espri, Erol’un pek hoşuna gitmese de ben, kahkahayı basmıştım.
O gece, uzun uzun sohbet ettik. Arkadaşlar, yatmadan önce ‘çok güzel okuyorsun.’ diyerek, bana şiirlerimden okutmayı da ihmâl etmediler ve şiir bittiğinde, onların yüzlerinde memnun bir tebessüm; benim gözlerimde ise yüreğimin son damlaları vardı:
« ÂŞIK
Dağlar, geceleri karardığında,
Sevdâlı, uykusuz rüyâlardadır.
Tan yeri vaktince ağardığında,
Yârdan yola çıkıp gerçeği tanır.

Tazecik duygular, ten ötesinde…
Artık o “Bir” vardır can kafesinde…
O an yüreğinin her köşesinde
Mutlu bir yenilgi lezzeti vardır. »

Alper Şirvan
17 Eylül 1997 , Çarşamba

Kaplıkaya/Bursa
Etiketler:

Eğer yazıyı beğendiyseniz ya da ekleyecekleriniz varsa, lütfen yorumunuz yazın veya RSS aboneliği ile yeni yazılardan anında haberdar olun.

Yorumlar

Henüz Yorum Yok.

Yorum Yazın

(gerekli)

(gerekli)